Saturday, 22 December 2012

Hepsi bu...

"Bazen rüzgarın saçımı dağıtmasına, yağmurun yüzümü ıslatmasına, birilerinin kalbimi kırmasına izin veririm...

Sonra;


Saçımı toplarım,
Şemsiyemi açarım,
Kalbimi kapatırım

Hepsi bu..."

Can Yücel



Monday, 17 December 2012

Aramaya inananlar bu başlıkta birleşti 4

İşiniz gücünüz yok google'da zırt pırt arama yapıyorsunuz ve üstüne üstlük yoktan yere beni buluyorsunuz. Yalnız bu tarz aramalar yapmak sizin gibi aydın gençlere, parlak beyinlere hiç yakışmıyor haberiniz olsun. Hadi ben cahilim, bilgisizim, küfürbazım, edepsizim diyelim (mesela); size ne oluyor kuzum? Edeb ya hu!

Aslında alışkınım, insanların arkadaşlarımı ararken benim bloguma ulaşmasına ama yine de şaşırdım. Hacı (Şule'ye seslenir) bu Angaralı arkadaş isim-soyisim vermiş google'a bak hele! Tehlikenin farkında mısını?

Dyned'in yapmacık ve bir o kadar "robotik" karakterlerinden bahsettiğini varsayıyorum sayın hemşehrimin? Kısacası bunu mu demek istemiştiniz?


Hamamlarda, ellerinin hünerleriyle ün yapmış efsanevi keseci teyzeleri ararken bana rastlayarak hayatının hatasını yaptın İstanbullu arkadaşım. Zira hamamlarla ilgili pek hoş hatıralarım olmamasına rağmen, bu hoş olmayan hatıraları ifşa edecek kadar da cüretkar bir varlığım. Ama bilgin olsun, bu teyzeler çoğunlukla Tokatlı ya da Doğu Karadenizli olup muhabbeti seven, halkla iyi ilişkiler kuran kişiler arasından seçilirler. 

Her yılın Ağustos ayında blogda ne halt yiyorsam artık Arzu Okaylar olsun, Zerrin Egeliler olsun hep benden soruluyor. Adam tee Kahireler'den aramış bulmuş. Yarabbim sen aklımı koru, kurban olduğum...

Hasbinallah! Bu şekilde arayıp beni nasıl buldunuz ey cemaati müslimin? Var var, bu Ağustos ayında bir şey var, yoksa Ankara'dan, İstanbul'dan abanmaz millet aynı başlıklara herhal!

Böyle tatlı, munis, kedi gibi bir kadındı. Aghıaghıaghıaıa kedi canını senin Catherine, nur içinde yat!

Bence Diyarbakırlı arkadaşım bu aramayı Recep İvedik'in espri mahiyetinde, manasızca kullandığı ve buna mukabil milletin şuursuzca yarım yarım yarıldığı "ekinler baş vermeden kör buzağı topallamaz" zırvasına ulaşmak için yapmış. Yani... Bence...

Abovv, Rotherham'dan, uçsuz bucaksız Yorkshire yaylalarından bir hanım kızımız (arama sonucundan cinsiyet tahmini yapıyorum evet) uzun düz saçlarına şekil veremeyince dermanı benim blogda bulmayı ummuş. Aradığını bulamamış olmasına üzüldüm (cidden) ama.

Bu Vanlı arkadaş bir İngilizce öğretmeni ve Virgo'nun Başak olduğunu bilmiyor. Bilmek zorunda mı? Özel hayatında elbette değil, ama bilgiye susamış 7. sınıf öğrencileri için bilmeli. (Yav he he!)

Yıldırtan liselileri bilmem de ben daha orta okullu çocuklarla uğraşırken yıldım hayattan. Nalet gelesiceler!

Yazım yanlışlarına ifrit olduğum kadar hiçbir şeye ifrit olmadım şu sosyal medyada. Gördükçe kan beynime sıçrıyor. Bir tümörüm olsa adını "yazım yanlışı" koyarım o derece! Ama bu işi slogan bulmaya kadar kafasına takan var mıdır bilemem. Türkçe öğretmeni arkadaşlara sormak lazım.

İyidir iyi, ara sıra damarda alkol akmalı.

Erzurumlu arkadaş daha yeni yeni tanıyor Paris Hilton'u sanırım. Azıcık daha araştırırsa aradığını bulur bence. Ama arayacağı yer lacrymosaninheybesi.blogspot.com değil, Youporn, bu böyle biline!


Saturday, 8 December 2012

Mahrum mahremiyet

Akşam işten eve dönersin. Karanlık.

Işığı yaktığında gördüğün tek şey sevdiğin ya da sevmediğin eşyalarla dolu, boş bir oda. Duyduğun tek şey mutfaktaki kombinin sesi.

Üstünü değiştirdin ve dinlenmek için oturdun. Yorgunsun, belki de mutsuz. Bomboş gözlerle etrafı seyredersin önce. Hiç. Ve hala duyduğun tek ses, mutfaktaki kombinin sesi.

Duvar saatinin saniye çubuğu bile kendi halinde akıp gidiyor. Ses çıkarmasın, seni rahatsız etmesin diye özellikle almıştın onu. Halbuki o "tik tak"lara bile ne kadar muhtaçsın şimdi.

Biraz gürültü yapsın diye televizyonu açarsın ve yine bomboş gözlerle izlemeye başlarsın. Gördüklerin seni memnun etmez. Yapaydır çünkü. Gerçek bir insanın varlığını arar, bulamazsın. Gördüklerinden sıkılınca gürültü devam etsin diye radyo açarsın. Eline bir kitap alır, başkalarının hayatlarını okuyarak zaman geçirmek istersin. Başkalarının, gerçek ya da kurgu, dopdolu hayatlarında hayat bulmaya çalışır, sendeki boşluğu onlarla doldurmaya çalışırsın.

Fakat hala yorgun, hala mutsuzsun. Kafandaki sıkıntıları dağıtacak, uğraşacak bir meşgale bulsan bile, onu paylaşacak, anlatacak birileri yoksa yanı başında, yaptığın şeyin değeri de yokmuş gibi görünür.

Yorgunluğunu atmak, karamsarlığını dağıtmak için seni teselli edecek bir çift göz; başını yaslayacak bir omuz arayışın sonuçsuz kalır, yalnızca radyo ve kombi sesinin doldurduğu o sessiz duvarların içinde. Ayrıca "tik tak"lamayan duvar saatin.

Ve bu yüzden o yorgunluğu üzerinden atamaz, o mutsuzluktan sıyrılamazsın. Nereye gitsen, kiminle görüşsen o seninle gelir. Başının sağ kısmı ve göğsünün sol köşesi arasında bir yer edinmiştir kendine. Duruşunu, bakışını, yürüyüşünü, nefes alışını etkiler. Nasıl davranacağına o karar verir. Seni hayattan, insanları senden soğutur, hatta nefret ettirir.

Hayatının en berbat ve en kurtuluşu olmayan parçası haline gelen bu hissi değiştirmek senin elinde midir? Belki... Şans vermediklerin için pişmanlık duyar, şans verdiklerine lanet okursun seni bu halde bırakıp sonsuza dek yokoldukları için. Ve ne ilginçtir ki dünyaya bir kez daha gelsen yine aynı hataları yapacağını, aynı kararları vereceğini bildiğin halde içten içe pişmanlık duyarsın.

Kombi-radyo kombinasyonu sessizliğin içerisinde harcanan zaman ve yitirilen ömür kırıntıları üzerine düşünmeye başladığında daha fazla yorulur, mutsuzluğuna mutsuzluk ekler ve bu şekilde yaşamaya devam etmek için çaba gösterirsin.

Seninki çaba göstermekten ibarettir çünkü. Kendini akışına bırakabileceğin, geleceğine dair umut beslediğin ütopik düzenler zihninin dehlizlerinde, eriyen mum gibi akar gider. Giderken değdiği her yeri yakar, onarılmayacak izler bırakır etrafında.

Şimdi göğüs kafesinin sol yanı sızlıyor, canını sıkan hiçbir şeyi unutamıyorsa dimağın kendine bir sor, tüm bu hiçliğin mümessili kim? Sen mi, yaptığın tercihler mi, başkaları mı? Bir bak bakalım, cevabı bulduğunda, gerçekleşmeyen beklentilerin yüzünden hala eskiden sevdiğin insanları, dostlarınıaileni, Tanrı'yı suçlamaya devam edebilecek misin?

Friday, 7 December 2012

Buralardan bir Charles Bukowski geçti 2

Farkettim ki, yıllar önce buraya yazdığım şu yazıda dostlar, Bukowski'ye haksızlık etmişim. Sanırım bu, onunla hayatımın çok da erken olmayan bir evresinde tanışmamdan ileri geliyor. Zira gençliğimde, her ne kadar feminist olsam da, sanırım yazarların içsel yansımalarına ve edebi kişiliklerine karşı daha hoşgörülüydüm.

Aradan yıllar geçtikçe hem içimdeki iflah olmaz hümanisti öldürdüm, hem de insanlara karşı daha tahammülsüz oldum sanırım. İtiraf edeyim ki bu iki kötü özelliği mesleğime de yansıtmaya başladım ve daha da kötüsü, bundan hiç rahatsız değilim.

