Sunday, 11 October 2015

İyi değiliz, iyi olmayacağız, iyi olmayın...

Suruç katliamından beri profilimi karartmış bekliyordum. İyi bir şeyler olsun, güzel haberler alayım ve tekrar gülümseyen eblek suratlı fotoğraflarımı paylaşayım diye. Fakat gün geçmiyor ki yeni bir katliamla, acıyla karşılaşmayalım şu topraklarda.

"Bize ne senin boklu profilinden!" diyen iç seslerinizi duyuyorum. Haklısınız. Ama kararan o profiller Türkiye'nin gerçeğinin, uzun süren yaslardan bir türlü çıkamadığının, göğüs gerdiği darbelerden her seferinde daha ağır hasarlar aldığının bir göstergesi değil mi?

Dün o mitingde ben de olacaktım. Eğer hastanede bana yine zerrece anlamadığım bir beyin analizi randevusu verilmeseydi. Yaz başından beri gitmediğim doktor (önce bir nörolog, sonra dahiliyeci, ardından cildiyeci, sonrasında bir beyin cerrahı ve yine bir nörolog artı bir psikiyatr) kalmadığından erteleme riskini göze alamadım. Ve o gün Ankara'da olamadım.

Oh iyi ki gitmemişsin diyenlere açıktan sinirleniyor, hıncımı gizleyemiyorum. Bunun nasıl bir suçluluk duygusu, nasıl bir utanç olduğunu anlatamıyorum, anlamıyorlar. Sevinmemi bekliyorlar. Şükretmemi istiyorlar. Ne için sevinmeliyim? Başka zaman birlikte omuz omuza halay çekeriz diye planladığım insanların bir daha hiç halay çekemeyeceğini bildiğim için mi? Failini herkesin bildiği bir katliamın öcünü almaya gücüm yetmediği için mi? Bir kaç gün erteleyebileceğim bir randevuyu ertelemediğim ve yaralananların yanında olamadığım, ellerinden tutamadığım için mi?

Tarif edemiyorum, açıklayamıyorum, kıvranıyorum, çöküyorum. Bizim gibiler için oldukça tanıdık olan bu acıyı, tarihi acıyla dolu olmayanlara anlatamıyorum, anlatamıyoruz.

Daha fazla kan dökülmesin, silahlar tamamen sussun, bu toprağın evlatları birbirlerine kıymasın, küslük bitsin, barış olsun, Anadolu'da dev bir halay çemberi kurulsun diye toplananların katilini tanıyoruz.

Yastayız.

İsyandayız.

Unutmayacağız.



Monday, 21 September 2015

Bende durum şimdilik bu

Ruhsal sıkıntılar bende içe kapanıklık olarak zuhur eder, o dönemler kimseye tek kelime anlatmak istemem. Bazı kereler kendimi, beni seven insanlara karşı suçlu hissettiğimden dökülmüşlüğüm de vardır. Anlattığımda bile hissettiklerimin çoğunu içimde tutmak için çaba harcarım. Ama işte başıma ne geldiyse içimde tuttuklarımdan geldiği fikri kafamda yeni yeni netleşmeye başladı.

İçimdeki saf üzüntüyü kimseye belli etmemek için kendimi sıktığım bir akşam beynimden ayaklarıma kadar inen ve ilerleyen günlerde artan  kasılmaların epileptik nöbetler olduğunu öğrendiğimde şaşkına döndüm. Bir zaman sonra başka bir doktor depresyon dediğinde bu durum beni epilepsiden daha çok rahatsız etti. Nöbet geçirecek denli depresyona girmiş olma fikrine alışmak kronik bir nörolojik rahatsızlığa sahip olma fikrine alışmaktan daha zor gelmeye başladı.

