Sunday, 24 November 2013

Doğanın simgesi

Kendimi bildiğimden bu yana annemle babamdan bir çok güzel hediye aldım, hepsini severek kullandım, özenle sakladım. Hepsinin yeri, değeri aynı benim için.

Yalnız bana armağan ettikleri tek şeye paha biçemiyorum, kardeşim.

Kardeşinden herhangi bir hediye gibi bahsetmek bile ona verdiğin alelade değeri gösterir gibi geliyor kulağa değil mi? Bunu söylediğim için kınanmalıyım aslında...

Fakat onun dünyaya gelişinin benim için nasıl bir dönüm noktası olduğunu; annem ve babamın bana bir, "ömür boyu en yakın arkadaş" armağan ettiklerini daha nasıl anlatırım bilmiyorum.

Bir çoğunuz bilmez, ne ilginç duadır kardeş istemek. Kutsal kitaplarda buna karşılık gelen cümleler var mıdır bilmiyorum. Ama istedim. Ben, Cem Yılmaz'ın abisi gibi "dümdüz" gelmişken onun benden daha güzel, daha zeki, daha eğlenceli, daha başarılı olacağını bile bile istedim.

İyi ki istemişim. Ya kendime ait "little miss sunshine"ım olmasaydı? Ya küçük kelebeklere benzetemeseydim ben hiç kimseyi? O zaman nasıl inanırdım Tanrı'ya? Hatta bana bu kadar nadide bir parça sunmamış olsaydı, o da olmazdı belki benim için.

Aslında yalnızlık diye bir şeye asla yer yok benim hayatımda, hiç kimse olmasın, kardeşim yeter bana...







Fotoğrafçı, kız çocuğuna, "ağır bir yükün var" diyor.
Kız çocuğu, "yük değil o, kardeşim".

Saturday, 26 October 2013

Geçti. Geçmedi. Geçer.

Yıllar yıllar önce -öyle ki birden fazla çoğul ekini hak edecek kadar olmuş ben kendimi ite kaka yaşamaya çalışırken- izlediğim o filmi, izleyemem üzüntümden dediğimi, bir tesadüfler silsilesinin ardından tekrar izledim.

Film, içerisinde devasa bir hüznü barındırıyordu, ama ben, ilk izleyişimde, o devasa hüzne bir damla ortak olamadım. Bilet gişesinin önüne gelene kadar, ne izleyeceğimizi bilemeden, boş gözlerle afişleri incelerken anlık bir kararla o filmi seçtiğimizde, içinde o devasa hüznü ve yer yer boğumlanmış neşeyi barındırdığını biliyorduk da aslında.

Benim neşemse, ölçülü davranışlar sergilememi engellemeye çalışırcasına gözeneklerimden taşma noktasındaydı. Neftiye çalan yeşil renkli sinema koltuklarına yerleşirken birkaç gün sonra başıma gelecek bir temelli gidişi aklıma dahi getirmiyordum. Karın boşluğumda uçuşan kelebeklerin kanat sesleri, kendi karamsar iç sesimi tamamen bastırıyordu ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az tattığım bir zevktir karamsar iç sesimin tamamen kısılması.

Filmdeki "esas kız" o eski, sarı bavuluyla yola çıktığında iç sesim duyurdu kendini bana. O âna kadar filmdeki tek bir karakterin hüznünü paylaşamadım, kendi mutluluğumun tadını çıkarmaya çalışıyordum o an ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az yakaladığım bir fırsattır bu.

O eski, sarı bavul sanki geleceğin habercisi gibi, hayatımın gidişlerden ve belki de pişmanlık içerisinde dönüşlerden ibaret olacağını fısıldıyordu bana o dev perdeden. Ciddiye almadım, filmdeki hiçbir karakteri kendimle özdeşleştirmeden, yine de her bir kareyi hafızama kaydetmeyi ihmal etmeden, sadece kendi mutluluğumu yaşamaya devam ettim.

İşe ben o filmi, sarı bavullu esas kızı, bir daha izlemeye yüreğim dayanmaz dediğimi, bir kez daha izledim.

Filmin içerisindeki devasa hüzne değil; bana anımsattığı mutluluğun, o neftiye çalan yeşil sinema koltuklarına yapışıp kalışına kabardı hüznüm.

Sarı bavulun fısıldadığı kehanetin gerçek oluşuna dertlendi yüreğim.

O filmle başlayan kısacık mutluluğun, yıllar dolusu mutsuzluğa evrilmesine daraldı göğsüm.

Friday, 25 October 2013

Ahlak anlayışınızın hiç mi suçu yok!

Birkaç gündür "2 aylık bebeğini evde bırakıp 9 gün tatile çıkan canavar anne" haberiyle çalkalanıp duyuyoruz. Her birimizin yorumu birbiriyle benzer. Haberi duyduğumuz andan itibaren kadına katil, cani, orospu damgası yapıştırdık. Yetmedi duruşunu, bakışını çeşitli psikopatlara benzettik. O da yetmedi saç modelini, giydiği pantolonun rengini, kısacası tüm dış görünüşünü acımasızca eleştirdik. Ben de dahil, hepimiz kadını suçladık, sorgulamadan kafamızda yargıladık ve zihnimizin en karanlık kuyularında recm ettik.

Haberin detaylarını öğrenmeye başladıkça yaptığım eleştirilerin dozajı vicdanımı rahatsız etmeye başladı. Zor durumda olduğu, ruh ve akıl sağlığının ciddi hasar gördüğü her halinden, her davranışından belli olan hemcinsim ve meslektaşıma gösterdiğim acımasızlık, toplumdaki iki yüzlü ahlak anlayışını farkında olmadan benimsemiş olduğumu hissettirdi bana.

Kadının yaptığını onayladığımdan değil, zavallı bebeğin ölümü üzerindeki tüm suçu/sorumluluğu ona yüklemekten rahatsızlık duyduğum için hakkında iki kelam etmek isterken bir ekşi sözlük yazarının aşağıdaki yazısına tesadüf ettim. Yazılanlar benim zihnimden dökülmüş gibi, eksiği yok fazlası var ve benim yapabileceğimden çok daha iyi ifade edilmiş. Sırf belleğimden silinmesin, birkaç kişiye daha ulaşabilsin diye buraya da kaydetmek istedim.

Tek bir virgülüne dahi dokunmadan paylaşıyorum:


"ben kadının esasında canavar ruhlu, soğuk kanlı bir katil olduğuna filan inanmıyorum. öyle olsa muhtemelen nüfusa kaydı bile yapılmamış bir bebeğin cesedini kendi elleriyle hastaneye getirmez, onu beslemeye çalışmaz, bebeğin cesedinden kurtulmaya bakardı.

kadının ifadesinde kamu oyuna sunulan eksik bir görüntü var. şu ki; kadın kendini hamile bırakan kişi tarafından yalnız bırakılmış. 9 ay boyunca hayal edilmeyecek bir stresle hamileliği gizlemeyi başarmış. başvurduğu kurumlar; kimliğinin gizlenmesini reddedince doğumu evde kendi kendine gerçekleştirmiş. bu süre zarfında utancından ya da korkusundan kimseden yardım isteyememiş. büyük olasılıkla konuyla ilgili temas kurduğu tek kişi adana çevik kuvvette polis olan baba. kadın yaşadığı kırılma noktasında hızla delirirken, içinde bulunduğu durumla ilgili hiç bir sorumluluk almayan babaya gelip çocuğuna sahip çıkacağı zannıyla rest çekip gidiyor. ifadesinde bu durumu dile getirmiş olsa bile polis; kendi kurumsal itibarı adına babayla ilgili bu noktayı es geçiyor.

okültizm'de 'şeytan' sembolü; -hiçbir eleştiri yapmadan yaşadığımızda, kendi ruhumuzun aynasına bakmakta olduğumuzu fark etmeden “dışarıdaki” kötüden korktuğumuz bir dünya görüşünü - ifade ediyor.

dolayısıyla kadını; bir bebeği gözünü kırpmadan öldürebilecek vicdan yoksunluğuyla suçlamak; pek çoğunun işine geliyor bence.

adamın biri bahaneyle 'tecavüz' cürmünü haklı göstermeye çalışmış. bebeğin hıçkırdığı, can çekiştiği binada travma yaşaması gereken teyze bile 'vay anam vay neler dönmüş serhat ya' üslubuyla gayet soğuk kanlı 'yukarıda kuş ölmüş' zannettikleri olgusunu kameralarla paylaşmanın heyecanı içerisinde. muhtemelen komşularla uzun süre ağızlarını dolduracak dedikodu unsuru yakalamanın itiraf edilmemiş tatminini yaşıyor.

kadın suçludur evet. ama onu 'ben evli olmadığım bir adamla birlikte oldum ve ondan bir çocuk doğurdum, evet. ve bu kimseyi ilgilendirmez.' demekten alıkoyan; ona bu baskıyı, bu utancı, bu korkuyu yaşatarak delirmeye götüren anne, baba, sevgili, komşu, akraba, çevre, sen, ben, herkes; en az onun kadar suçlu. o içinde bulunduğu durumun çaresizliğiyle yolda yürürken; ondan selamını esirgeyen, bir gülümseyişiyle hayatı üstlenme gücünü sakınan herhangi biri de suçlu. ona; sakındığı konunun ne olduğunu bile bile bir alternatif çıkış yolu önermeyen kurum, ona dertleşecek samimiyet vermeyen arkadaş, onu delirmeye mahkum eden sistem, yöneticiler, başbakan, devlet başkanı, herkes; bu bebeğin ölümünden sorumlu.

dünyanın öteki ucunda kuyruğu sıkışmış bir tilkiden bile sorumlu olduğunu bilecek vicdandan yoksun yaşayan sen; en çok.

bunun sorumluluğunu, azabını içinde hissetmiyorsan zerre kadar; doğrudan saldırıya geçiyorsan; en çok ama en çok; sen suçlusun.

ve muhtemelen bu travmayı ömrünce içinde taşıyacak bir kadının ismini burada teşhir edip; hayatı boyunca bir daha yaşama tutunmasını sağlayacak tüm unsurları damgalayarak aforoz etmek de sana düşmez. 

katilin de, canavarın da en tanımsız şekli sensin."


lisbethsalander - ekşi sözlük

Eyüp Can da, Radikal'deki köşesinde konuyla ilgili şunları dile getirmiş:

Sınanmadığın günahın masumu değilsin


Wednesday, 9 October 2013

Ne güzel demişti Savcı Esra...