Bukowski'ye dönecek olursak, Kadınlar'ın ardından onu okumaya 1 yıl kadar ara verdim. Çoğunlukla, okuduğum ilk romanını sevmediğim, görüşlerinden rahatsızlık duyduğum yazarların diğer kitaplarına dönüp bakmam bile. Ama, neden bilemiyorum, içimde bir dürtü Bukowski'ye bir şans daha vermemi söyledi. Belki de satır aralarına sıkıştırdığı ve üzerinde düşündükçe farketmeye başladığım toplumsal duyarlılığı beni buna itti.

Böylece Factotum, Sıcak Su Müziği ve Pulp'ı da okudum. Yazara gerçekten haksızlık etmişim! Tek bir romanından dolayı önyargılı davrandığım için pişmanlık duyduğum çok az yazardan biri haline geldi Charles Bukowski. Çok basit hayatları, basit bir dille anlatarak çürümüş sistemin derinlerine inişine yer yer hayran kaldım çünkü.

Üzerine uzun uzun konuşmak, uzun uzun yazmak isterim, ama bu cuma akşamında henüz, Bukowski felsefesine soyunacak kadar güzelleşmedi kafam. Keşke alkol stoğum biraz daha fazla olsaydı. İşte o zaman tam Bukowski kafasında yazardım ki benim gibiler okumasın...

Friday, 23 November 2012

Köpekbalıkları insan olsaydı...


“Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklara daha iyi davranırlar mıydı?” diye sordu hancının kızı, Bay K’ye.

“Şüphesiz” dedi Bay K.

“Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklar için denizde, içinde çeşitli gıda maddeleri, hatta bitki ve hayvan çeşitleri bulunan çok büyük sandıklar yaptırırlardı.

Sandıkların içinde devamlı taze su bulunmasını sağlarlar ve her türlü sağlık önlemlerini alırlardı. Örneğin küçük bir balığın yüzgeci yaralansa, zamanından önce, yani köpek balığı kendisini yemeden önce ölmemesi için hemen yarası sarılırdı.

Balıkların üzgün ve neşesiz olmamaları için arada sırada büyük deniz şölenleri yapılırdı; çünkü neşeli balıklar, hayata küsmüş balıklardan daha lezzetli olurlar.


Bu büyük sandıkların içinde, doğal olarak okullar da bulunurdu. Küçük balıklar bu okullarda köpek balıklarının ağzına doğru nasıl yüzeceklerini öğrenirlerdi.

Ayrıca, orda burda miskin miskin yatan köpek balıklarını kolayca bulabilmeleri için coğrafya ile ilgili bilgiler de öğrenmeleri gerekirdi.

En önemlisi de küçük balıkların ahlâk eğitimi olurdu. Onlara küçük bir balığın kendisini seve seve feda etmesinin en büyük ve en güzel şey olduğu, tüm köpek balıklarına inanmaları gerektiği, hele hele köpek balıkları onlara iyi bir gelecek sözü veriyorlarsa, onlara inanmak zorunda oldukları öğretilirdi.

Küçük balıklara, bu güzel geleceğe sadece itaat etmeyi öğrendikleri takdirde kavuşabilecekleri öğretilirdi. Balıkların materyalist, egoist ve Marksist gibi tüm kötü eğilimlerden sakınmaları gerekirdi. İçlerinden birisi bu eğilimleri gösterecek olsa hemen köpek balıklarına bildirilmesi gerekirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, yabancı balık sandıklarını ve yabancı balıkları ele geçirmek için kendi aralarında savaşırlardı. Fakat savaşları kendi küçük balıklarına yaptırırlardı. Onlara, kendileriyle diğer köpek balıklarının küçük balıkları arasında büyük bir fark olduğu öğretilirdi.

Küçük balıkların bilindiği gibi aptal olduklarını, fakat çok farklı dillerde sustukları için birbirlerini anlamalarının mümkün olmadığını söylerlerdi. Savaşta birkaç tane başka dilde susan, küçük düşman balıklarını öldüren küçük balıklara, yosundan bir madalya takıp, onlara kahraman unvanı verilirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, onların da bir sanat dünyası olurdu. Köpek balıklarının dişlerinin canlı renklerle, ağızlarının ise, insanın içine zevkle dalabileceği tam bir eğlence parkı gibi gösterildiği tablolar olurdu.

Denizin dibindeki tiyatrolarda kahramanca cesareti olan küçük balıkçıkların nasıl da heyecanla köpek balıklarının ağızlarına doğru yüzdükleri sahnelenirdi, müzik ise öyle güzel olurdu ki, onun eşliğinde küçük balıkçık yavaş yavaş, rüyada gibi en güzel düşüncelere dalmış bir halde köpek balığının ağzına dalardı.

Dini inançları da olurdu, köpek balıkları insan olsaydı. Bu din, küçük balıkçığa gerçek yaşamının köpek balığının karnında başladığını öğretirdi.

Ayrıca köpek balıkları insan olsaydı, tüm küçük balıkların şimdi olduğunun aksine, birbirleriyle eşit olmaları son bulurdu. Bazıları birtakım makamlara getirilirler ve diğerlerinin üstünde olurlardı. Hatta birazcık büyük olanlar daha küçükleri yiyebilirdi de. Bu da, köpek balıklarının daha da işine gelirdi, çünkü o zaman daha büyük lokmalar yutabilme olanakları olurdu. Ve daha büyükler, mevki sahibi olan balıkçıklar, küçük balıklar arasında asayişi sağlarlar, öğretmen, subay, sandık inşaatında mühendis filan olurlardı.

Kısacası denizin dibinde bir uygarlık kurulurdu, eğer köpek balıkları insan olsaydı."
........

Bertolt Brecht'in kısacık öykülerinden birini okudunuz sevgili canlar.

Bir hafta öncesine kadar yazarın böyle bir öyküsü olduğunu dahi bilmiyordum. Ta ki Genco Erkal ve Tülay Günal'ın başrollerini paylaştığı kabare, "Ben Bertolt Brecht"i izleyene kadar. Ama itiraf edeyim, Sibel bu oyunun Kadıköy'de oynanacağını söylemeseydi yine mahrum kalacaktım böylesine sanatsal, edebi, politik, satirik şölenden. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Bertolt Brecht bana, "internet sözlüğü" kavramının kazandırdığı en önemli unsurlardan biri. Şayet düzenli Ekşi Sözlük okuma bağımlısı olmasaydım, ya da vaktiyle gecemi gündüzümü yazar ve okur olarak Kousözlük'te geçirmeseydim kendisiyle çok daha geç tanışabilirdim. Nitekim 20li yaşlarımın başı bile bana bir geç kalmışlık hissi veriyor yeterince.

Ömrümü onun ironik, sarkastik, didaktik anlatımından bihaber geçirebilirdim, şayet internet sözlüklerine uzunca süre takılıp kalmasaydım...

Geçen haftasonu izlediğim oyun, Bertolt Brecht öykülerinden, tiyatro oyunlarından ve romanlarından küçük küçük derlemelerle süslenmiş, iyi oyunculukla harmanlanmış fevkalade bir yapım olmuş. Dostlar Tiyatrosu'yla "Sivas 93"le başlayan tanışıklığım, harika bir oyun ve oyunculukla pekişti.

Sözün özü canlar, Brecht'i izleyin, okuyun, okutturun. Ufkunuzdaki genişlemeyi tüm hücrelerinize kadar hissedeceksiniz, garanti ediyorum...


Tuesday, 30 October 2012

Gelin ata binmiş "ya nasip" demiş

- Annemin, gelecekle ilgili belirsiz bir duruma karşı ümitsizliğe kapılmamamız için sık sık sarfettiği sözdür bu. Hatta ben uzun süre bu atasözünün annemin fabrikasyonu olduğuna inanmıştım. Öyle olmadığını büyüyünce anladım. Son zamanlarda ben de sık sık kullanır oldum bu sözü. Lakin durum şu ki, annem, benim aksime pozitif, neşeli, güler yüzlü bir insan olmakla birlikte, umutsuzluğa kapıldığı nadir görülmüştür. Demem o ki, annemin umut besleyen cümleler kurması normal, benim bu tarz sözler etmem normal değil. Sanırım hayata pozitif bakamasam da, kaderciliğe doğru kararlı adımlarla ilerliyorum.

- Bugün kendime devasa bir tabak meyve salatası hazırladım ve en azından yarısını yiyebilmeyi başardım. Mutluyum zira meyveden nefret ediyorum, meyve görmek bile yer yer içimi kaldırıyor, ama Allah kahretsin ki hepsi ayrı ayrı birer vitamin deposu, sağlık hangarı. Midem bulanmadan belli miktarda meyveyi sindirebilmiş olmanın haklı gururunu yaşıyorum o yüzden.

- Öf, bir insan kendisiyle ve çevresiyle ilgili bu denli boş ve saçma konuşabilme takatini nasıl bulabilir ya! Eskiden günlüklerime de bu tarz yazardım ve akil yaşlara eriştiğimde icra ettiğim saçmalığın farkına varıp, günlüklerimi yağ tenekesinden bozma bir kömür tenekesinde hunharca yakmıştım. Hatta bunu şurada, bloga yazdığım ilk yazıda belgelendirmiştim hatırlarsanız.

- Aranızda her kim şu yazıda herhangi bir mantık aramaya kalkarsa tiz kellesi vurula! Okuyun sonra, "he he" deyin geçin!

- "Stream of counsciousness" kafasına az kaldı canlar, dayanın!

Sunday, 7 October 2012

Bir takım prototip algılarımız

Bazı insanların, diğer insanları tanımlarken yaptıkları benzetmelere şaşırıp kalıyorum. Ben neden bu kadar yaratıcı olamıyorum diye hayıflanıyorum kendi kendime. Sahi ben neden bu kadar düz bir insanım, neden yaratıcı değilim lan!