Doktorların nöbetlerden kurtulmam için verdiği ilaçların tükenmeye başladığı şu günlerde beynim yine çeşitli sinyaller vermeye başlamışken, sağ elimde kasılmalar, dilimin ucunda bazen karıncalanmalar yer yer uyuşmalar artarken, davranışlarımın değişmesini hazmetmeye çalışıyorum. Tahammülsüzlüğüm beni bile yoruyor. Sorun ihtiva etmeyen durumları kendime dert ediyor, hatta bazen sırf bu durumlar yüzünden uyuyamıyorum. Uyuyamadığım geceler ağlama nöbetleri geçiriyorum. Sonra, doktorun uyku sorunu yaşadığım zamanlar içmem için yazdığı uyku ilacından bir tane yutup yarım saat sonra gözyaşları içerisinde uykuya dalıyorum. Ertesi gün kendime sinirlenecek başka bir şey bulup, onu kafamda kartopu gibi özenle büyütüp kim bilir kime saldırmak için fırsat kolluyorum.

Ya da susuyorum.

Bazen o kadar çok susuyorum ki kafamdakileri kusamadığım için mide spazmları geçiriyorum. Gündüzleri çok fazla nedensiz gülüp geceleri ağlıyorum ve bu sıklaşan bir döngü halinde sürüp gidiyor. Bu arada çevremdekileri suçlayıp, kırıp, döküp sonra türlü pişmanlıklarla tamir etmeye çalışıyorum.

Şimdi üçüncü bir doktor için hazırlıyorum kendimi. Üçüncü bir ilaç takviyesi için telkin ediyorum vücudumu. Sonrası ne olur bilmiyorum, rapor vermeye de gelmedim ama bende durum şimdilik maalesef bu...

Thursday, 8 January 2015

Şu inanç meselesi

Şayet ahiret inancına sahip olsaydım, öldürülen her masumun, gittikleri yerden insanlığa birer orta parmak gösterdiğini hayal edebilir, intikamlarının alınacağı günü sabırla beklediklerini düşünerek, onların adına tutulan kinin kendi payıma düşenini hafifletebilirdim. Çünkü ne kadar hümanist, barış sevdalısı, hippi olsa da insan; insanlığın geldiği bok çukurundan beter noktaya şahitlik ettikçe göğüs kafesinin altına bir yerlerde o kini muhafaza ediyor. Zaten o bok çukurunun en dibinde, dünyada olan bitene kayıtsız kalanlar, damarlarına (her nasıl oluyorsa) aşırı dozda duyarsızlık zerk etmiş olanlar, şikayet etmeksizin varlıklarını sürdürüyorlar.

O radde duyarsızlığı benim hücrelerimden tanrı esirgersin, eğer varsa. Tanrı inancı bana en saf haliyle, içime korku salınmaksızın öğretildiği için (çünkü inanç sonradan öğrenilen bir şeydir), onun varlığıyla ilgili ciddi şüphelerime rağmen, tam olarak hayatımdan çıkaramadığım bir olgudur. Din unsurundan tam anlamıyla vazgeçtiğimde bile tanrı inancı orada bir yerlerde, köylü kızının eteğinin ucundan yırtıp dilek ağacının en sağlam dalına düğümlediği patiska çaput gibi bağlı duruyor.

İnsanlığa olan inancımı kaybettiğimde herhangi bir dine inanmanın benim için bir anlamı kalmamıştı. O inanç adeta cisimleşerek, peşine naif olduğunu düşündüğüm irili ufaklı birçok inancımı (din, adalet, aşk vs) katıp omuriliğimden yukarı doğru kayarak terketti bedenimi. Halihazırda zaten dini bütün bir mümin değildim, aleviydim, islamiyete saygım Ali'den dolayı sonsuzdu falan. İnancımla birlikte saygımı yitirme gafletine düşecek akılları çok geride bıraktığımdan aynı saygı sistemini farklı bir simetride muhafaza etmeye devam ediyorum. Fakat tarih dini inancın aşşşşşşırısının, baştan ayağa komple mutlak teslimiyetin ne kadar tehlikeli olabileceğiyle ilgili örneklerle dolu. 2000 yıl önce yahudilerin İsa'ya yaptıkları; orta çağda katoliklerin din adına Avrupa'yı kan gölüne çevirişi; ve bulunduğumuz yüzyılda radikal islamcıların sınır tanımayan katliamları. Hatta sonuncusu olarak dün mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yapılan saldırı...