"... En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bi bok bilmiyorum ki! Acı nedir bilmem, yalnızlık nedir bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, on iki santim yerinden oynadı, sen bana bi santim bile yaklaşmadın. Saplantılısın..."

"Haa, bak ne güzel söyledin, saplantılıyım ben. Benden bi bok olmaz. Biz senle hep kavga ederiz. Mutsuz oluruz biz senle."

"Mutsuz olalım, ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım..."





Thursday, 29 August 2013

Sen yetkili bi abiye benziyon

(Başlığa takılanlar için video)

Başbakanın, iktidarda kaldığı her 
yasama döneminde aldığı oyların kendisini yepyeni yetkilerle donattığına dair bir inancı olduğunu düşünüyorum. Kendince oynadığı peygambercilik oyununu her seferinde daha geniş kitlelere yaydıkça coşuyor, kişisel aurasıyla her vatandaşa tek tek tesir edebileceğini zannediyor. Yoksa yaşam tarzlarına müdahale konusunda söylediklerine tepki gösterilmesini şaşkınlıkla karşılamaz, “aganın pohunun üstüne poh olur mu”culuğa kadar indirmez çirkefliğin boyutunu. İşin ilginci, yorumları kendine oy veren taban içerisinde oldukça prim yapıyor.

Şimdi oturup en az üç çocuk mottosundan; kürtajı, sezaryeni ahlaksızlık olarak değerlendirip yasaklama arzusundan; içki içen herkesi alkolik olarak sınıflandırmasından uzun uzun bahsetmeyeceğim bunları hepimiz ezberledik artık.



Tayyip Erdoğan ve muadillerinin birkaç aydır yeni yetki alanları, insanların neye üzülüp, neye üzülemeyeceklerini denetleme isteği. Konuyu döndürüp dolaştırıp “Gezi Parkı direnişinde ölenlere üzülenler neden Mısır’daki müslümanlara yapılanlara tepki göstermiyor”a getiriyorlar. Amaç hem yaraları kaşımak, hem de “müslüman” sözcüğünü kullanarak kendi hedef kitlelerine inceden mesaj göndermek. Son birkaç aydır kendi etki alanları altında olduğunu düşündükleri insanların da bir uyanış içerisine girmiş olmalarından ölesiye korkuyorlar çünkü. Gerçek istekleri Gezi destekçilerini Mısır’daki acıya ortak etmek değil, “müslümanlar ölüyor” diyerek inanç üzerinden sınıflandırma yaparak insanları ötekileştirmek. “İnsanlar ölüyor” dese belki Geziciler’den destek bulacak, istediği destek değil, çekilen acılar üzerinden kutuplaşmalar yaratmak. Çünkü karşısına aldığı kitleyi iyi tanıyor; işin içine inanç, etnik köken, cinsiyet gibi keskin ayraçları sokuşturduğunda onları kendinden uzaklaştıracağını iyi biliyor. Düşman gördüğünün tepkisini bolca çekerek mağduriyetini artırıyor.






İktidar terörüne karşı direnirken hayatını kaybeden Ethem’i, Abdullah’ı, Ali İsmail’i Mehmet’i, Medeni’yi (hatta halihazırda komada yatmakta olan 14 yaşındaki Berkin'i) devlete baş kaldıran hainler gibi lanse ettikten, cenaze törenlerine dahi saldırdıktan sonra Adeviye meydanına öldürülen Esma için gözyaşı dökerek yancı toplama samimiyetsizliğini yüzlerine vuranları duygusuz sığırlar olarak nitelendirmeye de kalktılar. Mısır’daki insanlar darbe mağduruyken biz kaybedilmiş bir kaç göz, hastanelik olmuş yedi sekiz çapulcu ve beş ölülük halimize şükretmeliyiz çünkü onların nazarında. Acının büyüklüğü ölen kişi sayısıyla ve ne yaparken, ne şekilde öldükleriyle belirleniyorsa Reyhanlı’ya da bir göz atalım. Rojava ve Lazkiye’ye hiç girmiyorum bile, zira etnik köken ve mezhep ırkçılığınız Arap-Sünni müslüman kardeşlerinizden başkasının acısını paylaşamayacak kadar kör etmiş gözlerinizi.



Burada işin içine üst düzey siyasi çıkarlar da giriyor elbette. Bu nekrofili hastaları için Ortadoğu'da ne kadar çok ölü, o kadar siyasi rant. O yüzden “Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ölenler Müslüman değil miydi onları neden böyle savunmadınız?” bikbikçiliği yapmanın hiçbir anlamı yok. Boşa nefes tüketmeyin. İşin içine emperyalizmin girmediği bir “özgürleşme”, “demokratikleşme” girişiminin onlar için değeri yok. Nasıl ki Irak’a demokrasi götüreceğini söyleyen emperyalistlerle işbirliği yaparak Irak halkına karşı bir “taşak geçme” politikası uyguluyorlarsa, Mısır’da ölenler için yas tuttuklarını söylerken de Mısır halkına karşı aynı politikayı uyguluyorlar. Türkiye’yi bu kategoriye katma gereği duymuyorum bile, zaten malumunuz birkaç gün önce palalı saldırgan için kırmızı bülten çıkardıktan sonra bugün adamı göz altına alıp bir iki saat içerisinde serbest bırakmış olmaları malum politika için yeterli bir gösterge. Yukarıda tek tek isimlerini saydığım direniş şehitlerinin katili olan polislerin isimlerini zikretmeme sanırım gerek yok…

Fakat bizim çapulcular yine de dirayetli çıktılar, başbakan ve ekibinin attığı iftiralara, çirkin yakıştırmalara, ötekileştirme çabalarına rağmen Mısır'daki kanlı darbe konusunda da sessiz kalmadılar. Mehmet Ali Alabora bile hedef gösterildikten ve hakkındaki ütopik iddialara karşı basın açıklaması yaptığından beri koruduğu sosyal medya suskunluğu Mısır halkının yaşadığı zulum sonucu bozdu. Ve elbette "bağzı ünlüler" gibi sıkıya gelince "hüloooğğğ" diye yırtınarak değil...




Thursday, 15 August 2013

Ben diyeyim Hercule Poirot siz diyin Sherlock Holmes

Heyhat! yaşadıkça ne dersler çıkarıyorum bu hayattan. Bütün kış, şu yaz tatili gelse de kaseyi devirip kömüş gibi yatsam diye hayaller kurup durdum. Belli bir müddet gezer, görmediğim uzak diyarlara varıp acıcık fotoğraf çeker, sonra, yazın en sıcak günlerinde Trakya'ya dönüp kırar dizimi otururum dediydim. Her ne kadar, kaseyi devirip yatma planım tıkır tıkır işliyor olsa da aklımın, havsalamın almadığı kadar saçma bir yaz tatili geçiriyorum.

Yaz tatili başlangıcı için yaptığım, ipinden boşanmış davar gibi gezme planımın, benim elimde olmayan nedenlerle suya düştüğüne şu yazıda kısaca değinmiştim hatırlarsanız. Daha sonrasında da plan yapmayı bırakıp kendimi makus kaderimin kollarına bırakmıştım.

Sonra, anacığımın ramazan bayramı tatilinde İstanbul'a gidelim azıcık sahil neyin gezelim isteğini geri çeviremedik Esra ve ben. Hafif gönülsüzce hazırlanıp, bavulumuzu toplayıp, arife günü yola koyulduk Büyükçekmece'ye doğru. Silivri'ye kadar güle oynaya, yer yer bindiğimiz aracın sürücüsünün açtığı radyodan gelen Mustafa Ceceli, Bengü vs çığırışlarının kafamızı s.kmesine engel olmak için kulaklıkları takıp son ses, kendi zevkimize uygun müzik türüyle kafamızı s.ktik. Silivri'ye ayak bastığımız anda,  Büyükçekmece ve ötesine seyreden aracın çığırtkanı bavullarımızı ve bizi kanadımızdan tuttuğu gibi bagajın/aracın içine attı. Biraz dalgıncana görünen muavin, ücretleri toplarken ben, çok ayrı yerlerde oturan annemle kardeşime kaşlarımla "bendensiniz raad olun" işareti yaptım.

Büyükçekmece'ye varıp otobüsten indiğimiz anda o dalgıncana muavin lahzada cevvalleşip bizim bavulları önümüze atıp, aracın kaportasına tak tak vurup içeri atlayayazdı ki, "bu bizim bavulumuz değil" diye feryat ettim. Annem, "bizim bavul işte" dedi, "yok anam yok kurban olduğum ben kendi bavulumu tanımaz mıyım, bu bizim bavul değil" dedim tekrar. Muavin lafa karıştı, "ama başka bavul yok bagajda" (sanki başka bavul olsa içlerinden en çok beğendiğimizi seçip alıcaz, karpuz çünkü) "galiba Batıköy'de inen bayan aldı sizin bavulu, aynısı vardı onda da" dedi, ("galiba" ne ulan göt!) ona göre çok doğal bir durum, artık kaç kez karşılaştıysa bu durumla. Bize otobüsün Silivri şubesinin numarasını verdi, farkederse o bayan orayı arar dedi. Koştur koştur, arkasına bakmadan otobüse bindi gitti eşşoğlusu! Aradık Silivri'yi meramımızı anlattık, henüz başka arayan olmadı dediler numaramızı aldılar, aslında şaşırtıcı derecede ilgilendiler mağduriyetimizle (belki de mış gibi yaptılar ne bileyim).