Lisedeyken Banu'nun insanların dış görünüşlerine ilişkin benzetmelerini dinler eğlenirdim. Üniversiteye gelince Sibel ve Arzu'nun benzetmelerine "mavi ekran" tepkisi vermeye başladım. İşte o metaforlardan aklımda kalanları, yer yer örneklendirerek yazmak için buradayım bugün. Aslında neredeyse bir yıldır bu yazıyı yazmayı planlıyorum ama kısmet bugüneymiş. Here we go!

1. Muşmuş suratlılar:  Banu'ya ait bir benzetme olup Kenan-Ozan Doğulu kardeşler gibi prototiplere verilen isimdir. Bu gruba Yalın'ı, Özgün'ü de dahil edebiliriz hatta. Oyuncak ayıcık gibi muşmuş surata, kirli sakal bırakarak elde edilen tiptir (diye düşünüyorum).

Özgün

2. İçten dolgun kafalılar: Bu Sibel, Emel ve Arzu'ya ait bir benzetme. Yıllardır örneklendirirler lakin hala nasıl bir şey olduğunu kavrayabilmiş, anlamlandırabilmiş değilim. "Kafanın içten dolgun" olmasıyla ilgili bir takım imgeler geçiyor zihnimden ama verdikleri örneklere bakınca taşları bir türlü yerli yerine oturtamıyorum. Bu grubun en önemli temsilcileri Tom Cruise, Eric Bana ve Tiziano Ferro imiş. Allah aşkına bir de siz bakın, bu üç adamın kafa yapısı arasındaki "içten dolgunluk" benzerliği nasıl bir şeymiş, bana da anlatıverin. (Resimler en altta)


3. Bağırsak : Arzu ve Sibel'in"bağırsak" hatta bazen "solucan" diye tabir ettikleri bu tipi bizim sınıftan bir örnek vererek açıklamasalardı yine anlamazdım, ama artık kafamda bununla ilgili kesin bir imgelem bulunmakta, hiç kimseyi tanımasam sınıf arkadaşımı (ismini elbette ifşa etmiyciyim) tanıyorum sonuçta. Ama gözünüzde daha iyi canlandırabilin diye örneklendirmeyi ihmal etmeyeceğim. Hani Öyle Bir Geçer Zaman ki'de avukat Nedim'i canlandıran oyuncu vardı ya, Turgay Aydın, hah işte o "bağırsak tipli"ye cuk oturan bir örnek:
Turgay Aydın

4. Baldwin tip : İsminden de anlaşılacağı gibi bu tip, Hollywood'un ünlü oyuncu kardeşleri Alec, Michael ve Stephen Baldwin'le benzer özellik gösteren tiplere Sibel'in verdiği isim. Andy Garcia da bu prototipe uygun bir örnek. Hatta ben John Cusack'ı da azıcık bu tipe benzetiyorum.


Baldwinler'den iki tanesi
5. Üzüm tip : Hiç tanım yapmadan direkt söylüyorum Ferhat Göçer'dir bu canlar. Adamın "Üzüm"lü şarkısı bile var, meyveyle feci derece özdeş, özellikle siyah üzüm. Ha bir de Öyle Bir Geçer Zaman ki'de "Süleyman"ı oynayan abi var, Recep Benan Bilek, o da tam bir "üzüm"dür.


6. Yılan : Bu tip de tanımlaması yapılmadan direkt örnekle girilmesi gereken tiplerden. Hoş, tanımını yapmaya gerek de yok, gayet ismiyle müsemma, "yılan"a benzeyen insanların içerisinde bulunduğu güruhtur kısaca. Örnek istiyorsanız: Muhteşem Yüzyıl'daki Mahidevran, yani nam-ı diğer Peyker Aşk-ı Memnu'dan. Oyuncunun esas adı: Nur Fettahoğlu merak edenler için. Ayrıca şunu da söylemek isterim ki, Sibel'in de,  saçlarını yanlışlıkla kopkoyu kahverengiye boyadığında tam bir "yılan" tipli olmuşluğu var.

Nur Fettahoğlu

7. Anime tip : Japon animelerinden fırlamış gibi görünen tipler vardır ya, işte onlara bu ismi vermeyi uygun gördük. Onlardan biri de benmişim, öyle iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar, perçemlerimi kaşlarımla aynı hizada, dümdüz kestirdiğimde, animelerdeki mini etekli, ecirik vicirik diye konuşan liseli kızlara benziyorum. (Davranış olarak değil elbette)

Aha bu da ben

Aslında elimde, görünüşlerine göre tuhaf şekilde isimlendirilmiş pek çok tip var. Lakin bunları uyduranlar (Sibel, Arzu, Banu vs.) bu arketipleri henüz somut bir şekilde örneklendiremedikleri için yalnıca yukarıda okuduklarınızla yetinmek zorundasınız!

Bak hele bak, "zorundasınız" da ne demekse...

İçten dolgun kafalılar:

                                                                                      




Friday, 5 October 2012

Popüler kültür çok reröre

"En sevdiğim yazar Pucca" diyen kız prototipleri var sosyal medyada. Onlara denk geldikçe sinir hücrelerimi halının üzerine ifraz ediyorum. Ulan biz burada Elif Şafak'ı üç ayda bir kitap yayımlıyor, Mevlana'nın ekmeğini yiyor diye itin g.tüne sokuyoruz, sen gitmişsin Pucca diyorsun!

Tanımayanlar için kısaca anlatayım: Pucca mahlaslı ablamız da benim gibi alelade bir blogger. Ben takip etmiyorum kendisini lakin duyduğuma göre müstehçen yazılar yazan, cinsel hayatını blogunda afişe eden bir Havvakızı imiş kendisi. Eminim bu kadar tanındığında göre üslubu çok eğlencelidir, takip etsem beni de kendine hayran bırakır. Zaten blogunda yazdığı yazıları derlediği, yayımlanmış iki adet kitabı da var. Ama mesele Pucca'nın ne anlattığı ve nasıl anlattığı; yayımladığı kitabın çok satması veya satmaması değil. Mesele yeni neslin edebiyattan, onun özünden bu kadar kopuk olması, popülarizme "en sevdiğim yazar Pucca" diyecek kadar sıkı bağlanması.

Geçenlerde kardeşim, blogumda yazdığım bir yazıyı okumuş (çok nadir okur blogumu) ve artık kitap çıkarmamın zamanının geldiğine inanmış. Şöyle bir düşündüm ve dedim ki, ben kimim de kitap çıkaracağım lan! Hadi diyelim hasbelkader çıkardım bu eciş bücüş cümlelerimle, yarım yamalak bilgi birikimimle; beni kim okusun da yazdıklarımdan feyz alsın! Diyelim ki okudular, çok beğendiler. Ya kızın biri çıkar da twitter'da "en sevdiğim yazar lacrymosa" derse, ben o kızın ağzını burnunu, kazmanın sapıyla kırmaz mıyım? Sen git, Sabahattin Aliler, Yaşar Kemaller, Halide Edip Adıvarlar dururken en çok lacrymosa denen ağzı bozuk, depresif, sosyopat blog yazarını sev. Adamın g.tünden kan alırlar Kamil kan! (almalılar en azından)

Misal en sevdiği kitapların Bridget Jones's Diary serisi olduğunu, onları tekrar tekrar okuduğunu söyleyen kadınlar da beni ifrit eder. Ben o kitapları okuduğumda 8. sınıftaydım, daha o yaştayken bile yazın hayatıyla ilgili zerre bir şey katmadı bana o kitaplar. Sadece eğlencelik çekirdek hissi yarattılar bende o kadar. Ve düşün ki filmlerini dahi izlemedim "kitapları okudum zaten ne gerek var" diye. Ergen kafasıyla bile zaman kaybetmeyi reddetmişim popüler kültürün en meşhur temsilcilerinden birine karşı, var gerisini sen düşün. Aynı yıllarda okuduğum Duygu Asena kitapları çok daha fazla şey öğretti bana kadın-erkek ilişkileriyle ilgili.

Ha kınıyor muyum ben şimdi Bridget Jones's Diary okuyan, onun hayatından ders çıkaran kadınları, hayır! Kim ne isterse okusun, yeter ki okusun çünkü. Ama değer yargılarımızı belirlerken popülarite yerine kaliteye daha fazla önem verelim istiyorum ben. Harcanan emeğin, dağarcığımıza eklenen bilginin derecesinin farkında olalım.

Sonuç olarak;

Bir paket çekirdek gibi kısa zamanda tüketeceğim kitaplar, filmler, öykülerin hayatımda yer etmesine alışkın değilim ben. Çevremdeki çoğu insanın sıkıcı bulduğu zevklerim var evet, ama hepsinden öğrendiğim, öğreneceğim birçok şey var.

Beni "retro" bulanlar, sıkıcı olduğumu düşünüp uzaklaşanlar için ise, yapacak hiçbir şeyim yok.


Tuesday, 25 September 2012

Neşet Ertaş'a veda ederken


Eğer anne babanız İç Anadolu'da büyümüş iki türkü sevdalısıysa ve doğduğunuz andan itibaren tüm uzuvlarınıza bağlama sesini dört yandan ver ettilerse Neşet Ertaş'ı tanımamanız mümkün değil.