Back to the Future filmine göre 2015'te uçan kaykaylara binecektik, lakin daha yılın ilk haftasında radikal islamcılar bize bu yılın ana gündemini onların belirleyceğine dair devasa ipucunu zaten verdiler. Ve elbette, her islami saldırıdan sonra sosyal medyada türeyen "gerçek islam bu değil"ciler dertlerini çeşitli dillerde dünyaya anlatmaya çalışırken daha bir gecede parmak uçlarını klavyelere kurban verdiler. Halbüse çeşitli dost meclislerinde, lafı dönderip dolaştırıp avrupalıların geçmişteki bağnazlığına, cadı avlarına, engizisyon mahkemelerine getirip acımasızca hristiyanları eleştirdikleri günler çok geride değil. Türkleri ve müslümanları gereksizce övmek adına yazılmış, neo-islami tarih kitaplarından öğrendikleri yarım yamalak bilgilerle "Avrupaya medeniyeti biz getirdik, Versailles sarayında tuvalet yokmuş, kraliçe boş peynir tenekelerine sıçıyormuş" diyip, gıdığını sallayarak gevrek gevrek güldükleri dönemleri bir hatırlasalar... İnsanoğlu kendi kusurlarını gizlemek, unutmak için başkalarının kusurlarını görmeye kurulmuş. Avrupadaki islam fobisinin gittikçe büyümesinin sebebi de bu, müslümanlar arasındaki çürük çarıkların diğerlerinden daha fazla dikkat çekmesi. Sen ne kadar anlatmaya çalışırsan çalış IŞİD senden her halükarda daha popüler (kötü şöhret) olacak ve senin islamı aklama çaban dünya için hiçbir anlam ifade etmeyecek.
...

En başta ne diyordum? Hah, masumlar... İnsanlığın komple aklanacağına dair inancımı yitirdiğim için doğa o sonsuz sabrından vazgeçip bizi komple yutmadığı sürece bu şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Cizre'de Ümitler; ABD'de siyahi Michaellar polis kurşunuyla öldürüle öldürüle tükenmeyecekler. Sultanahmette intihar bombacısı kadınlar, avrupanın kafatasçı müslüman avcıları, Suriye'de cuma namazından sonra kafa kesmek için örgütlenen müminler nefretimizi körüklerken sabrımızı sündürecekler. Daha şimdiden yolda karşıdan gelene şüpheyle ve dış görünüşünden dolayı nefretle bakabiliyorsa insanlar, bu dünyanın baştan başa yanmasını engelleyecek, kıyamadığımız ne kaldı? Sevgi, umut, aşk bilmemne demeyin, yukarıda da belirttiğim gibi omuriliğimden doğru kovaladım ben onları uzun zaman önce.

Yani demem o ki, biz inançsızlar olarak tüm pozitif enerjimizi insanlığa, evrende varoluş hakkının kutsallığına kanalize etmişken, siz bir takım "gerçek" inançlılar -tanrıya, allaha, yüce ruha, zeusa ya da paraya tapanlar- (uçan spagetti canavarına inananları bu gruptan ayrı tutuyorum) , sıkı sıkıya tutunduğumuz "insanlık" kavramını da elimizden aldınız.



Friday, 8 August 2014

Olsun

Karamsarlığın genele yayılabilen bir kavram olduğunu düşündüğüm için kendimi karamsar olarak nitelendirmemeye çalışırdım eskiden (çok eskiden). Ne zaman ki karamsarlığı spesifik bir noktaya yönlendirip oraya bırakabildiğimi öğrendim, o zaman farkettim ki ben sadece kendime karamsarım. Misal, elimin altında bir "dünyayı yok et" butonu olsa bütün dünyaya kıyıp o butona basamam. Ama "kendini yok et" butonu olsa, çoktan basmıştım.

Kendime karamsarlığımın, kendime acımasızlığımın membağı nedir, başlangıç noktası neresidir bilmiyorum. Çocukluk hatıralarımı şöyle bir gözden geçirdim, bir sonuca ulaşamadım...