Biz elimizde elalemin bavuluyla, boynumuz bükük amcamgilin eve vardık. Bavulu açtık, bakarsın bir iz, bir telefon numarası, bir adres, en azından facebookta araştırmalık bir isim-soyisim buluruz diye. İçerisinde nemli havlular, alelacele dürülüp bavula tıkılmış yazlık XXL elbiseler, bir fotoğraf makinesi ve Jorge G. Castaneda'nın Che Guevara Yoldaş kitabından (o telaş, sinir ve endişe dolu hissiyata rağmen takdir etmeden duramadım) başka bir şey yoktu. Kitabın sayfalarında tek bir yazı bulamadık. Fotoğraf makinesinde manasız (bize göre) fotoğraflar, kafelerde, restorantlarda çekilmiş, CHP kadınkolları üyelerini andıran teyzeleri içeren videolarda da belirgin bir detay yoktu. Hala Silivri'den haber bekliyorduk.

Biz elimiz böğrümüzde otururken, yengem bavulu yeterince didiklemediğimizi düşünüp tekrar açtı. O esnada annem bizim bavulun içindekileri sayıyor, bir yandan moralini yüksek tutmaya çalışıp bir yandan daha siftah yapmadığı bilmem kaç liralık elbisesine ağıt yakıyordu. Yengem bavuldan çıkardığı her giysi, havlu, çul, çaputa ayrı mahana buluyor, "şu kokmuş soykaları arayıp netsin, hebire sevinmiştir sizin çantayı bulduğuna." diyordu. Ben içten içe ulan kadın belli ki XXXXXXL beden, neresine monte etsin bizim XS, annemin L pırtıları diyordum ama o ruh haliyle yine de hak veriyordum yengeme.

Üç gün kulağımız seste, bavuldan bir haber bekledik. Bu arada yaptığımız tüm gezmece-tozmaca-eğlenmece planlarını sırf moral bozukluğundan rafa kaldırdık. Hatta annemle yengem bi aralık ellerine kadının fotoğraf makinesini alıp Batıköy yollarına düştüler. Belki soruşturursak buluruz, Batıköy avuçiçi kadar yer dediler. Yorgunluktan dökülür halde eve döndüklerinde çoktan akşam olmuştu. İkisinin de ayakları su toplamış boyunları sıcaktan kızarmış, kolları güneşten gövermiş velakin, soruşturmadık dükkan, fotoğrafları göstermedik güvenlikçi bırakmadıkları halde elle tutulur bir şey bulamamış, fukaralar, yavrumlar yazık. Biz de hepten üç günlük yas ilan edip bayrakları yarıya indirmedik tabi, azıcık sahile filan çıktık, bir iki şort tişört aldık, kuzenin gardroptan geçinirken yüzümüz kızarıyor, utançtan betimiz benzimiz atıyordu çünkü. Yok lan, tek mesele gardrobun efsanevi dağınıklığıydı, kedi eniğini kaybetse bulamaz, kedi kendi girse o hengameye, oksijensizlikten ruhunu teslim eder, kedinin cesedi Keops piramidini andıran o yığını aşıp koku da sızdıramaz, kısacası kediyi de eniğini de bulamaz, dinimize uygun bir cenaze merasimi yapamayız sasddfsdfgdhgfjgklkş

Bayramın son günü babam geldi, olaylardan haberi yok tabi, önceki günlerde beni arıyor, "ne yapıyorsunuz?", "hazırlanıyoruz sahile gidicez" halbüse yalan, evde baykuş gibi hareketsiz oturuyoruz. "annen nerde?", "yengemle markete kadar gittiler, onlar gelince hep birlikte çıkıcaz." yalan, halbüse Batıköy'de bavul izi sürüyorlar. Kendisi adeta ayaklı stres topu olduğundan gerçeği telefonda söyleyip bir de onun moralini bozmayalım oralarda dedik. Hayır hepsini geçtim saatte bir arar, bavuldan haber var mı, aradınız mı, bi daha arayın diye diye iki dişi kalmış huzurumuzun da içine eder. Son gün geldi babam, bizim bavuldan daha ses yok, ben zaten ümidi kesmişim, eve dönme hazırlığındayım... Bir de ne var biliyor musun, biz elin kadınına laf edip durduk bi telefon, adres iliştirmemiş bavulun kıyısına diye, bizim bavulda da çaputtan, pılı pırtıdan başka bir şey yok amk! Geri kalan her şey kol çantalarında filan. O değil de insan bavulunu tanımaz mı? Belki o yaşa gelince ben kendimi tanımam şimdi peşin peşin kınamıyım kadını, yengem gibi.

Babama bütün gerçeği, tüm çıplaklığıyla ve uygun bir dille anlattık. Bir de ben bakayım şu resimlere dedi. Kuzende uygun kablo varmış bu kez bilgisayara bağladık makineyi, her fotoğrafı tek tek inceledik, videoları tek tek seyrettik. Benim yüzümde belertik bir ifade, biz kaç gündür izliyoruz, kadının Beren adında bir torunu olduğu dışına bir şey öğrenemedik sen mi bulucan, düşüncelerine dalmış dolanıyorum evin içinde. Bir ara, bi kafede çekilmiş videolardan birinde masa örtüsünün üzerinde bir yazı ilişmiş Esra'nın gözüne. O anlık görüntüyü durdura durdura, tekrar tekrar baka baka okudu en sonunda, Batıköy Park Cafe. Hemen internetten adresi ve telefon numarası bulundu, fotoğrafçıdan kadının resmi büyütülüp çıkartıldı. Batıköy yollarına düşüldü tekrardan, bu sefer ben, babam, amcam, Esra, Aydın (kuzen). Sora sora bulduk kafeyi. Durumu kafe sahibine anlattık, resmi gösterdik, videoyu izlettik. Videodaki kadınlardan biri (adı Reyhanmış) tanıdık çıktı, hemen telefon edildi kadına, durum izah edildi. Ama kadın o videoda kimlerin olduğunu bir türlü hatırlayamadı, en sonunda Esra "Beren adında torunu var kameranın sahibinin" diyince, telefondaki kadın kolları üyesi ablanın hafızası yerine geldi, "Sema o zaman o" dedi. Sonra o Sema'yı aramış durumu izah etmiş, tekrar kafenin sahibine döndü telefonla, Sema hanım da zaten yakınlarda bir kafede oturuyormuş (milletteki rahatlığa bak amk!) yola çıkmış, bize doğru geliyormuş.

Kadını bulduğumuzda ana avrat sövme hayali kuran Esra, mutluluktan ekstrem bir kibarlığa büründü. Adeta bir Fransız leydisiymişcesine az-öz ve ölçülü konuşmaya başladı. Arabanın arka koltuğuna arkalı önlü sığışıp Sema teyzenin eve doğru giderken teyze de bize Silivri'yi aradığına dair çelişkili ifadeler veriyordu. Biz o mutlulukla çok da iplemedik teyzeyi açık söyliyim, yalnız kadıncağız üç gündür ateşler içinde yattığını hiçbir şeyle ilgilenemediğini filan da söyledi. Artık ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben üç gün ateşler içinde yatsam dördüncü gün kafelerde ahbaplarımla taşak muhabbeti yapmak için yarışa girmem, iyice iyileşmeyi beklerim. Her neyse, bagajda muhafaza ettiğimiz emanet bavulu teyzeye teslim ettik, asansörde teyzeye onu bulma hikayemizi anlattım hızlıca. O da bavulu açtığında hep "küçük kız eşyaları" bulunca anlamış kendi bavulu olmadığını. Boyumuz ve kilomuzdan dolayı çeşitli öküzler tarafından türlü aşağılamalara maruz bırakıldık yıllarca, ama bu kadar bilinçsizce geçilen dalga daha bi bozdu moralimi lan! Ayrıca kadının bavulunu tanımaması normal, 50cm önündeyim hala bana "küçük kız" diyip durdu ya la!

Bu kadar koşturmacayla elde ettiğimiz şey nedir? Çantanın iç gözündeki astarın altına gizlenmiş dört tomar İngiliz pound'u değil tabi. "Mal canın yongasıdır!" da değil, sadece moralimizi bozup annemin kısacık tatilini burnundan getiren üç beş parça kıyafeti geri bulmak bizim için teselli oldu gibi sanki. Allah fukarayı sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya.

Bunun gibi.

Bu yaz çok s.kimsonik! Bitse de çalışsak, unutsak...

Kendime not: Acaba bu hikayeyi "Detective Stories" ünitesinde çocuklara anlatıp kendimi bir de onlara mı rezil etsem. Zaten bu blogu da sırf kendimi ele güne karşı gömeyim diye açmışım gibi olmamış mı lan? Hep bir rezillik, hep bir daşşak muhabbeti...

Tuesday, 30 July 2013

İstihareye yatsam böyle rüya göremem (2)

Evet biliyorum, farkındayım zaman zaman hepimiz tuhaf rüyalar görüp, uyandığımızda bilinç altımıza hayret ediyor, hatta belli bir süre bu rüyaların etkisi altında kalabiliyoruz. Hatta okuyanlar bilirler benim bilinç altım da uyurken ibretlik senaryolar canlandırır zihnimde. Şurada ve şurada anlattıklarım bunlardan ve uyandığımda tamamını hatırladıklarımdan yalnızca ikisi.