Nil Karaibrahimgil'in bundan üç yıl kadan önce "yeni nesilden Neşet Ertaş'ı bilmeyenler vardı sayemde tanındı" demesi de aslında bağlamaya fazlasıyla uzak yetişmiş olmasından ve yeni neslin gerçekten popüler kültürün karmaşası içerisinde fena halde sıkışıp kalmış olmasından kaynaklanıyor. İsmen tanımak çok bir şey ifade etmiyor zaten. Zira benim de bir çok ozanı belli bir yaşa kadar ismen tanımışlığım yoktu, ama çoğu türkülerini ezbere bilirdim. O ezbere bildiğim türkülerin kimlere ait olduğunu çok sonraları öğrendim.

Neşet Ertaş da türkülerini ezbere bildiğim, daha küçük yaşlarda dinleyip içlendiğim ozanlardan biriydi. O popüler kültür bataklığında yaşam savaşı verdiğim kısa dönemde bile eserlerine karşı aynı duyguları muhafaza ettim. O dönemki cehaletim bile azaltmadı ustaya ve çağdaşlarına karşı duyduğum saygıyı.

Yani demem o ki, Bir Aşık Mahzuni Şerif, bir Aşık Veysel, bir Ali Ekber Çiçek ve artık maalesef bir Neşet Ertaş aramızda değiller. Belki çok klişe ama, onlar türküleriyle var olmaya devam edecekler. Onları tanımayanlar, tanımak istemeyenler ve dinlemekten zevk almadıklarını söyleyenler birer birer silinip giderken; onların eserleri Anadolu'nun ücra bir köyünde, kış vakti kuzine sobanın yamacında çalınan eski bir bağlama eşliğinde çağlar boyunca söylenecekler.

Huzurla uyusunlar...



Sunday, 23 September 2012

Drafts of ante noctem (3)

Whenever I write under this title, I desire to talk about Virginia Woolf  and the tecnique "stream of conciousness". It covers my mind unintentionally, as if I've dedicated the title to her.

Actually, (to confess) somehow I like to write under this title before I go to bed. It makes me feel that I leave all the mass of thoughts I have during "turning on pillow time" on this page and sleep peacefully. Of course I'm only deceiving myself, coz it's impossible to get rid of what I've got in mind and depths of mind.

Having a vivid memory is my curse! That is why I can't move on easily. That is the reason why I cannot depart from my past. F.ck the oblivion, I've already given up on that; yet it doesn't even gets "flu" enough not give pain, shame, happiness, hope, longing... and what emotions else it makes me feel! I'm unlucky in many aspects. I can count many haplessness and curses I have from birth, but none of them affects me more bitterly than the CLEAR MEMORY! (as an elephant)

But memory is such a complex and inexplicable shit that, sometimes I can never remember the simplest things. For instance when I'm playin' chess, at the beginning of the game, I always (literally always) get confused the exact places of "check" and "queen". I always do it, without any exceptions. However I'm playing it since I was 15.

Indeed, I'm not here to write about my memory or personal experiences. I just wanted to write things that nobody understands, nobody knows, nobody cares. Or some Bukowski kinda words, which seem immoral and disgusting, in fact means so many important things, but that's not my style. I can only swear mouthfully that's all.

I feel so fool coz these are not the words I came here to write. I triffled again. Mostly I can't prevent it. I'm not so assertive to triffle in face to face talk, but when it comes in writing I don't have a limit.

Whatever, no need to belabour. If I have many important things to explain I can return willingly you know. Until than, that's all folks!

Kisses...

Saturday, 22 September 2012

Mütemadiyen boş konuşmak

Hollywood filmlerindeki gibi pratik bir hayat istiyorum. Ama öyle I'm Legend'daki gibi full aksiyon değil. Hani diş fırçalarken, fırçanın üzerine macun boca etmiş gibi yapayım ama ağzımdan köpükler akmasın; banyo yapacağım zaman musluğu çevirdiğim gibi duşun altına girebileyim, su tam istediğim kıvamda olsun, musluklara 10 dk ince ayar yapmak zorunda kalmayayım.

Bir yere yetişmeye çalışırken yol kenarında duran bir arabanın kapısını zorlanmadan açıp düz kontakla arabayı çalıştırayım. Sonrasında peşime ne polis düşsün ne başka bir şey, işim bitince de pirüpak çıkayım arabadan, hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.

Mutlu bir şekilde kahvaltısını yapan Hollywood kadını
(temsili)
Gecenin bir yarısı kalkıp, saten sabahlığımı giyip buzdolabında hazır bekleyen bir kase dondurmayı mideye indirirken, bir yandan televizyonu açıp gün içinde yayınlanan baseball maçının tekrarını izliyim. Çünkü sabah işe gitmek için kalktığımda uykusuzluk gibi bir derdim olmasın. Geç kalmak gibi bir derdim de olmasın, ekmeklerim makinede kızarırken ben de kırmızı spatulamla tavadaki omletimi neşe içerisinde, The Beatles'ın "She loves you ya ya" şarkısını söylerek çevireyim. Sabah sporu yapmaya vaktim olsun, her daim enerjik ve güler yüzlü (bu biraz yapıma ters ama) görünebileyim. (Şu an gözlerimin önünde, sırıtarak yürüyen Cameron Diazlar geçiş töreni yapıyor)


Daha da ileri gidiyorum (aslında ben değil Hollowood filmleri ve pembe diziler gidiyor) sabah yataktan saçlarım fönlü olarak çıkayım. Yüzümü yıkamama bile gerek kalmasın, zaten uyandığımda full makyajlı olayım. (Makyaj konusunda gerçek hayatta sergilemediğim üstün performansı uykuda gerçekleştireyim Hollywood misali.)

Arkadaş sohbetlerimiz güncel, sıkıntılı konular olmasın da mesela, "hey adamım 200 dolarına bahse girerim ki şu kızla bir gece yatamazsın." şeklinde olsun, gülelim, eğlenelim, t.şak geçelim ve mutlu bir şekilde kendinden derli toplu, temiz, düzenli tripleks banliyö evlerimize dağılalım.

Çok şey mi istiyorum?

...

Lakin benim hayatım sürekli bir şeylere sinir olmakla geçiyor. Zaten "gıcık olmaktan yaşlanmak" diye bir şey varsa ben bir ondan yaşlanırım. Bir şeylere gıcık olduğum için kaşlarımı çatmaktan, çene kemiğimi sıkmaktan kırışır yüzüm. Bazı şeylere gereksiz sinir olmama da sinir oluyorum aslına bakarsanız.

Devam edin okumaya göreceksiniz.

Şu hayatta en ifrit olduğum şeylerden biri (sadece biri) "yeni havlu"dur. Yeni aldığın havlu en az üç yıkamadan önce adamakıllı kurulamaz. Elinden, saçından kayar insanın. Yumuşacıktır, ama bastıra bastıra silmeden kurulanamazsın, yıpratırsın tenini. Sen, sen ol, en az üç dört kez yıkamadan kullanma havluyu. Aslında havlu üreticileri, havluları üç yıkamadan sonra piyasaya sürseler, ya da hafif eskimiş gibi his bırakan havlular üretseler ben şahsen mutlu olabilirim (az da olsa).
...

Yıllardır, yuvasına ters takılmış tuvalet kağıdına uyuz oluyormuşum, yeni yeni farkediyorum. Farkedişimle ilgili efsanevi bir öyküm yok, sadece ben bu durumu bilinç altına itmiş umursamamışım. Ama artık umursuyorum (nedense). Misafirliğe gittiğim evde, kendi evimde, umumi tuvaletlerde ters takılmış tuvalet kağıdı görünce düzeltmeye yelteniyorum (umumi tuvaletlerde pek sık olmuyor zira çoğunu kullanmaya tiksindiğimden böyle durumlar için cebimde kağıt mendil taşıyorum). Kısacası canlar, tuvalet kağıdını tersten, duvara hartttt harttt sürterek çekiştirmekten nefret ediyorum!
...

Bazen insan kendi yaptığı herhangi bir şeye de gıcık olur ama yine de yapmaya devam eder ya, benim de var öyle pis huylarım. Misal şu an aklıma gelen; tanımadığım, ama iş-güç hasebiyle mecburen muhatap olduğum bir kadın çalışanın ters tavırlarıyla karşılaştığımda içimden, "Amk, muayyen gününde midir nedir?" diye söyleniyor, hatta eğer yanımda birileri varsa bunu onlara da dile getirip pis pis gülüyorum. Sanki neyse!

Halbuki bir kadın olarak regl döneminin ve öncesinin kadına fiziksel açıdan nasıl sıkıntılar yarattığını biliyorum elbette. Erkekler bilmez rahmin vücuda nasıl baskı yaptığını, regl sürecindeki (öncesi ve esnası) takriben 1,5 haftanın kadınlar için ne kadar zor geçtiğini. O yüzden onlar bu tarz saçma söylemlerde bulunabilir. Ama sen bari yapma ya! Sen bari biliyorsun, diyorum kendi kendime. Yine de engel olamıyorum bu aptalca düşünceye. Sanki, bir kadınla sorun yaşadığım anda vücudum östrojen yerine testesteron salgılamaya başlıyor gibi birden seri saçmalamaya koyuluyorum.
....

Ne güzel yazdım değil mi, öyle kokmaz bulaşmaz. Sanki en büyük dertlerim, kafamı taktığım tek meseleler bunlarmış gibi. Aferin bana ya, öğreniyorum yavaş yavaş.