Lakin hep bekledim, bu tuhaf halin bir kırılma noktası olsun, bir yol ayrımı, bir dönemeç çıksın diye. Hani belki ben de o, her küçük şeye büyük heyecanla sarılan, gözleri ışıldayan insanlardan olurum diye düşledim. Rayların üzerinde mutlu, el ele tutuşarak yürüyenlerin, paslı rayda bir adım atıp bir traverslere düşüp gülüşenlerin yanında, düzenli ve tekdüze adımlarla, dikkatli fakat düşünceli yürüyen ben, içimdeki kömürsü kuzgunların göğsümü yarıp etrafa uçuşması için çok bekledim.

Mamafih, bekleyince olmuyor, can çıkmayınca huy da çıkmıyor....




"Borcum varmış gibi kendimden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm"

P.B.


Thursday, 31 July 2014

Lojmanzede demiryolu kadınları

Küçükken Mel Gibson'a aşıktım. Beni yakından ya da uzaktan tanıyan, yaşıtım olan, olmayan herkes bilirdi bendeki bu onulmaz yarayı. Gazetenin bir köşesinde Mel Gibson resmi mi bulunmuş, hemen kesilip bana ulaştırılırdı. Bir dergide hakkında 3-5 satırlık haber mi yapılmış, hemen bana iletilirdi. TV'de gösterilecek yahut sinemada gösterime girecek her filmini Godot'yu bekler gibi, yarı delice bekler, yakınımdaki insanları da canından bezdirirdim. Mel Gibson resimleri, haberleri, posterleri vs ile dolu özel bir dosya (ürün dosyası) oluşturmuştum. O dosyaya sığdıramadıklarım defterlerin, kitapların, harçlıklarımı denkleştirip aldığım gençlik dergilerinin arasında dururdu.



Onun dışında şarkı sözleri, beğendiğim diğer oyuncu ve şarkıcılarla ilgili bir sürü kağıt yığını, üzerine defalarca çeşitli şarkılar doldurulmuş kasetlerim ufacık lojmana sığmaz olmuştu. Annem, fukara, onun tabiriyle "çöpçülüğüm"den bıkıp isyan etmeye başlamıştı. İki cümlesinden biri, "şunların birazını at!"dı belli bir dönem, zaten ben ergenliğe gireli pek konuşmaz olmuştuk, sadece benim, vitrinin sol alt köşesine yığdığım çer-çöple ilgili kavga eder dururduk. Mizaç itibariyle pek konuşkan olmayan ben, bu konuda usanmaz bir çirkef ve dırdırcıydım (babam ve anneannemden aldığım bir kısım genler sonucunda). Zaten iki göz, derme çatma girişini de hesaba katarsak iki buçuk göz TCDD lojmanı, dört kişilik çekirdek ailemiz ve sıklıkla diğer çocuklarıyla kavga edip bize taşınan anneanneme yetmiyordu. Bir de benim ergen hallenmelerimden kaynaklanan yerli yersiz yığıntılarıma ayırcak fazladan bir göz çekmecemiz dahi yoktu.

Annem, babası da TCDD memuru olduğundan ömrünün büyük bir bölümünü bu iki göz, derme çatma, işçi barakalarından, deplolardan bozma lojmanlarda tüketmiş. Altı-yedi kardeş bir odada yatmaya, kendilerine ait, yalnızlıklarıyla baş başa kalıp yüreklerini dinlendirmeye yarayacak bir kovukları olmadan yaşamaya çalışmışlar. Zavallı annemin kaderi evlendikten sonra da değişmemiş. O dönem bizim köydeki erkeklerin en büyük gayesi TCDD memuru olmakken babam da geçim gailesinden bu furyaya katılmak zorunda kalmış. Ya annemle birlikte ömür boyu köyde ektikleri iki parça ekinle geçinmeye çalışacaklar; ya babam inşaatlarda yevmiyeli çalışıp kendini tüketecek, ya da memur olacak. Uzun lafın kısası ben, Sivas'ta kerpiçten bir köy evinde gözlerimi açtıktan iki yıl sonra Balabanlı diye bir köyün terkedilmiş, ıssız istasyonuna bitişik, iki göz, köhne bir lojmana yerleştik. Hayal meyal hatırlıyorum da çatıdan, kömürlükten fare eksik olmazdı (civardaki ayçiçek tarlalarından bahçeye yılan girmişliği de çoktur). Lojmanın girişi aynı zamanda mutfağımız, tuvaletimiz aynı zamanda banyomuzdu.