Bu (aslında dün evet) akşamüstü kanepede yattığım yerden Penguen okurken, sıcaktan zaar, feci derecede uyku bastırdı. Şuracıkta azıcık kestireyim dememle dalıp gitmem bir olmuş. Kafamın içinden bir iki belirsiz imge geçtikten sonra kendimi evde görüyorum. Evin içerisinde bir takım düzenleme, pencere önlerinde bir kaç peyzaj işleri yapıyorum. Sürekli odadan odaya koşturuyorum, çok meşgulüm anlayacağınız.

Neden sonra, elime anahtarımla cüzdanımı alıp, hiç üzerimi değiştirmeden, saçımı başımı toparlamadan, evde giydiğim alelade şort ve göbeğinde çamaşır suyu lekesi olan tişörtümle sokağa çıkıyorum. Meğer evin çok yakınındaki bir mobilyacıya gidiyormuşum. Mobilyacıya borcum varmış onu ödeyecekmişim. Dükkanın kapısının önünde dizili, küçüklü büyüklü, açıklı koyulu masaları, dolapları, komodinleri şöyle bir inceleyerek giriyorum içeriye. Satış elemanı kıza sebeb-i ziyaretimi anlatıyorum beni üst kata, patronun ofisine yönlendiriyor.

Merdivenlerden çıkıyorum, ne kapı ne bir şey, direkt ofise bağlanmış basamaklar. Dükkanın üst katını komple ofis yapmış adam ve zemin boydan boya karamel rengi halılarla döşenmiş. Son basamağı bitirip adımımı halıya attığım andan itibaren burnuma lahmacun gibi, pide gibi ekmeğin üzerine et döşenmiş, baharat boca edilmiş gıda maddesi kokusu geliyor buram buram, yeni yenmiş ve bütün odayı esir almış ağır bir koku. Olduğum yerde bir duraklıyorum, geri dönesim geliyor, ortamın havasızlığı ve karamel renginin kasveti içimi daraltıyor zira.

Patronzade beni görüp, "gel gel buyur" diyor. O çağırınca ben de ortamın kasvetini incelemekten vazgeçip adamın yüzüne bakıyorum, RECEP TAYYİP ERDOĞAN! Mobilya dükkanının sahibi oymuş meğer. Ama sanki sıradan bir esnaf görmüşcesine şaşırmadan ilerliyorum masasına doğru. "Size borcum vardı onu kapatmaya geldim." diyorum, yüzüne bakmadan masanın üzerindeki kağıt, kalem, defter, delgeç, zımba vs gibi edevatları incelerken. Bu tipik ofis eşyalarının yanında, orta boy poşet içerisinde dürüm halie getirilmiş ve yarısı yenmiş bir lahmacun parçası, içerisindeki mor lahananın suyunu yanına akıtmış ölü gibi yatıyor. Cüzdanıma davranıyorum, o anda bir adam giriyor içeriye, hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bizim mobilyacı Tayyip kalkıyor masadan, yanına gidiyor, sanki ben yokmuşum gibi adamı yamacına alıyor, ofisin içinde bir aşağı bir yukarı volta atıyorlar ve adam susmaksızın konuşurken bizimki sadece dinliyor. Adam da kim olsa beğenirsiniz, KAMER GENÇ!

Tayyip, Kamer Genç'i dinlerken ben cüzdanımdan çıkardığım çarşaf büyüklüğündeki banknotları saymaya başlıyorum. Mobilyacıya borcum tamı tamına 84 TL imiş. Elimde 90 TL tutuyorum ve paramın üstü olan 6 TL'yi geri alıp bu havasız, kasvetli ve artık Kamer Genç yüzünden bir hayli de gürültülü ortamdan sktirolup gitmek istiyorum. Hayır bakın abartmıyorum, rüyamda da aynen bunu hissettim, yüz ifadem, duruşum, bakışım, her şeyim ortamı acilen terketmek, defolup gitmek, buharlaşmak hissini yansıtıyordu. Patron Tayyip, K. Genç'e usulca bir iki söz söyleyip masasına dönüyor, velakin Kamer Genç bir türlü susmak bilmiyordu, çok dertliydi, mağdurdu, sinirliydi ve susmak bilmiyordu.

O laf kalabalığı arasında elimdeki parayı (90 TL) Tayyip'e uzattım. Elime uzanmak yerine bana masanın üzerini işaret etti, daha da bir sinirlendim ama öfkemi belli etmemeye çalışarak (çünkü ortamı gerip orada bulunma işkencesini daha fazla uzatmak istemiyordum) parayı sert bir şekilde masanın üzerine bıraktım (yine de dayanamamışım). Parayı aldı, benim elimde A4 kağıdı büyüklüğünde görünen mürdüm rengi banknotlar (neden bu renk bilmiyorum) onun elinde küçülüp yeşile dönüştüler. Küçük yeşil banknotları sayıp önündeki dosyanın içine yerleştirdikten sonra çekmeceden altı tane bozukluk çıkarıp bana uzattı. Bir eliyle bana parayı uzatırken diğer eliyle yarım kalmış lahmacununu kavradı ve ağzına götürüp koca bır ısırık aldı, bu esnada hiç yüzüme bakmıyor, muhtemelen Kamer Genç'i dinlemiyor, gözleri masadaki bir takım evrakları incelerken diğer tüm uzuvları lahmacuna odaklanmış görünüyor.

Parayı almıyorum, masanın ucunu işaret ediyorum, şaşırıyor. Ama bunu belli etmekten korkar gibi, yüz ifadesini çabuk toparlıyor ve 6 TLlik bozukluğumu masanın ucuna bırakıyor. "Senedim?" diyorum kısa ve net. Önündeki dosyadan bir senet defteri çıkarıyor sayfalarını hızlıca çevirip, üzerine bir şeyler yazıp imzalıyor ve paraları bıraktığı köşeye koyuyor. Bir elime parayı diğer elimin avcuna sürüklüyor, senedi de katlayıp şortumun cebine tıkıştırıp merdivene doğru ilerliyorum, Kamer Genç hala konuşuyor, patron Tayyip hala lahmacununu kemirmeye devam ediyor...

Son görüntüden sonra uyandım ve farkettim ki babam salonun televizyonunu açık bırakmış, kanalın birinde Kamer Genç bağıra çağıra bir şeyler anlatırken cümlelerin içerisinde sıkça "başbakan", "Tayyip Erdoğan" sözcükleri geçiyor. Ayrıca vantilatörün durmaksızın üfürüşünden başımın sol tarafı hafif uyuşmuş. Kalkıp can havliyle televizyonu kapattım, nedense...

Wednesday, 24 July 2013

Cıvık müdürüm afedersin

Bu adamlar hakkında yazmasam da olur, zaten sosyal medyada haklarında yapılmayan espri kalmadı diye düşünüyordum ama dayanamadım, kendi kişisel tarihime bir not düşmek, ileride "haklarında iki çift kelam etmemişim" dememek için bir iki şey karalayacağım.

Doğuş : "Tüm yollar önce Allah'a sonra başbakana çıkar." diyerek Tayyip Erdoğan sevgisini cümle aleme duyurmuştu geçenlerde. Yetmedi, AKP için şarkı yaptı. Yetmedi, konuk olduğu bir programda "keşke şeerat (şeriat) çıksa" dedi. Gezi direnişinde başbakana karşı ayaklananların cayır cayır yanacağını, tez vakitte biat etmelerini salık verdi vs vs vs. Siyasi görüşü AKP yönünde olabilir onun kendi bileceği iş. Ama işte "bilmek" fiili burada çok ehemmiyetli bir yer tutuyor. Zerrece bilgi sahibi olmadığı konularda yorum yaparak üç kuruşluk göz ve kulak zevkimizi bozmazsa daha bir memnun oluruz gibi sanki. Başbakan için "her devrin adamı" demiş ama bak o açıdan takdir ettim, bu tamlamanın aşağılayıcı yönü olduğunu da bilmiyor zira. Hani "bilmek" fiilinin önemine vurgu yapmıştık ya... Ayrıca Flash Tv'yle 7/24 halay çekilen kanal diyek daşşak geçeriz ya, bakın ayarın en büyüğünü kim vermiş Doğuş'a:

http://www.youtube.com/watch?v=E7J42Y9uL1k&feature=youtu.be

İsmail Türüt : Kendisiyle aynı cehalet ekseninde bir takım faşist dışında ciddiye alanı, seveni-sayanı yok. Ama yıllarca dalgaya alınmış Karadeniz şivesi ve Mehmet Ali Erbil programlarında ucuz parodilere maruz kalmış espri anlayışına sahip bir insan olarak belli bir yaştan sonra ciddiye alınmak istiyor. Yakınlık duyduğu milliyetçi kesime jest olarak Ogün Samast ve Yasin Hayal'i yücelten bestesinden sonra gücün ve paranın kaynağı AKP için de Gezi eylemcilerine yönelik derin göndermelere, metaforlara sahip alegorik bir besteyi icra etmiş kendisi. Şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=-hnToGstM90

Şafak Sezer: Gezi protestolarında "diktatör başbakan" sloganları eşliğinde polise karşı cansiparane barikat kuran bu "komedyen" abimiz, son iki gündür, İner misin Çıkar mısın programından beri hiç güldürmediği kadar güldürdü bizi sağolsun. Bir iftarda Tayyip Erdoğan'ı görmüş, elini öpüp protestolara katıldığı için özür dilemiş, affını rica etmiştir. Başbakan da durur mu, yapıştırmış cevabı: hüloğğğğ! Öhömm, kısa sürede bu kadar hızlı yön değiştirmesinin ardından hakkında yapılan eleştirel yorumlara da gayet kendi espri anlayışına yakışır, "novor yooo, boşbokonomo sövömöz möyöm" minvalinde cevaplar vermiştir. Şahsın resmi Twitter hesabında yazdıkları:



tipik Şafak Sezer cıvıyışı


Mustafa Ceceli : Bu adamı piyasaya ilk çıktığından beri sevmem ama benim kişisel fikrim değil burada önemli olan bittabi, bu adamın kişisel fikri. Gezi protestolarının en başından beri tavrı belliydi, ona eyvallah, ama protestolara destek veren arkadaşlarını sosyal medyada bir bir listeden çıkarması, çıkarmadan önce spamlaması, kendince övündüğü olgunluğuna yakışır bir davranış değil. Ama sosyal medyadaki dinciler tarafından evliya ilan edildi mi, edildi. Melih Gökçek, Kadir Topbaş tarafından tertip edilen konserlerde boy gösteriyor mu, gösteriyor. Demek ki amacına ulaştı, yürü be şakirdoğlan!