Wednesday, 19 September 2012

Bir masaldan

O masal kahramanları ki, gözlerinde hep bir keder olur. Onun gözlerinde de vardı aynı keder. Hafif nemliydiler hatta, önce gözleri dolmuş zannettim, sonra baktım ki o gözler hep öyle, nemli; göz pınarında intihar etmek için işaret bekleyen bir damla, her daim tetikte.

Ben sadece yüzüne baktım, manasız, düz. Herhangi bir duygu belirtisi gösterirsem belki anlatmaktan vazgeçer diye korkup öylece baktım yüzüne.

"Olmuyor." dedi. Anlamamış gibi hafif kıstım gözlerimi, açıklama beklediğimi göstermek için başımı belli belirsiz yana eğdim. Devam etti anlatmaya:

"O kadar yakınımdayken aslında ne kadar uzak. Arada dikenlerden örülmüş bir sınır, elimi her uzatışımda avuçlarımı kanatıyor." diyip önündeki kadehten bir yudum aldı. Başı öne eğik... Gözleri masadaki bir noktayı inceliyordu. Sanki onu onaylamamı bekliyor, ama tek laf etmemi de istemiyor gibiydi.

Ben susmaya devam ettim... Böyle durumlarda ne söyleyeceğimi bilemem hiçbir zaman. Ağzımı açtığımda karşımdakinin içini ısıtacak şeyler söylemeyi beceremem çünkü, sırf konuşmuş olmak için konuşmaktan da oldum olası nefret ettim. O yüzden... Ben susmaya devam ettim.

"Ne zaman ismini biraz yüksek sesle telaffuz etsem midemden boğazıma doğru bir şeylerin hücum ettiğini hissediyorum. Adını, herhangi bir sözcük gibi cümle içinde kullandığımda bile göğsümün içinde kabaran şeyi yatıştırmakta zorlanıyorum." diye devam ettiği anda göz pınarında intiharı bekleyen damla, burnunun kenarından aşağı doğru, aniden süzülüverdi. İşaret parmağının tersiyle nazik bir hareket yapıp yok etti damlanın akıp giden cesedini yanağından.

"Yıllar geçiyor, ama göğsümdeki sancı geçmiyor. Birileri adını andığında irkiliyorum. Bir isim, bir insan değil o, sadece bir sözcük, alelade bir sözcük, diye düşünmeye zorluyorum zihnimi. Ama o bile çoktan pes etmiş. Yüreğimle savaşmaktan vazgeçmiş."
Dinlemeye devam ettim. Ama aslında sussun istiyordum. Daha fazla devam etmesin. Anlatmasına değil de, yüzünde gördüğüm hüzne dayanamıyordum. Gözlerinin neminden göz bebeklerini seçemeyişime içleniyordum. Susmadı...

"Keşke bilmesem, ben onunla doluyken, onun da başka bir sözcükle dolup taştığını. Her gün o sözcükle güne başlayıp, onunla gülüp, içip, onunla ağladığını. Keşke hiç bilmesem..."

Şimdi ben ne desem de teselli etsem, gözlerindeki yaşı neyle dindirsem diye çırpınıp duruyordu içim; ama dışım  taş kesilmiş, hareketsiz dinliyor söylediklerini. Gözlerim hala, o kadar yaşın içinden seçmeye çalışıyor göz bebeklerini.

Başımı biraz yukarı kaldırıp dudaklarımı araladım, tam konuşmaya çalışacaktım ki, "Boşver dedi. Ne desen boş çünkü. Ve biliyorum, konuşamaz insan benim gibisine, kendisine söz geçiremeyene. Yorma kendini, hadi kaldır kadehini ve yudumla içkini..."

"O zaman akıl sağlığımıza içelim." uzun zamandır kurduğum ilk ve son cümleydi.

  

Sunday, 9 September 2012

Aramaya inananlar bu başlıkta birleşti 3

Allah sizi inandırsın, canım öyle sıkkın, içime öyle afakanlar çörekleniyor anlatamam! Hayır bunda, bir hafta önce tatili bitirip, iş başı yapmış olmamın zerre etkisi yok. Çünkü günün erken saatlerinde gayet iyiydim. Akşama doğru bir mahsunlaştım, içim daralmaya, göğsüm sıkışmaya başladı. Ben de bakarsın keyfim yerine gelir diye şu naçizane arama sonuçlarımı sizlerle paylaşmak istedim. Bakın nerelerden aranmış (hatta çoğu zaman aranmamış) ve bulunmuşum. (Tabi elbette benim yeteneksizce, eciş bücüş yapabildiğim alıntılar vasıtasiyle...)

Sivaslı hemşehrimin bahsettiği muhtemelen DynEd içerisinde ki diyaloglardan biri. Fakat google'a her dyned yazan beni bulacaksa MEB tarafından mimlenmem yakındır.

Bu "paşalı" mevzuunu anlamadım. Fakat bilen varsa bana da kısaca anlatsın, kim bu paşalı sülalesi. Tekirdağ, senden cevap bekliyorum.

Requiem for a Dream filmiyle ilgili toplasan en fazla "bir" cümle kurmuşumdur şu blogda, adam kasten mi yaptı bilmiyorum, google'a böyle bir önerme yazıp beni bulmuş. Requiem for a Dream'e saçma diyen arkadaşın en sevdiği film de kesin "Jeux D'enfants"dır.

İzmir'li arkadaş anladığım kadarıyla Anne Boleyn'i araştırıyordu. Kraliçenin vaktiyle Pembroke Markizi ilan edildiğini öğrenince işin içinden çıkamadı. "Markiz" İngiltere'de bir soyluluk ünvanı olup, "Marki"nin kadınlar için kullanılan versiyonudur. "Dük"den bir kademe aşağıdadır. Kasaba tarzı küçük yerlerin yönetimi ve savunması için görevlendirililer. Kaymakam gibi ama, tam değil. Umarım yardımcı olabilmişimdir.

Ya Allah aşkına, Zerrin Egeliler yazıp beni bulmak nasıl bir çelişkidir arkadaş ya. Daha önce adının sanını duymadığım bu insanın kim olduğunu sayenizde öğrendim. Hayır öğrenmem değil sıkıntı olan, benim blogum nere, Zerrin Egeliler nere amk! Bak arka arkaya farklı şehirlerden yazmışsınız bir de, hey yareppim!


"Erhan" ismini içeren küfür aradığına göre bu da "Mahmut seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım"cılardan olsa gerek. Yazık la kimin çocuğuysa...


Güzel filmdir, bir çok versiyonu vardır, neyse ki ağlama sahnesi yok denecek kadar az. Yoksa ben takriben 1384 kez izleyemezdim.

Aaaa bakın taaa Şırnak/Cizre'den kimler ne aramış ve ne bulmuşlar! (La havle!)

Bak bu Kayserili arkadaşın beni bulmasına şaşmamak lazım. Tam isabet!

Hayatımda ilk kez Samsun/Havza'da hamama gitmiştim, 11 yaşındaydım evet. Doğru gelmişsin Antalya.

Benim bildiğim tek marka var, onu da burada yazamam, reklam olur :P

Offf!

Kuran çarpsın böyle bir gezegen var deseler inanırım, zira hayatımda ilk kez Barnaul hatta ve hatta Altaisky krai diye yerlerin var olduğunu öğrendim. Onu da bırak, adam beni tanıyor beni! Direkt beni yazmış google'a, netekim bulmuş. Ürktüm lan, tövbe bismillah!

(Bu arada Altaisky krai, Rusya'nın güneyinde "Altay krayı" adı verilen federal bir bölge olup, Barnaul da bu bölgede merkezi idare bölgesi, bir nevi başkentmiş efenim. Tee nerelerde tanınıyor, okunuyorum. Kıçımın dibinde yaşayıp, blogumu takip etmeye üşenenlere duyrulur!)

Friday, 31 August 2012

Ben dinlenesiye yaz bitti

Genç kızlarımızın facebook üzerinden, "en derin göğüs dekolteli, en şıkır şıkır parlayan bronz bacaklı fotoğraf albümü paylaşmaca" kapışmalarının kıran kırana sürdüğü bir yaz mevsimini daha geride bırakmak üzereyiz.

Aslında yazın artık tadında bırakarak bitmesi hepimizin göz ve mide sağlığı için fevkalade faydalı. Zira daracık mini şortun bittiği yerde pörtleyen bacak seyretmekten; sandaletlerden fışkıran batık tırnaklı, mantarlı ayak parmaklarına maruz kalmaktan kurtulacağız. Elbette bu görüntülerin zirvesinde, yeterince iyi temizlenmemiş, terli koltuk altları var.

Sanırım yaz mevsiminin aslında çok da cazip olmadığını anlatmak için daha fazla iğrençleşmeme gerek yok. Zaten cazip olan mevsimin kendisi değil, beraberinde getirdiği tatil. Tatil anlayışı deniz-kum-güneş olan biz Akdeniz insanının bu vıcık vıcık ve bunaltıcı mevsimi iple çekmesi gayet normal tabi. Herhangi bir meslekte çalışan insan için yıllık iznini istediği tarihte kullanma özgürlüğü varken yazı seçmesi de bundandır. Tatili zorunlu olarak yaz mevsimine denk gelen meslekler (misal öğretmenler) hariç.

Ha ben bundan şikayetçi miyim? Değilim tabi. İki ay kesintisiz tatil yapmak her mesleğe nasip olmuyor en nihayetinde. Ama isterdim ki tatilimin bir kısmını henüz bunaltıcı sıcakların bastırmadığı Nisan-Mayıs aylarında kullanabileyim. Ya da sonbaharda trenle, şöyle Paris'e doğru... Sonuncusu saçmaydı evet. Senin cürmün ne ki Paris'e gidiyorsun sonbaharda ulan?! Babam okusa "önce aç karnını doyur sen" der. Haklı...