Birkaç yıl sonra Muratlı'ya taşındığımızda bir süre, üzerimize ha yıkıldı ha yıkılacak diye tetikte durduğumuz basık tavanlı, birbirine sonradan eklenmiş kulübemsi iki odada kirada oturduk. Sonra tren istasyonunun hemen yanındaki lojmanlardan birine taşındık ki, bizim taşınmamızla, memurların oturdukları lojmanlara kira ödemesiyle ilgili yasal bir düzenleme hasıl oldu başımıza (Çiller'in başbakan olduğu o kara günler). Gerçi kulübeye ödediğimiz kirayı düşünecek olursak, bu neredeyse bedavaydı. Çevremizdeki tüm lojmanlar bizimki gibi depodan, barakadan bozma, çatısı akan, tavan arasındaki ufacık boşluktan farelerin eksik olmadığı, ya tuvaletiyle banyosu bir, ya da tuvaleti dışarıda bulunan izbe yerlerdi. Sadece istasyonun üst katı olan ve gar şefine ait olan lojman diğerlerine göre daha büyük ve kullanışlıydı, onun da bahçesi yoktu. Ki o dönem bahçe bizim için her şeydi. Bahçe, bizim o köhne evlerden kaçış noktamızdı, salıncak kurup sallandığımız, domates kasalarından oturak yapıp ağaç diplerinde saatlerce oturup kadın erkek, çoluk çocuk eğlendiğimiz yerlerdi. Bütün memur eşleri o bahçelerde, bir gün sahip olacakları geniş salonlu, kaloriferli evlerin hayalini kurar, sahip olacakları mobilyaları tasvir ederdi. Çünkü kimse bu döküntü evlere o caaanım mobilyaları yakıştıramaz, ki zaten sığdıramazdı. Hepimizin her eşyası ayrı ayrı alınarak bir araya getirilmişti. Salon takımları, vitrinler, dev aynalı gardroplu ve süslü şifoniyerli yatak odası takımları herkesin hayallerinde bir yerlerde yaşıyordu ve bir gün mutlaka en güzellerine, kendilerine ait evlerde sahip olacaklardı.

Biz demir yolu lojmanlarını hep böyle eski, taş duvarlı, sobalı, iki göz odasından biri ısınmayan, dolapsız mutfaklı yapılar zannettik. Ta ki, aynı bahçede, dip dibe lojmanlarda oturduğumuz komşumuz Ayten teyzeler Lüleburgaz'a tayin olana kadar. Taşınmalarının ardından ziyarete gittiğimizde yine 1800ler'den kalma taş binada yaşar bulduk onları. Lojman yine eski, fakat içi bizdeki üç memur evinin sahip olduğu eşyalarla bile doldurulamayacak kadar büyük, dubleks. Ağzımız açık bir süre evi gezdikten sonra, bir gün bizim de sahip olacağımıza inandığımız bu şahane lojmanın (o zamanlar gözümüze bir Beylerbeyi sarayı gibi görünmüştü) merdivenlerinden bir aşağı bir yukarı koşturup durmuştuk kardeşimle. Akşam treniyle kendi küçük lojmanımıza dönerken yol boyu içimizde bir şeyler burulup durdu. Annem dahil hepimizin gözlerinden aynı imrenmişlik okunuyordu.