Okan Bayülgen: Teee Gezi protestosunun ilk zamanları çadırlarında efendigine oturan insanlara kitap okurken gerim gerim gerilen Bayülgen, sert polis müdahaleleriyle birlikte, bilahare sırra kadem basmıştı. Ara ara vatandaşın arasında eşiyle gazdan kaçarken arzı endam etti kendileri, millet cesaretinden dolayı alkışlıyor yine hindi gibi kabarıyordu bizimki. Meğer mesele tam da öyle değilmiş. Adamın yemeğini, kahvesini burnundan getirmiş bizim Gezi ergenleri. Galata'da, evinin yakınlarında eşiyle dostuyla açık havada otururlarken polisin Gezicilere müdahalesinden bu da nasibini almış. Ördek yavrusu gibi kaçışmaları ondanmış. Yoksa onun ne işi varmış o güzel havalarda macera arayan gençlerin arasında? Ona göre bu koskoca ayaklanma ergen psikolojisine indirgenecek kadar basit ve sıradanmış ve fakat tüm İstanbul'a zarar vermiş. Bu adamı yıllarca ciddiye alıp izledik, gençliğimizde programı için uykumuzdan vazgeçtik lakin zararın neresinden dönülse kâr, o şimdiden sonra bizsiz devam etsin, konuk ettiği insanları itin g..tüne sokmaya, telefonla programa bağlanıp "ay okaaağğğğn" diye konuşan üniversite öğrencilerini azarlamaya. Bundan sonra programlarını da şakirtlere göre yapıversin artık. Tek bir videoyla halkın çocuğu değil, gerçekten "televizyon" çocuğu olduğunu kanıtladı. İlgili video için linke buyrun:

http://www.milliyet.tv/video-izle/Bayulgen-den-carpici-aciklamalar-NtUKK4ynYHhm.html


Sözün özü canlar, yukarıda oluşturduğum listenin geneline bakarsanız Okan Bayülgen'i grubun bir nebze dışında tutabilme şansımız olsa da hepsi halkın herhangi bir şekilde zaten ciddiye almadığı adamlar. Halkın ciddiye almadıkları başbakana yanaşıyor, varın AKP'nin halini siz düşünün. Hatta, şimdi onlar düşünsün!


Saturday, 20 July 2013

İyisi mi ben gidip bi çay koyayım

Kendimce "kutsal topraklar" diye adlandırdığım Trakya'ya ayak basalı, babaocağının duvarlarına yüz süreli koccaaaammann iki hafta oldu. Velakin burada, bu evde, bu hayatın içerisinde zaman geçmiyor dostlar... Zamanın geçmeyişinin sebebi ışık hızında, galaksiler arası uzay yolculuğu yapıyor olmam değil bittabi ve aslında zaman geçsin de istemiyorum, hatta kafam yeterince çalışıyor olsa zamanı devinimsiz bırakacak yeni bir ilke oluşturmak için kolları sıvarım.

Yine tatil planı yapmadım çünkü bu yıl yaptığım tüm planlar benim elimde olmayan sebeplerden suya düştü. Dağ taş gezip, deli dana gibi koşturma hayallerim elimde patlayınca, tüm motivasyonum cam kırıkları gibi tiz bir gürültü yayarak etrafa saçıldı ve o andan itibaren, tüm yıkılmışlığıma rağmen başım dik, sol elimle kırmızı pelerinimi savura savura taş basamakları tırmanarak kendimi karanlık kuleme hapsettim.

O gün bugündür vaktimi kitaplara, filmlere verdim (bir de yer yer Banu'ya). Aylardır, hatta abartmıyorum yıllardır izlemeyi nedense ertelediğim filmleri izlemeye başladım. Bunlar arasında Oldboy gibi, Elephant Man gibi, Fritz Lang'ın Metropolis'i gibi daşşaklı filmler de var; Thor gibi her yanından tanrısallık, popülarite, mitoloji akan; Disturbia gibi üstü başı buram buram ergenlik, hafif gerilim, seksi komşu kızı kokan filmler de...

Hatta çok değil yarım saat önce, belli bir yerden sonra sinemalara para dökerek seyreylemeyi bıraktığım Twilight serisinin son filmini izleyip, bu, çoğ afedersin skimsonik seriyi zihnimin tozlu raflarına kaldırayım dedim. Yine vazgeçtim. Belki bu aralar, herkesin uyuduğu, dolunayın göğün en tepesinde baş köşeye kurulduğu, kurtadamların dağ yamaçlarından uluyarak, her biri birer aydınlatma şöleni şehirlere doğru yol aldığı bir vakitte tekrar izlemeye yeltenirim. Kim bilir...

Halbuki serinin ilk filmini izlediğimizde hepimiz (ben, Esra, Sibel, Emel) "ohaaaaaa" anırışlarıyla sinemadan çıkmış, Edward'ın, Angel'dan sonraki en karizmatik, en giderli vampir manita olduğu konusunda fikir birliğine varmış ve filmin DVDsini satın alıp baş ucumuzdaki kilitli, altın işlemeli çeyiz sandıklarımızda muhafaza edeceğimize dair ant içip, olaysız evlerimize dağılmıştık. Ve fekat serinin devam filmleri, kitabın yazarının hayalgücünün de bir yere kadar olduğunu görmemizi sağladı. Ben yine, her zamanki gibi, popüler kültür okuyarak vakit öldürmeyi reddettiğim için bu seriyi okuma işini Esra'ya bıraktım. O, ayrıntıları bana anlatırdı ne de olsa. Anlaşılmayacak bir şey de yok zaten, gayet basit ve hatta edebi sayılmayacak bir anlatım dili ve buna binaen gayet basit bir çeviri, daha önce Harry Potter'daki detayları da ondan dinlemiş, ama eserin geniş karakter, mekan, zaman varyasyonundan dolayı olay örgüsünü yeterince algılayamamıştım. J. K. Rowling lan bu, Stephenie Meyer de kimmiş yanında... Yine de bazen, insanın içerisinde bir umut oluyor yazın dünyasının görsel sanatlara aktarılışıyla ilgili, ben filmlere aynı hevesle gitmeye devam edeyim dedim Robert Patinson'ın yüzü suyu hürmetine, çünkü Harry Potter - Ateş Kadehi'nde "Cedric" karakterini canlandırdığından beri kendisine gizli bir hayranlık besliyordum.

Sonra canlar, üçüncü filmden itibaren bende şalter attı (sebebini hatırlamıyorum), "Nö poro horcoyom bo homono koydomon fölmlörönö!" diye sövüp saydıktan sonra kalan bölümleri internetten kaçak izleme kararı aldım. Zaten pek bir şey de kalmadı sanırım. Son bölümü ikiye böldüler ya kodumun tüccarları, ilkini daha 3-4 ay önce izledim, sonuncuyu da iki önceki paragrafta bahsettiğim şartların olgunlaştığı bir gece izlerim.

Thor'un da devamı çekiliyor imiş dağlara daşlara, ben daha ilk filmi yeni izledim! Devamı olsa da olur olmasa da, (yalnız bunu söylediğimi Natalie Portman duymasın, kırılır) ben mitolojik kitaplardan Odin ve Thor'un akıbetinin ne ile sonuçlandığını okur öğrenirim elbet. Ama diyorum ki, hazır tanrıyı oynaması için bir tanrı bulmuşlar, devamını da çekiversinler ellerine mi yapışır! İskandinav tanrısını Avustralyalı bir tanrıya oynatmak mitsel açıdan caizse ben okeyim...

O değil de ben bu konuya nasıl geldim? Aslında başka bir şey anlatmak için huzurlara çıkmıştım ama, kader, kısmet...

İyisi mi ben gidip...

Saturday, 13 July 2013

Şüpheli şarkının şairi

Çeşmim, çarem, çarmıhım
Cümlen kopkoyu bir bıçak sırtında yana yana sevişmeye benzer
Sihrim, sahim, sarhoşluğum
Hücren kan kırmızı bir güneş batımında üşüyerek sevişmeye benzer
Gel yetimimden bir kez ısır beni
Gel yittiğimden savur tekrar bul beni
Ben mahremimden bir cam çocuk yontmuştum sana
Bir bahar vaktiydi, hamdım
Titredim dalında duysana
Şimdi yürekte kuyu, kuyuda et kemik
Ve yaralı, yamalı bir çıkrık sesi
Seni ağladık aynı kahvenin köşesinde
Günlerden pazartesi...






Friday, 12 July 2013

Şimdi sakin ol ve beynini yavaşça yere bırak!