"Neyse konuyu dağıtmayalım!" şeklinde devam edecektim ama farkettim ki konu yok amk! Sadece yaz tatili bitiyor olduğu için, birkaç gün sonra işbaşı yapacağım için ne kadar bedbaht olduğumu anlatmak istiyordum ama neyle başladık, neyle devam ettik anasını satayım! (özne yüklem uyumsuzluğunu kestin mi kanka?)

Keşke ben de şu, öğrencilerine kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlerden olsam. Tatillerde onlarla görüşmek için fırsatlar yaratsam, onları özlesem filan... Ayrıca bilmem farkına vardınız mı (gerçi çoğunlukla iplemiyorsunuz burada anlatıp anlatmadıklarımı) ama bu yıl hiç okuldan, ya da öğrencilerden bahsetmedim. Zira, okulla ilgili anı dağarcığım ve halet-i ruhiyem eve döndüğümde, mutlak suretle bilinçaltına itmeye çalıştığım durumlarla doluydu. Belki vakti geldiğinde, artık onlara karşı yeterince duyarsızlaştığımda öğrencilerimi de anlatmaya başlarım burada. Daha önce de söylediğim gibi okulu benim için katlanılabilir hale getiren belli kişiler var ve sayıları her geçen gün artacağına gittikçe azalıyor. O koskoca, delicesine kalabalık binada bir elin parmaklarını geçmiyorlar benim için. Böyle olmasından memnunum, zaten hayatımın hemen hemen hiçbir döneminde kitlesel arkadaşlıklar kurmadım, geniş kalabalıklara yaymadım dostluğu.

Yaz biterayak bana da bir soğuk algınlığı dadandı. Yağmur yağdığından havanın serinlemiş olduğunu göz ardı edip her zamanki gibi içeceğimin içine buz boca ettiğim gecenin sabahı boğaz ağrısıyla uyandım. Ağır depresif bir insan olduğum için herhangi bir fiziksel disorder durumunda psikolojimde de üç günlük ömrü kalmış hasta bunalımı hasıl oluyor. En çok bu huyuma gıcık oluyorum. En önemli tedavinin güçlü motivasyon olduğu ağır bir hastalığa yakalansam, hastalığı yenmem imkansız yeminle. (Tahtaya vurur!)

6-7 yıl önce bıraktığım, seri Agatha Christie kitabı okuma alışkanlığıma geri döndüm. Çekirdek yemek gibi geliyor bana bu teyzenin (nur içinde yatsın) kitaplarını okumak. Ara sıra onları okuyarak zihnimi dinlendirmem gerekiyor. Fakat şunu anlamıyorum, o kadar A. Christie kitabı okudum, çoğunun ismini hatırlayamadığım gibi okumadığım daha bir sürü kitabı olduğunu öğrendikçe şaşırıyorum. Elif Şafak gibi seri üretmiş bu teyzemiz kendi zamanında, yine de Elif Şafak kitabı okumak kadar zaman kaybı gelmiyor bana onun kitaplarını okumak. En azından Mevlana gibi, Şems gibi ünlü düşünürlerden ekmek yemek yerine kendi kahramanlarını yaratıyor (Hercule Poitot, Jane Marple vs) onlar üzerinden kurguluyor hikayelerini.

Özlemişim...

(şu bitişleri bir türlü beceremiyorum arkadaş ya!)

Wednesday, 15 August 2012

İstihareye yatsam böyle acayip rüya göremem

Sübanallah, şu mübarek gecede gördüğüm rüyaya bak ey cemaat-i müslimin. İşaret desem değil. Bilinçaltı desem, sanki değil gibi. Bilemedim ben onu.

Dinle bak.

Rüyamda, eski İngiltere kraliçesi I. Elizabeth'in kızıyım (yani VIII. Henry ve Anne Boleyn'in torunuyum, tahtın varisiyim ulan bildiğin). Hani tarihi filmlerde kraliyet ailesinin ya da zengin soylularının yemek yedikleri uzuuuun masalar oluyor ya, öyle bir masada oturuyoruz annemle (I. Elizabeth) karşılıklı. Muhtemelen kahvaltı ediyoruz, ikimizin de gözleri mahmur zira.

Buraya hemen bir not düşeyim, I. Elizabeth'i Cate Blanchett suretinde görüyorum. Kendisi şimdiye kadar izlediğim en etkileyici Elizabeth olduğundan rüyalarımdaki tezahürü de bizzat oyuncunun suretidir.

Cate Blanchett, I. Elizabeth rolünde

Neyse annemle, birimiz masanın bir ucunda, diğerimiz öteki ucunda birbirimize somurtarak kahvaltı ediyoruz. Tam sağ tarafımda dedem VIII. Henry'nin şu ünlü yağlı boya resmi var. Hani bacağında muz çorabı, sağ eli belinde, sol eli yanda, yaşlı ve hafif sakat olduğunu belli etmemeye çalıştığı resim. Ben durup durup anneme bir şeyler söylüyorum. Sanki fırça kayar gibi konuşuyorum kraliçeye karşı, cür'ete bak. Ana-kız ilişkimiz, etrafta kimse yokken biraz laçka belli ki. Almışım koskoca İngiltere ve Fransa kraliçesini karşıma, öğüt veriyorum.

Muhtemelen bir gece önce tatsız bir olay yaşanmış, annem de kraliyet ailesine yakışmayacak davranışlarda bulunmuş ki, elimi havaya kaldırmışım, avuç içim yukarıya bakacak şekilde parmaklarımı yukarıda birleştirmişim omuz hizamda bir yukarı bir aşağı sallayarak şu şekil saydırıyorum:

"Ama senin biraz daha sakin olman lazım anne. O kadar insanın içinde ne konuştuğuna dikkat etmen gerekiyor. Bu ölçüsüz davranışlar, ailemizin halkın gözündeki konumunu zedeler... bik bik bik, bla bla bla"

Bildiğin prenses kasıntılığına sahibim, tek bir mimik kullanıyorum ve suratım da her zamanki gibi bir karış (bunun bir kısmı kendi öz ifadem zaten). Ayrıca öğretmen hassasiyetim de üzerimde ki, öğüt verme fırsatını hiç kaçırmıyorum. Kadıncağız da beni dinliyor mahçup bakışlarla, sanırsın kraliçe benim, o da nedimem, gelişine fırçalıyorum. Bir hışımla kalksa, "çabuk alın şunu gözümün önünden, urun kellesini!" dese ne b.k yiyeceğim belli değil. Bendeki de ya deli cesareti, ya da düşmana korku salan o güçlü kadının ana yüreğinin yumuşaklığını bildiğimden şımarıklık yapıyorum.

Ben vır vır konuşurken, bir yandan da elimdeki çatalı bıçağı şangır şungur tabaklara vurarak kahvaltımı ediyorum. Sinirli sinirli hareketler, artık ne olduysa, neden o kadar kızdıysam. Fakat arkadaş kadın sakin sakin kahvaltısını ediyor da ağzını açıp tek laf etmiyor, arada da hüzünlü gözlerle bakış atıyor daha da sinirleniyorum sanki (sinir değil o, şımarıklık yemin ediyorum şımarıklık).

O esnada içeri utana sıkıla, muz çoraplı bir adam giriyor. Muhafız, uşak filan olsa gerek, kraliçeye dönüp, "majeste, bilmem ne dükü sizi bilmem hangi salonda bekliyor." diyor başı önüne eğik. Annem, "birazdan geleceğimi söyle" diyor, adam çıkıyor. Koca rüya boyunca kadının ettiği tek laf bu anasını satayım ya! Ağzını açıp bir "kes lan!" dese pusuvereceğim ama yok, ne sabırlı anaymış. Aman Allah bilir o, savaştan savaşa, antlaşmadan antlaşmaya koştururken beni dadılar, mürebbiyeler büyütmüştür, belli bir yaşa kadar anne yüzü görmemişimdir kesin. O kadar nazımızı çeksin bir zahmet (iyi kaptırdım farkettiyseniz).

Yalnız bak rüya burada bitiyor, muz çoraplı çıkıyor kraliçe tamam geliyorum diyor, kadına ters ters bakıyorum ve uyanıyorum. Bir de kendi kendime dır dır yaparken, yarı İngilizce konuşuyorum yarı Türkçe. Sanırım o sebepledir ki rüyada söylediklerimin tamamını hatırlamıyordum uyandığımda. Ama feci havalara girmiştim ha, uyanıp avel avel etrafa bakarken yüzümdeki o  kraliyet mensubu ciddiyeti hala sabit duruyordu.

Vallahi canlar,  Hz. İsa'dan beri böyle acayip rüya görmemiştim, kısmet bugüneymiş. Yalnız nedir bu bendeki "tarihi karakter bilinç altı" anlamıyorum ya! Yarın öbür gün Babil kralı Hammurabi'nin mahkemelerinden birinde idam hükmü yemiş bir suçlu olarak görürsem kendimi hiç şaşırmam bu sefer. Gayet soğukkanlı bir şekilde uyanmayı beklerim.