Bu hüzünlü akşam yolculuğumuzdan yaklaşık on beş yıl kadar sonra Tekirdağ'a liman yapılıp da oradan Muratlı'ya bağlanan yeni demir yolu hattı oluşturulduğunda içimizde yeni umutlar yeşerdi. Başbakan yeni liman istasyonunun açılışını yapıp, trenle Muratlı'ya kadar gelecek ve bir kaç dakika buralarda takılacak diye istasyon ve çevresine, lojmanların içine ve dışına yeni düzenlemeler, tadilatlar yapılacağını öğrendik. O ara babam ve annemin gündeminde şefin yıllar önce tayin edilişinden itibaren boş kalan istasyon üstü lojmanına taşınmak için TCDD genel merkezine başvuru yapmak vardı. İstasyonda kalan tek memur babam ve tek aile biz olduğumuzdan emekliliğe kadar artık rahata ermeyi hak etmiştik. Ben artık onlarla yaşamıyordum ama tatillerimin %98ini geçirdiğim yerin iyileştirileceğini öğrenmek içimi ferahlattı. İstasyonun üstü bizim evlerimizden bir oda daha fazlaydı. Çocuk odası olmayacak kadar küçük, konumu itibariyle geçiş noktası sayılabilecek çok da kullanışlı olmayan bir odaydı ama, üniversiteye başlayana kadar kendi odasına sahip olmamış, anne-babasının kışın derin dondurucuyu andıran yatak odasını gece olup onlar uyuyana kadar çalışma odası olarak kullanmış biz; gelen hiçbir misafire, "salona geçelim daha rahat ederiz" diyememiş annem için önemli bir lükstü o odanın varlığı. Sonra bu evin nispeten daha geniş bir mutfağı vardı, hatta içine masa kurup yemeklerimizi orada bile yiyebilirdik. Zaten tadilattan sonra dolaplar, banyo ve tuvalet de yenilenirdi, hepimiz rahat ederdik.

Birkaç ay sonra, ben Tutak'tayken annemler üst lojmana taşındılar. Evin her yeri baştan aşağı yenilenmişti. Hatta bizim boşalttığımız lojman ve diğerleri de iç-dış tadilata alındı. Ama doğru dürüst kâr getirmeyen her devlet kurumuna yapılan yatırım gibi buralar için harcanan para yine asgari seviyede tutuldu. Banyoya döşenen fayans, yerleştirilen duş teknesi en adi ve ucuz malzemeden yapıldı. Böylece ne üzerinde rahat hareket edebildik, ne de oluşan lekeleri giderebildik. Camlardaki çerçeveler yenilendi, lakin, aman binanın tarihi dokusu bozulmasın, o büyülü atmosfer yitirilmesin diye ahşap çerçevelerden vazgeçilmedi. İç mimar hanım kışın o çerçevelerin soğuk havayı içeriye süzeceğini, yazın camlara sineklik takılamayacağını hesaba katmadı sağolsun. Ve biz, sonunda biraz daha rahat edeceğimizi düşündüğümüz bu eve de tam anlamıyla sığamadık. Annemin vazgeçemediği dev boyutlardaki döşek, yorgan, yastık yüklüğü ve yıllardır açıp bakmadığı çeyiz sandığı; babamın kullanmadığı halde atmaya da kıyamadığı bir takım elektronik aletler hala evimizin kendileriyle en alakasız bölgelerinde ikamet etmeye devam ediyorlar (çöpçülük bizde aile geleneğiymiş meğer). En büyük kazancımız, içerisindeki gereksiz eşyalar topluluğuna rağmen artık bir salona sahip olmamız ve bahsi geçen küçük odaya kurduğumuz sobanın hemen hemen tüm evi ısıtıyor olması.