Az önce Dış Mihrak toplantısından geldim, sabahtan beri darbeci arkadaşlarla tartışıyoruz bir mutabakat sağlayamadık.

Hayır madem kafalar karışık, toplantıyı daha fazla uzatıp ortamı germenin alemi yok. Daha camiye ayakkabılarımızla girip, mimberde kadeh tokuşturacağız ve ardından grup sex yapacağız, işimiz gücümüz var.

En çok da kendi arkadaşımızı döve döve öldürme planımızı yarına ertelemek zorunda kalmamıza üzülüyorum. Örgüt arkadaşlarımla birlikte suç aletlerimiz baret, gaz maskesi ve güneş gözlüğü zulalayıp, birbirimize saldırarak kazara kanka öldürmecilik yapmak ve şuçu kahraman polisimize atmak için bir gün daha bekleyeceğimize inanamıyorum!!!

Örgütteki arkadaşlara not: bu arada yarın gelirken yanınızda bir adet "yeşil" renk getirmeyi unutmayınız. Ne diyor örgüt liderimiz, yeşil olsun on lira pahalı olsun.






Sunday, 23 June 2013

Bazı bilimsel kuram ve kanunların canlı örneğiyim (1)

Bazı fizik yasaları ve düşünsel kuramlar insan yaşantısını derinden etkileyecek derecede hayatın içerisinde bulunmuyorlar mı sizce de?

Hani, bazı bilimsel yasa ve teorileri geliştiren adamlar, onları kanıtlayabilmek için bir ömür tüketiyorlar ve biz sıradan insanlar onlardan bir halt anlamadığımız gibi bir de yarım aklımızla dalga geçiyoruz ya; işte onlar, o yasa ve teoriler hayatın bir parçası aslında ve bir çoğuna günlük yaşantımızda rastlayabiliyoruz. Bizim tek sorunumuz evrende olan bitene farklı açılardan bakmayı akıl edememek ve her şeyi olduğu gibi, ya da bize söylendiği gibi kabul etmek.

Kuram ve yasaların, hayatın bir parçası olması mevzuuna dönersek, benim dikkatimi, aklımın erdiği bazı bilimsel, düşünsel, algısal zımbırtıların hayatımda ne kadar çok yer ettiği çeker ara sıra. Bir de o teoriyi ortaya atan adamın yedi ceddine söver, o kanunu gün yüzüne çıkarıp bizi aydınlatana beddualar bile ederim, ne haddimeyse. Kısaca bahsedeyim o "zımbırtılar"dan da kafamızda somut örnekler belirsin en iyisi.

Murphy Kanunları: Bir teoriye "kanun" diyebilmemiz için kanıtlanmış olması gerekiyor değil mi? Bu Edward Murphy abimiz, İkinci Dünya Savaşı zamanları ve sonrası ABD'nin içerisine düştüğü "Büyük Buhran" döneminde deneysel çalışmalar yapan bir mühendismiş. Ve U.S Air Force roket nakliye testlerinde bulunduğu dönemlerde, yapılan deneyleri gözlemleyerek şu sonuca ulaşmış, "Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar ya da bir felaket doğuracaksa kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir." yani kısacası, "ters gidebilme olasılığı olan her şey ters gidecektir". Adam, tamamen karamsar iç dünyasının bir yansıması olan bu teoriyi kanunlaştırmış, bunu da "olasılık" bilimi üzerine temellendirmiş. Eğer ortada hataları sıfıra indirecek sağlam bir organizasyon yoksa, karmaşa olasılığı daha yüksektir. Basitçe; kaos, düzenden daha olasıdır.

Bu kanuna dayanarak kendi hayatımdan bir takım örnekler vermek isterim, aralara bir kaç doz Sibel de serpiştirebilirim haberiniz olsun.

-Sibel ve ben, trafikte ne zaman şerit değiştirsek, o şerit tıkanır.
-Sıra bana geldiğinde bankamatik devre dışı kalır.
-Yanıma şemsiye almamaya karar verdiğim gün yağmur yağar.
-Ne zaman dolmuşa binmeye niyetlensem, onu kıl payı kaçırırım.
-Ne zaman çok mutlu olsam hemen ardından mutlaka bir hayal kırıklığı gelir.

Murphy kanunları bir nevi, zihnin evrendeki negatif enerjiyi soğurma ve yansıtması üzerine kurulu benim anladığım kadarıyla. İnsanın aklına gelenin başına gelmesi kısaca. Ve bunca yıllık ömrümde çiğnemediğim tek yasalar zinciridir...

....

Sanırım kendime "uyarladığım" teori ve kanunları anlatmaya başka bir yazıda devam ediciyim canlar. Şimdilik siz bunu bi şey yapın...

....

Not: "memlekette bu kadar mesele varken bunun derdine mi düştün?" diye soranlarınız varsa diye söylüyorum, haklısınız!




Belediye başkanı değil o Murphy





Wednesday, 29 May 2013

"Anti klişe timi"

Farkındayım, son zamanlarda çok fazla karikatür paylaşıyorum, ama istiyorum ki ben bunları okurken anormal gülüyorum, siz de gülün (emir kipi)!

Bu seferki sebebim, Cengiz Üstün değişik adam, her ortama lazım "ADAMLAR" mahlaslı, sağlam bir ekibi var. Adına "anti klişe timi" diyor. Her kim ki, içerisinde bulunduğu durumu klişe bir kalıpla anlatmaya yeltenir, bu ekibin temiz dayağını yer, çok net! Her an, her yerde belirebilme kaabiliyetleri vardır, siz siz olun klişeye girmeyin, adam gibi konuşun, akıllı olun.

Örneğin:





















Sunday, 12 May 2013

Nasıl gençler eğleniyor muyuz bakalım?

Dün Reyhanlı'da meydana gelen patlamaları, günün belli bir kısmını evde herhangi bir elektronik alet çalıştırmadan geçirdiğimden, bir kaç saat gecikmeli olarak öğrendim. O saatten itibaren sahip olduğum tüm iletişim araçlarıyla medyayı takip etmeye koyuldum.

Bütün işlerimin arasında bir de medya takibi koşturmacası yaşayacak gibi bir hisse kapılmıştım ki ne göreyim, TV'de haber kanalları dışında hiçbir kanal yayın akışını kesip saldırıdan bahsetmeye tenezzül etmemiş. Haber kanalları da ezber cümleleri söyleyen, benzer kişileri canlı yayına bağlayıp duruyordu. Teknolojiye çok söver sayarım ama neyse ki internet var! Yoksa olayın vehametini gözler önüne serecek herhangi bir delil sunmuyordu önüme görsel medya.


Mesela, AKP'nin kalesi diye adlandırılan Reyhanlı'da halkın isyan içerisinde Tayyip Erdoğan'a ve partisine ettikleri hakaretleri öğrenemeyecektik sosyal medya olmasa. Reyhanlı'nın savaş alanına dönen halini, patlamaların birer kitle imha organizasyonu olduğunu belki farketmeyecektik. 

Canımı(zı) en çok sıkan da tüm kanalların cumartesi eğlencesi programlarını olduğu gibi yayınlaması, sanki memleketinde bir katliam yaşanmamış gibi, her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranmalarıydı.

Tıpkı Van depreminde olduğu gibi. TV 8'de, Okan Bayülgen dışında depreme yönelik, son dakika gelişmelerini aktarma amaçlı program yapmak için yayın akışını değiştirmeye yeltenen tek bir sunucu/kanal/yapımcı vs. yoktu 23/10/2011'de de...

Bir de üstüne ertesi gün kendi programında, akıl(!) dolu, ahlak(!) dolu, erdem(!) dolu açıklamalar yaparak ahkam kesenler vardı, "onlar çıkıp devletin askerine polisine taş atsın, sonra ilgi beklesin..." şeklinde. Halk arasında da, "oh olsun" diye sümkürenler. Çok nadirdir insanlarlığımdan tiksindiğim dönemler, bu da onlardan biriydi...

Reyhanlı'ya dönecek olursak... Görsel medyanın umursamazlığı, sosyal medyada bu kadar fazla tepki çekince, "RTÜK Reyhanlı ile ilgili haberlere yayın yasağı getirdi." açıklaması yapıldı. Sanırım sebep halkın sokağa dökülüp AKP aleyhinde sloganlar atması. Bir de en komiği nedir biliyor musunuz canlar? Hepimiz yeni bir gelişme, bir açıklama olur diye TV başına kilitlenmişken Reyhanlı oturumu yapan sınırlı sayıdaki tartışma programının tümünde, daha önce hiçbir yerde görmediğimiz, tanımadığımız adamlar, uzmanlar, akademisyenler vs. birden Özgür Suriye Ordusu'nu aklamaya soyundular. Oğlum durun lan, daha kimse ÖSO yaptı demedi! Herkes varsayımlar üzerinde tahmin yürütürken nedir sizin bu ÖSO'yu sütten çıkmış ak kaşık ilan etme yarışınız! Kimi kimden kurtarmaya çalışıyorsunuz? Sanki biz hepimiz eli silahlı katilleriz, biri çıkıp ÖSO yaptı dese karargahı basıp, örgüt elemanlarını indireceğiz. Bi sakin olun lan!

Benim aklıma ilk etapta ÖSO gelmedi, ama ne geldi biliyor musunuz? Hani bir kaç gün önce Tayyip Erdoğan, bir açıklamasında, "ABD Suriye'ye karadan girmek isterse kendisine destek veririz..." dediydi ya. Hah işte, ben daha bir şey demiyorum bu konuda.