Saturday, 11 August 2012

Başak burcunun tuhaf hikayesi

"Şimdi de burç yorumculuğuna mı başladın?" şeklinde şahlananlar bi sakin olsun! Günlük burç yorumlarına inanmam. Zaten şu ahir ömrümde inandığım çok az şey, çok az kişi ve çok az varlık var. Bunlardan biri de doğduğun anda yıldızların bulunduğu konumun karakterin üzerinde yarattığı etki. Kütle çekim yasaları, Johannes Keppler'in gezegensel hareket kanunları vs. değil buna inanmamın sebebi. Zaten astrofizik konusunda bilgim ilköğretim 7. sınıf seviyesinin üzerine çıkmamıştır, ama astronomiyi severim, astrolojiye de gökyüzüyle ilintilendirildiği için ilgi duyarım.


Başak'ın simgesi
Bilindiği üzre Başak takımyıldızı, Latin kökenli diller ve Roma İmparatorluğu kökenli tüm milletlerce "Virgo" olarak adlandırılır. "Bakire" anlamına gelen bu sözcüğün niçin bu takımyıldızına/burca verildiğini merak ettim ve sizin için araştırdım.

(Yalnız kardeşimin de Başak olduğunu es geçmem; bu burçtan olanların ukala, çok bilmiş, üşengeç, umursamaz gibi kötü; zeki, pratik, yardımsever gibi iyi özelliklerini bu yarı tarihi, mitolojik yazı içerisine dahil etmemem gerekiyor. Bilginize, arz ederim.)

Aslında itiraf etmek gerekirse, bu merakımı tetikleyen Gabriel Garcia Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım romanının ilk sayfalarından birinde, bir genelev patroniçesinin, romanın baş karakterine, "ortalıkta dolanan tek bakireler, siz ağustos doğumlu başak burçlularsınız" şeklinde kurduğu cümledir. Zihnimde bir ışık yanmasına sebep olmuştur bu cümle. 11 yaşımdan beri "Virgo"nun (virgin)  Başak burcu olduğunu biliyor, fakat bunun kökenini araştırma ihtiyacı duymuyordum sevgili canlar. Sağolsun Marquez şu araştırmacı ruhumu canlandırdı ve ben de sizlerle paylaşmak için yepyeni bilgiler edindim, hadi yine iyisiniz!

Bu takımyıldızı ve burç Virgo ismini, gelmiş geçmiş en ünlü bakire Hz. Meryem'den alıyor (ikinci en ünlü bakire de Britney Spears'tı şayet bekaret yeminini bozmasaydı). Daha doğrusu bu yıldızlar topluluğunu Hz. Meryem'e ithaf etmiş Romalılar. Kendisinin bu burcun konumunda doğduğu mu hesaplanmış, yoksa mitolojide bu yıldızların ilişkilendirildiği tanrıça, Meryem'den önceki en ünlü bakireymiş de ondan mıymış, o kısım biraz belirsiz. Ama Virgo adının nereden geldiği konusunda birden çok mitolojik hikaye olduğunu gördüm araştırmalarım sonucunda.

Hikaye no:1 . Bu hikayelerden ilki, tanrıça Artemis'e bağlılık yemini eden ve onun yanından ayrılmayan güzeller güzeli nymph (peri) Callisto'nun hayatına aittir. Callisto, Artemis'e bağlılık yemini ederken bakire kalmaya da yemin eder. Çünkü Callisto, hikayeden öyle anlaşılıyor ki tarihte anlatılan ilk lezbiyenlerdendir ve Artemis'e sırılsıklam aşıktır. Ondan başkasını gözü görmez. (Bakireliği de, vaktiyle aynı yemini etmiş olan tanrıçaya bir jesttir kanımca.)

Malum mitolojinin ve tarihin en gözü doymaz, en uçkuru gevşek karakteri baş tanrı Zeus'tur. Zeus bu periye de göz koyar ama Artemis'e olan bağlılık yemininden dolayı onu kandıramaz. Baş tanrılık müessesesinde çarelerin tükenmeyeceğini bilen Zeus bir gece Artemis'in kılığında Callisto'nun koynuna girer. Callisto'nun bu oyunu anlaması uzun sürmez ama iş işten çoktan geçmiştir.


Callisto
Bu birliktelik sonucu bakire peri ablamız hamile kalır. Bunu öğrenen Artemis Callisto'yu da, Zeus'la birlikteliğinden doğan çocuğu Arcas'ı (Arkas diye de bilinir) da kovar. Artemis öğrenir de, Zeus'un resmi nikahlı zevcesi Hera öğrenmez mi! Hera küplere biner, intikam hırsıyla yanıp tutuşarak Callisto'yu ayıya dönüştürür (evet bildiğimiz ayı). Böylece Callisto çocuğundan da koparılır.

Arcas büyüyüp de delikanlı olduğunda (Arcas'ın nasıl büyüdüğü, kimler tarafından büyütülüp o yaşa getirildiği konusunda herhangi bir bilgi yok, ama sonradan kurulan Arkadya bölgesi adını ondan alır.) sık sık ava çıkar ve bir gün ayı suretindeki Callisto'yla karşılaşır. Peri ablamız oğlunu hemen tanır, kollarını açar ona, yalnız dev bir ayının yükselip de kollarını bana doğru açtığını hayal ettim de, vay anam! Anında silahıma davranırım. Netekim Arcas da öyle yapar, okunu gerer ve tam anasını vuracakken hasbelkader olan biteni gören Zeus, Arcas'ı küçük bir ayıya dönüştürür. Hikayenin bu kısmında, aslında her seferinde mahallenin laf taşıyıcı piçi gibi görüdüğünü, duyduğunu etrafa yetiştiren, tanrıların habercisi Hermes devreye girer ve olanı biteni gider Hera'ya anlatır. Zeus bunu bildiğinden, hem eski sevdiceğini hem de oğlunu Hera'nın şerrinden korumak için bunları kuyruklarından tuttuğu gibi gökyüzüne fırlatır. Callisto Büyük Ayı (ursa major), Arcas da Küçük Ayı (ursa minor) adıyla anılır bundan sonra.

Ama azizim Hermes'in azğı torba değil ki büzesin, tabii ki Hera'ya anlatır son gördüklerini. Hera son bir numara yapıp Callisto'ya sonsuz ızdırap vermeye kararlı olduğundan, Poseidon'a gider ve bu takımyıldızının bir daha asla denizde yıkanmamasını ister. Bu sebeple Büyük Ayı'nın hiçbir zaman batmadığı rivayet edilir.

Denizde yıkanma olayı da şu: denizle gökyüzünün birleştiği yerde, yani ufuk çizgisinden yıldızların konumları gözlemlenirmiş. Bazı yıldızlar bu ufuk çizgisinden kayıp denize giriyormuş izlenimi verirmiş. Yunanlılar da bunu, yıldızların belli dönemlerde denize girip yıkanıyorlarmış gibi alıgılarlarmış. Dünyanın dönüşleri sebebiyle bazı aylar, bazı yıldız kümeleri, dünyanın bazı bölgelerinden görülmez. Fakat bu durum Kuzey yıldızını da içinde barındıran Küçük Ayı ve onun güneyindeki Büyük Ayı için geçerli değilmiş, bunun sebebi de eksen eğikliği imiş. Kuzey yarım küreden, yılın her ayı bu iki yıldız kümesi görülebiliyormuş. Tabi bu ikisi dışına başka takımyıldızlar da var hiç denize dalmayan, ve mitolojide lanetlenmiş yıldızlar olarak geçer adları, tıpkı Büyük Ayı ve Küçük ayı gibi.

Kendime soru: O kadar anlattın, emek harcadın sağol balım da, bu Büyük Ayı ile Virgo takımyıldızı arasındaki bağ nedir? Bunlar ikisi ayrı takımyıldızları değiller mi?

Büyük Ayı ve Virgo'yu birbirine bağlayan Boötes (çoban) adlı takımyıldız, Virgo için anlatılan bir diğer hikayede yer almaktadır. Zaten eğer araştırırsanız mutlaka göreceksiniz ki her burcun tek takımyıldızı varken, Virgo'nun üç takımyıldızı vardır. Ve bu takımyıldızlar birbirine Virgo kümesindeki en parlak yıldız Virginis ile bağlı imişler.

Bu nedenle de size anlatacağım iki hikaye daha var canlar.


Hikaye no:2 . Toprak ve bereket tanrıçası Demeter ve Icarius'un (bazı kaynaklara göre elbette ki Zeus'un) güzeller güzeli, el değimemiş kızı olan Persephone bir gün Atlantik okyanusunu temsil eden tanrı Okeanos'un kızlarıyla çayırda oyunlar oynayıp, çiçekler toplarken; kızlar neşeli şarkılar eşliğinde birbirleriyle şakalaşırken yer boydan boya yarılır. Yerin altından ölüm tanrısı Hades çıkar ve Persephone'yi kaptığı gibi kendi diyarına götürür.


Demeter
Kızının aniden kaçırıldığını duyan Demeter dokuz gün boyunca dünyayı dolaşır ve kızını arar. Ayrıca Demeter kızına feci derecede düşkündür, kızını ekseriyetle yanından-yöresinden ayırmaz. Hatta o kadar fazla bir aradadırlar ki, Demeter ve kızına "iki tanrıça" denir, o zamanlar.


Her neyse dostlar, bu kadıncağız dokuz gün dünyayı dolaşıp kızını aradıktan sonra onuncu gün güneş tanrısı Helios'la karşılaşır. Helios da, ya Hermesliğe merak sardığından, ya da Demeter'in ana yüreğinin ızdırabına dayanamadığından Hades'in, kızını, Zeus'un izniyle yer altına kaçırdığını söyleyiverir. Hey yavrum hey, eşşoğlusu Zeus yine yapacağını yapmış, kendi kızını öz kardeşine peşkeş çekmiş. Kızı zorla Hades'e nikahlamış. 