bizim ev


Yukarıda da bahsettiğim gibi, etrafımızdaki tüm lojmanzede aileler birer ikişer tayin/emekli olup yakın diyarlara göçtüler. Bazıları kendi evlerine kavuşup, hayallerindeki takım takım mobilyayı geniş, ferah odalarına dizdiler bile. Bazıları lojmandan kalma eşyalarıyla kirada idare etmeye, emekli maaşına ek gelir olsun diye bir yerlerde çalışmaya devam ediyor. İstasyonun tüm işi, bileti, hesabı, kitabı, boku, püsürü bir vakitlerin en genç memurlarından olan babama kaldı. Bir vakitlerin en genci olan babam biraz daha çalışsa kendi emeklilik süresine tur bindirecek artık. Önünden, içinden, çevresinden binlerce hikaye geçmiş bu istasyon; şimdilerde özellikle evlenme arifesindeki çiftlerin düğün fotoğraflarına dış mekan görevi görüyor. Ve annem, gençken alabildiğine geniş, birbiriyle uyumlu mobilyalarla döşenmiş huzurlu bir yuva hayal eden, lakin ömrünü sıkış tepiş lojmanlarda geçiren güzeller güzeli annem hala o geniş, uyumlu mobilyalarla döşenmiş, huzurlu yuvanın hayalini kurarak yaşamaya devam ediyor.



Sunday, 13 April 2014

Surete aşık olmak

Yazın haznesindeki Kürk Mantolu Madonna'nın, sinemada zuhur etmiş halidir Sevmek Zamanı... Hikaye, zaman, mekan farklıdır, ama hissettirdiği aynıdır. Hülasa, ete kemiğe bürünmeyen uçsuz bucaksız aşkların beyaz perdeye en içli yansıyanıdır...



Sevmek Zamanı

"Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım. 

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim. 

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. 

meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. 

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor..."





Friday, 14 March 2014

Hani biz Berkin'i çok sevdik ya


Hani biz Berkin'i çok sevdik ya,
Hani hiç tanımadan bağrımıza bastık o esmer çocuğu,
Acısıyla sokaklara döküldük, derdiyle güce baş kaldırdık,
Öfkesiyle katilinin karşısına dikildik ya...

Siz ahlaksızlar, bize "nekrofili" dediniz.

Neyse bizi boşverin. Siz katiller, Berkin'in arkasından,
"Seçimler yaklaşırken çocuğun fişini çektiler" dediniz.
Aranızda sorgulayanlar vardı,
"Çocuğun eylemde ne işi var?" diye,
Daha da ileri giden haysiyet yoksunlarını tanıdık,
"Su testisi su yolunda kırıldı." diyen.

Bugüne kadar sustuk, korktuğumudan değil,
İnsanlığını, onurunu yitirmiş arlanmaz dalkavuklarla,
Zorbalığı adalet sayan soysuz katillerle,
Şerefiyle cüzdanı yer değiştirmiş arsız hırsızlarla
Kendimizi bir tutmayışımızdan...

Siz zorbalığa devam ettikçe insanlığımızı yitireceğimiz gün çıkın karşımıza,
O gün karşımıza çıkın ki,
Elimize geçtiğinizde yalvararak, göz yaşı dökerek sığınacağınız,
Zerre kadar merhamet kırıntısı bulamasın çaresiz gözleriniz,
Birimizde bile...


#BerkinElvanÖlümsüzdür


Sunday, 16 February 2014

100mutlugün

Kelebekler, benim karnımda uzun süre kalmazlar. Azıcık kanat çırpar, sağa sola uçuşurlar biraz, sonra sıkıldıklarından mıdır nedir, birer ikişer kaybolup giderler...

Onlar giderken kanatları gövdemi yırtar, soldan üçüncü kaburgamın altında bir yara açılır. Onu, orada öylece bırakıp bilinmezliğe doğru uçar giderler.

Neden sonra...

100 gün kadar önce, o serin Kasım akşamı, ben batan güneşe elveda şarkısı mırıldanırken tekrar karşılaştım onlarla. Şarkımı duyup geldiler diye, umursamadım onları, bakmadım bile başımın etrafında oluşturdukları renk cümbüşüne. Aldırmadılar umursamazlığıma, dönüp durdular saç tellerimde.

Ve işte o kelebekler, tam 100 gündür benimle birlikteler. Gözlerimi kapattım, rengarenk kanatlarının ılık esintisinde dinleniyorum şimdi. Ben şarkı söylemekten hiç bıkmam, onlara diyin saçlarımda dans etmeye devam etsinler...

Gitmesinler...