Ayrıca, o KARUN kadar zengin, kudretli, tüm dünyayı elinde tutuyormuşcasına kibirli medya patronları var ya, onlar Survivor, Benzemez Kimse Sana, Akasya Durağı yayınlayıp eğlenceye ara vermeden devam ederken, Reyhanlı'daki halkı yalnız bırakarak hükumetin gönlünü hoş tutadursun!

Az önce Facebook'ta Belgin Hocam'ın duvarına yazdığı cümleyle, sizi de daha fazla sıkmadan Reyhanlı isyanımı burada sonlandırıyorum canlar.

"Reyhanlı tecavüze uğradıktan sonra bir de babası tarafından dayak yiyen ve sokağa atılan kız çocuğu gibi; yalnız ve kimsesiz."



Reyhanlı patlamalarıyla ilgili hafızalara en çok kazınan görüntü sanırım
resimdeki annenin yaradana isyanıdır...

.................

E Reyhanlı'daki patlamaları da bir kenara bırakalım, dün aynı saatlerde Beşiktaş'ta, BJK taraftarlarının maç öncesi "İnönü'ye veda" eğlencesini, sırf başbakan Dolmabahçe sarayındaki ofisinde olduğu için geniş güvenlik önlemleri alan polisin taraftarlara TOMAlarla ve biber gazıyla, çocuk, yaşlı, kadın, erkek demeden saldırışını da doğru dürüst haber yapmadınız siz sayın televizyon kanalları! E ama futbolun popülaritesini hiçe saymanız kapitalist zihniyetlerinize hiç uymamış. Söz konusu başbakan ve polis ise gerisi teferruattır minvalindeki ödlek bilinçaltınızın da en kısa zamanda cezasını bulması dileklerimle.


polisin attığı biber gazına maruz kalan BJKli çocuklardan biri

Thursday, 2 May 2013

Justin Bieber akıllı olsun!

Son üç yıldır, bizim memleketin çocukları tuvalet eğitimini başarıyla tamamladıktan hemen sonra ya Belieber, ya da Directioner oluyor, yanlış mıyım? 12-17 yaş arası gençler arasında, "abi ben Pink Floyd'çuyum, adamlar ne albüm yapmış, bitirdi beni!" ya da, "olum Kurt Cobain genç yaşta intihar etmeseydi Nirvana daha ne biçim şarkılar sürerdi piyasaya!" şeklinde muhabbetler döndüğüne şahit oldunuz mu son yıllarda?

Cevap "hayır" değil mi?

Lafı uzatmayayım, genç kızlar hayranlıklarını dile getirmekte genç erkeklerden daha rahat, daha cüretkar ve onların son yıllardaki en önemli gözdesi Justin Bieber. Kendisi an itibariye Türkiye'ye ayak basmış bulunmakta. Velakin memlekete adeta uyuşturucu kaçakçısı gibi giriş yapmış, VİP kapısından sivri sinek gibi sıvışıp arabasına atlamış. Bu durum, kendisini hava alanında saatlerce bekleyen hayranlarını bir hayli üzmüş.

Misal aşağıda izleyeceğiniz videonun baş kahramanı, 12 yaşındaki kızcağız... Onun feryadını izleyince tüylerim diken diken oldu yemin ediyorum, sırf acı çekmesin diye şakağından tek kurşunla vurasım geldi kızı, yazık la kimin çocuğuysa!

Yalnız ileride bana hatırlatın, şayet böyle bir çocuğum olursa cebine uyuşturucu koyup polise ihbar edeyim. Ben uğraşacağıma devlet uğraşsın!




Ayrıca Justin, güzel yurdumun güzel kızlarına, parlak geleceğimizin yılmaz neferlerine büyük ayıp etmişsin! Bizim memleket sizin oralara benzemez, gerekirse öğretmen cetvelimle gelirim o kulise, ayağımın altına alıveririm seni, ayağını denk al, akıllı ol eşşoğlusu!


Ekleme: Ohanesburger! Bir de böyle bir şey var ki akıllara ziyan! İbretlik paylaşım muhterem kardeşlerim! Bunlar hep İllüminati'nin işi, hep! Besmeleyle açın videoyu!





Friday, 26 April 2013

Tarhana çorbasının iyileştirici özelliği

Hani Rüştü Asyalı'nın Keloğlan'ı canlandırdığı film serilerinden birinde, amansız bir hastalığa tutulan ve gece-gündüz komada yatan padişah kızı tarhana çorbasını içince zıpkın gibi ayağa dikiliyor, ceylan gibi sekmeye başlıyor ya, işte ben o filmi çoğunlukla o sahneye kadar izler bırakırım. Devamını çok nadir getirmişimdir. Zira, Keloğlan'ın uyuyan güzele tarhana çorbasını içirmeden önce söylediği türkü beni mest eder, bir de tasın içinde dumanı tüten tarhananın görüntüsü.

Filmi her izlediğimde kerametin tarhanada değil de, hafif amsalak vezir yardımcısının büyülü iksiri kaybedişinde olduğunu varsaymıştım. Velakin dostlar, tarhananın mucizevi bir gıda olduğunu hesaba katmamışım, cehaletime veriyorum bu durumu. Halbuki bugün ve şubat ayında geçirdiğim ağır gribal enfeksiyon sürecinde tecrübe ettiğim üzere artık anlamış bulunmaktayım, tarhana çorbası belli başlı hastalıkların tedavi sürecinde ehemmiyet gösterilmesi gereken bir unsur. Hangi yöreden olursa olsun doğal yollarla, GDO içermeyen ürünlerle yapılmış olanı mutfaktan eksik edilmemelidir.

Misal ben küçükken Sivas tarhanasını pek severdim. O zamanlar daha Trakya tarhanasıyla tanışıklığım yok, Trakya'da yaşıyorum ama kültürüyle henüz pek iç içe değilim yaşadığım ıssız köy istasyonu lojmanından dolayı. Babaannem her sene yapar gönderirmiş ben pek seviyorum diye. Nur içinde yatsın...

Trakya tarhanası bizimkinden çok farklı, ama onu da seviyor muyum? Bittabi! Son iki ağır hastalığımda da dipçik gibi ayağa kalkmamı sağlayan da odur en nihayetinde. Hastalığın sabahında nefes alamadan, inleyerek yatarken tarhanayı mideye gömdükten sonra, akşamına şarkı mırıldanarak tırnaklarına turuncu oje süren de bizzat bu kardeşinizdir.

Yani demem o ki Keloğlan haklı, hasta insan şöyle dumanı üstünde, bol tereyağlı, mis gibi tarhana çorbasını içmeden kendine gelemiyor. Bu yaz üşenmesem de tarhana yapmayı ve kurutmayı öğrensem büyük hayırlara vesile olmaz mıyım?

Hazır anmışken şu sevimli türküyü de dinlesek ya...



Wednesday, 17 April 2013

Çocukları alabildiğine nefret dolu yetiştirme tüyoları

"Benim 9 yaşındaki kızım..." diye cümlesine başladı müfettiş. "Hani şu fok balığı gibi burnundan konuşanlar var ya, onlardan iğrendiğini söylüyor. 9 yaşındaki çocuk bile o şımarık konuşma şeklinden, o insanlardan nefret ediyor." diye devam etti. 9 yaşındaki kızının bir başka yaşıtından iğreniyor olmasını, bunu rahatlıkla dile getirmesini bir övünç kaynağı olarak bizlere anlatıyor. İfadesi öyle gururlu, duruşu öyle vakur. Sizden "badem bıyıklı" olmasın, öylesine devasa bir de özgüveni var.

Düşündüm ve kendimi onun yerine koydum. Benim çocuğum gelse ve bana, "ben şu şu şu insanlardan iğreniyorum..." dese ne yapardım? Sanırım öncelikle içimden, ağzının ortasına sağlam bir şamar denkleştirmek geçerdi. "Ben seni böyle mi yetiştiriyorum itin evladı! Sen kendini ne zannediyorsun da bir insandan şu şu şu özelliğinden dolayı iğrenme ve bunu utanmadan dile getirme hakkını görüyorsun kendinde?" diye, ağzımdan köpükler saça saça bağırmak isterdim. Ama ne var ki evlat bu, atsan atılmaz, satsan sat...

Öhömmm! Ne diyordum?

Hah işte bizim müfettiş bunu bir övünç kaynağı olarak anlattı ve akabinde çocuklara güzel konuşmayı, Türkçe'yi düzgün kullanmayı öğretmemizi salık verdi. Ben "Türkçe" kısmını duyduktan sonra, "hah benle alakası yokmuş" diyip toplantı salonunun sağ arka köşesinde tekrar uyku pozisyonu almaya hazırlanırken kafamdan geçen o nefret cümleleri zihnimi allak bullak etti.

Bizi denetlemeye gelen adam, güya işinin ehli, güya eğitim-öğretim konusunda uzman olan bu adam içerisinde kin ve nefret barındıran bir evlat yatiştiriyor olmakla gurur duyuyordu. Ve bize de böyle çocuklar yetiştirmemizi, öğrencilerimizi bu yönde eğitmemizi salık veriyordu. Biz ekipcek (Tutku, Asiye, ben -Vildan yoktu, çünkü Diyarbakır'daydı-) dehşete düşmekten alamadık kendimizi. Böyle durumlarda insan kendi ailesini sorguluyor ister istemez, ben nasıl yetiştirildim ki acaba diye çocukluğunu şöyle bir gözden geçiriyor.

Meğer ne kadar steril, nefret barındırmayan bir ortamda büyümüşüm diye düşünmeden edemedim ben de. Kimseyi küçümsemeyen; yaşadığı, gördüğü tüm olumsuzluklara rağmen insanlara nefretle bakmayan; toplumsal, siyasal, kültürel problemlerini çocuklarına ders niteliğinde malzemeler olarak sunmayan bir aile içerisinde barınmışım. Her aile gibi binbir çeşit sıkıntımız vardı ve evin büyük çocuğu olarak her birine tek tek şahit oldum. Lakin ben kimseden nefret etmeyen, kimseyi hor görmeyen, aşağılamayan, hümanist bir çocuk olduğumu, bu özelliği kendiliğimden edindiğimi sanıyordum. Tüm mesele ailede bitiyormuş dostlar.