Persephone
Demeter bunu duyduğu anda Olimpos'u terkedip insanlar arasında Eleusis'te yaşamaya başlamış. Demeter küsünce toprağın beti bereketi gitmiş, ekinler çıkmaz, buğdaylar bitmez olmuş. İnsanoğlu kıtlıktan kırılmaya başlamış. Zeus bakmış olacak gibi değil, insanlar açlıktan sapır sapır ölüyor, Demeter'e toprağa bereket kazandırması için yalvarmış. Demeter de kızının ona geri gönderilmesini şart koşmuş. Lakin şöyle bir sıkıntı varmış ki, şayet yer altına inenler orada bir şey yerlerse orada kalmaya mahkum olurlarmış. Bizim saf Persephone yediği dört tane nar tanesinden dolayı yılın 4 ayını yeraltında geçirmeye mahkum olmuş. Kalan 8 ayda ise yer yüzünde, anacığının dizinin dibinde yaşayabilecekmiş.

İşte bu, ilkbaharla başlayıp sonbaharla biten 8 ay yeryüzünde bolluk bereket olur, ekinler buğdaylar başaklar verir, bitki örtüsü tüm verimiyle insanlığa sunulur. Kalan 4 ay Persephone yer altındayken  mevsimin kış olması hasebiyle, Anadolu topraklarının temel besin kaynağı buğday ve başak yetişmez.

Kendime soru: Bunun Virgo ile alakası nedir? Persephone başta bakiredir tamam da sonra, Hades?


Virgo takımyıldızı baharın başladığı mart ayında gökyüzünden görülmeye başlar, ekim ayının sonunda ise doğduğu yönün tam aksi yönünde batar. Virgo'nun görüldüğü aylar Persephone'nin yeryüzüne çıktığı aylardır. Ve mitolojide kendi isteğiyle değil de zorla evlendirilen tüm kadınlar gibi "bakire" olarak anılır.


Hikaye no: 3 . Şarap tanırısı Dyonisos, bir seyahati sırasında, alelade bir çoban olan İcarios'un evine konuk olur ve ona en güzel şaraplarından ikram eder (Bize böyle misafirler gelmez anasını satayım!) Bu içkiyi çok beğenen İcarios, Dyonisos'tan üzüm yetiştirmeyi ve şarap yapmayı öğrenir. Yaptığı şarapları da köylülere ikram eder ki bu güzel içkinin tadına herkes bakabilsin (mitolojik komünist).

Ama insanoğluna yaranılmaz kardeşim, yeri gelir bir şişe köpek öldüren şarabı için birbirini yer bunlar, ama işlerine gelmedi mi, körkütük sarhoş olunca vay sen bizi zehirledin diyerek Zeus adına cihada gider gibi tek adamın üstüne çullanırlar, linç ederler fukarayı. Ayıldıktan sonra yedikleri bokun farkına varırlar ama iş işten geçer, adam çoktan ölmüş. Tek çare olarak cesedi de delilleri de yok ederler. Götürüp ormanın içine saklarlar. (Yakmak akıllarına gelmemiş. Tam ayılamadılar demek ki)

İcarios, Erigone ve Maira'ya
ait, bulabildiğim tek tasvir
İcarios'un Erigone adında gencecik bir kızı vardır. Babası eve gelmeyince telaşlanır ama ne yapacağını bilemez. Gece İcarios kızın rüyasına girer ve olan biteni anlatır, cesedini bulup gömmesini ister ondan. Erigone, köpeği Maira'yı da alıp orman yollarına düşer babasını bulmak için.

Cesedi köpek bulur. Erigone babasının o linç edilmiş, perişan haldeki cesedini görünce kederinden ne yapacağını şaşırır ve rahmetlinin yanında kendini bir ağaca asıp intihar eder. Sadık köpek Maira insanların etmediğini eder, iki cesedin yanından ayrılmaz ve günler sonra orada açlıktan ölür.

Tanrılar İcarios'un ve ailesinin bu hazin sonuna pek bir içlenirler ve bu üç mevtayı gökyüzünde birbirlerine bağlı takımyıldızları olarak sonsuza dek yaşatmaya karar verirler. İcarios gökyüzünde Çoban (Boötes), Erigone Virgo, Maira da Küçük Köpek (Canis Minor) takımyıldızlarına dönüşüverirler.

Dikkat ettiyseniz (eşek değilsiniz ya etmişsinizdir zaten sonuna kadar okuduysanız) üç hikayede de bir "masum bakire" tasviri vardır. Bu üç mitolojik karakter de kendi iradeleri dışında, tanrıların ya da insanların zulmünden dolayı acılar çekmiş, daha sonrasında sonsuz bakirelikle kutsanmışlardır.

Böylece, Mart ayında kuzay yarımkürede görünmeye başlayıp ağustos-eylül aylarında, Anadolu'da hasadın en verimli olduğu vakitler gökyüzünün zirvesine oturan bu takımyıldızına Virgo adı verilmiştir. Bizde neden "Başak" dendiğini açıklamama sanırım artık gerek yok.

Bu arada söylemeden edemiyciyim, bunu okuyanlar sanmasın ki diğer burçlardan herhangi birini kapsayan devam niteliğinde bir yazı daha gelecek. Çok merak edenler araştırır, okur benim yaptığım gibi. Mesela ben birazdan Yengeç burcuna neden, İngilizce'de "kanser" anlamıne gelen "Cancer" dendiğini araştıracağım.

Sağlıcakla kalın...


Virgo'nun bir tasviri
(parmak arası terlik tee o zamanların modasıymış meğer)


Virgo takımyıldızı (bir üstteki kadın tasvirine ne açılardan
benzediğini kontrol edebilirsiniz)


Thursday, 9 August 2012

Acemi seyyahtan resimli seyahat mecmuası

Aslında haddimi aşarak Evliya Çelebi misali, kendi naçizane Seyahatnamemi yazacaktım. Sonra plansız, programsız, sadece farklı yerler görme; kendimden ve boğucu olduğuna inandırdığım hayatımdan birazcık uzaklaşabilme amaçlı, kısa, "kafa dağıtma" gezimi Evliya Çelebi'nin seyahatleriyle kıyaslamanın sığ bir fikir olduğuna kanaat getirdim ve gezimi ölümsüzleştirmek için amatörce çektiğim, yer yer asimetrik fotoğrafları paylaşmanın yeterli olacağını düşündüm.

Not: Yolculuğumun Sivas ayağında gördüklerimi paylaşırken, özellikle doğduğum köyü ve 2 Temmuz anmasını dahil etmedim, zira onları bilahare, kendilerine özel yazılarda anmayı planlıyorum.

Hazırsanız, here we go

 
*Sivas

Medrese


ara sıra fotoğraflarda beni görme olasılığınız var, şaşırmayın :P

Sivas kongresinin yapıldığı tarihi lise

Çifte minareli merdese




Sivas kalesinden bakınca Sivas böyle bir yer işte.


Kale üzerindeki yollardan biri




Sivas tren garı








                                                                         
*Tokat/Turhal

Turhal kalesinden Turhal manzarası.

Yeşilırmak + Turhal kalesi




*Samsun/Havza


Alabildiğine yeşil




*Fatsa

Akşamüstü Fatsa sahili

Fatsa'da her yer fındık, sitelerin araları bile.


                                                                       
*Ordu

Boztepe teleferiği


Teleferikle Boztepe'ye çıkış esnasında


Ordu manzarası





Yanımızdan geçen teleferik ve fındıklık


Boztepe'den Ordu'yu izledik, hey yavrum hey!

Ben, bizzat kendim, gözümde John Lennon gözlüklerim, bulutları omuzluyorum Karadeniz'e karşı :)


"Ordu'da ne işin vardı?" diye soranlara cevap: e Şule (Ophelia) işte, koskoca bir yılın özlemini giderdik.







                                                           
*Trabzon/Sürmene

Sürmene'de kaldığım köydeki evden çektiğim başka bir şirin ev.



Evin hemen arkasındaki çaylık.




Karadeniz'in şu ünlü ambar kulübeleri



Köy manzaraları da farklı Karadeniz'de



Biraz zorlayınca köyden denizi de gördük :)




Çaylık



Finduk!


Karayemiş (bizim köyde "taflan" diyorlar bu meyveye)



Çay fabrikasındayım (ne işin var diye sormayın seviyorum)


Çayların dev makinalarla işlemden geçirilme anı.








Arkadaş illa elimi süreceğim ya, illa!


Son aşama


Sürmene plajı

Karadeniz'e sadece ayaklarımı sokacağım diyip beline kadar ıslanan ve bundan fevkalade zevk alan ben.


Finito!

Aranızda fotoğrafları yeterli bulmayanlar, ya da yeterince güzel bulmayanlar olacaktır eminim. Binlerce fotoğraf çektim evet, hatta çok daha güzelleri de mevcut (ne kadar amatörce çekilmiş olsalar da). Fakat paylaşım tercihimi bunlardan yana kullandım. Heybemde hikayeler biriktirmenin yanı sıra, çoğu eğreti çekilmiş bir çok fotoğraf da biriktiririm, bilen bilir. Bakarsınız ileriki günlerde hikayelerle birlikte bambaşka fotoğraflar da paylaşırım bu sayfalardan birinde...