Bir çocuk nasıl doğuştan nefret dolu olabilir ki? Bir insan doğduğundan itibaren yüreğinde aşağılama, tiksinme duygusuyla varolabilir mi? Bunun için ya belli başlı kötü deneyimlerden geçmiş olmalı, ya da ona o şekilde yaşaması öğretilmelidir.

İşte bu iki temelde de aile devreye giriyor. Bazı çocuklar olumsuzluklara aile içerisinde maruz kalıyor ve yaşantısı kötü örneklerle besleniyor. Bazılarına ise "öyle" olmaları gerektiği öğretiliyor. Aileler iyi öğrenim görmüş olabiliyor ama birey yetiştirme konusunda sınıfta kalıyorlar.

Yani o tecrübeli, işinde uzman, tahsilli müfettiş; benim taşralı, öğrenim düzeyi orta halli, doğduğundan itibaren geçim sıkıntısı mücadelesi vermiş anne-babam kadar bile eğitimli değil aslında. Zaten şu Dilovası'na geldim geleli öğrendiğim yegane şey, eğitim yalnızca okulda alınabilen bir şey değil.

O yüzden, annemle babama, çocuk yüreğime yerleştirdikleri tüm iyi duygulardan dolayı teşekkür ediyorum. Sizden daha iyisine sahip olamazdım...


Dipnot: Farkettiyseniz yazının başlığının konuyla fazla alakası yok, tamamen teşir amaçlı.




Tuesday, 16 April 2013

İnternet sözlüğü deyip geçme!

İnternet aleminin bana kazandırdığı, hiç abartmıyorum canlar, en iyi şeylerdir internet sözlükleri. Hatta onlara "internet sözlüğü" demek, nazarımda gayet amiyane bir tabir. Fakat başka ne şekilde bahsedebilirim onlardan bilmiyorum. Ben internet sözlüğü diyeyim siz bir bilgi, fikir, eğlence okyanusu hayal edin olmaz mı? Bunların babası bildiğiniz gibi "ekşi sözlük".


İnternetle, teknolojinin her türüyle olduğu gibi geç tanıştım (bu, fazlasıyla antika kafa yapısına doğduğumdan beri sahibim zair). Bu sebeple ekşi sözlüğü de üniversitedeyken tanıdım. Akabinde itü sözlük, uludağ sözlük ve bir dönem hayata tutunma sebebim kousözlük. Gerisi zaten tırı vırı benim için. Aaaa ama trakya sözlük de ehemmiyet gösterdiğim internet sözlüklerindendir, hiç inkar edemem.

Ekşi sözlüğe sapır sapır yazar alındığı dönemde, o derya gibi yazarları okudukça yazmaya cesaret edemeyip yazarlığı başka baharlara erteledim durdum. Sonra amatör, eğlencelik müzik grubumla tanıştım, grup elemanı canlar sayesinde de kousözlükle... Kendi üniversitemin naçizane sözlüğüydü bu, lise günlüklerimden sonra bıraktığım düzenli yazı yazma alışkanlığımı tekrar edinmek için iyi bir fırsat gibi göründü bana. Okulu bitirip boşluğa düştüğüm o berbat dönemde resmen beni hayata bağlayan unsurdu kousözlük.

Binbir görüşten, fikirden, kökenden insanla tanıştım orada. Hayata ne kadar dar açıdan baktığımı farkettim. Kendimi belli fikri kalıplar içerisine sokuşturup orada bırakmışım. Ve sözlükler olmasaydı orada tıkanıp kalacaktım muhtemelen.


Bazıları için sadece bir küfür okyanusu, müstehçen deneyimlerin anlatıldığı, insanların acımasızca eleştirilmeyi bırakın aşağılandığı bir mecra olduğu iddia edilmesine rağmen; kapatılması için kampanya başlatan şakirtlerin dahi en önemli konularda başvurduğu "kutsal bilgi kaynağı" olduklarına bizzat şahit oldum.

O değil de azizim, benim de birçok küfür içeren atasözü ve deyim öğrenmişliğim vardır sözlüklerden. Bazı yazarlara yarıla yarıla gülmüşlüğüm, bazılarına ağız dolusu sövmüşlüğüm, bazılarına sırf yazdıklarından dolayı görmeden aşık olmuşluğum yok değil. Lakin her biri, hemen her satırda bana yepyeni ufuklar açtılar; farklı fikirleriyle, inançlarıyla, mizah anlayışlarıyla, bilgi birikimleriyle. Misal, vaktiyle şu yazıya günlerce güldüğümü hatırlar ve sonra döner tekrar gülerim: http://eksisozluk.com/entry/9607645

Velhasıl dostlar, hani bazınız soruyor ya, bu "gereksiz" bilgileri, "tuhaf" şeyleri nereden biliyorsun deyyü, işte benim bilgi kaynağım; dimağımda bir çok karakter biriktirme sebebim, bir de bu radde asosyalken o kadar çok insan tanıyor olmamın mümessilidir internet sözlükleri. Hala okuyor, yeni şeyler öğreniyor, gülüyor, hayran oluyor, yer yer ağlıyor ve takip etmekten hiç vazgeçmiyorum.


Siz de benim gibi hani hayatı yaşayarak değil de okuyarak öğrenmeye çalışan, seyirci kıvamında insanlardansanız sözlükler tam size göre! Şayet onlardan (benim gibilerden) değilseniz, sözlükler yine tam size göre, kısacık entrylerden ne çok yer, ne çok deneyim, ne çok bilgi öğreneceğinize inanamazsınız o kadar söylüyorum.

Bir de Anadolu'nun, hatta dünyanın çeşitli köşelerinde yaygın olup, popüler kültürde henüz yer bulmamış mizahın babannesini barındıran çok çeşitli hikayeler var ki, iddia ediyorum düzenli sözlük takip etme alışkanlığı edindiğinizde televizyon alışkanlığından vazgeçeceksiniz.

Çok pis iddialıyım!

Dipnot: "eee sabahtan beri anlatıyon bi kere İnci Sözlük demedin!" diye serzenişte bulunmayın döverim! (Anladınız siz onu...)

Monday, 25 March 2013

İsmi ile müsemma

Çok yanlış bir isim vermişler bana.

Annemle, teyzem bana "Alev" ismini verirken akıllarından ne geçiyordu kim bilir? Öyle hayat dolu, sıcacık bir insan olacağımı mı düşündüler, babamın tabiriyle "kedi eniği" büyüklüğünde bedenimi gördüklerinde acaba? Halbuki doğduğum günün dondurucu soğuğundan, tüm Sivas dolayına bel hizasında kar yağmış olmasından anlamış olmalıydılar ismiyle müsemma bir insan olmayacağımı.

Tanrının verdiği koskoca ipucunu görememiş olsalar gerek...

Hala doğduğum günün buz gibi soğuk izlerini taşıyorum üzerimde. Sevgimi, sevincimi, sevecenliğimi belli etmekten, göstermekten, söylemekten ölesiye korkuyorum. Bunu gerçekten, benim düşündüğüm gibi doğduktan hemen sonra, sıcacık, güvenli anne karnından ayrılırken mi edindim; yoksa büyüdükçe mi bu forma dönüştüm bilmiyorum.

Beni tanımaları için sabır göstermelerini bekliyorum insanlardan, çünkü ben de onları tanımak için sessizce bekliyorum. Temkinli olduğum için, insanlara güvenmediğim için değil. Dedim ya, bunu ne amaçla yaptığımı bilmiyorum. Bu huyu nereden edindiğim konusunda da en ufak bir fikrim yok, ama rahatsız olmuyor da değilim kendimden.

Tüm bu düzenden.

Plansız yaşama korkusundan.

Düşünceler yüzünden ruhumun huzur bulamayışından.

Yalnız hiçbir şeyden dolayı pişmanlık duymadığım için rahat olabiliyorum. "Keşke tanımasaydım" dediğim tek bir insan yok mesela. Fakat "keşke tanıdığım gibi kalsaydı" dediklerim de her halükarda bir elin parmaklarını geçer.

İnsanlar da benim için aynı şeyleri geçirir mi kafasından diye düşündüğüm ender zamanlar vardır. Ve eminim, 27 yıllık tecrübe sonucu söylüyorum, insanların tanıdıkları gibi kalmadığına memnun olduğu kişilerdenim.

Yine de sevmenin zaman aldığı bir insan olmak yerine, nefret etmenin zaman aldığı bir insan olmayı tercih ederdim sanırım.

Söyledim ya, ismiyle müsemma bir insan olmamı beklemek için, gerçekten biraz beklemek gerekiyor...

Tuesday, 26 February 2013

Bir takım prototip algılarımız v.2

Aylar önce aynı konuyla ilgili şunları yazmış (saçmalamış) ve fakat yeterince tatmin olmamıştım. Bu nedenle, yepyeni insan prototipleriyle huzurlarınıza döndüm. Bilincimin akıcı şekilde saçmalayışını mazur görerek okuyacağınızı temenni ediyor ve izninizle başlıyorum.

Patates Tip: Güzel, dolgun ve ekseriyetle kilo almaya müsait, hafif kemçük (Umut Sarıkaya deyimiyle çemçük) ağızlı kişiler bu kategoriye girer dostlar. Sırt üstü yatırınca gözlerini kapayan oyuncak bebekler vardır ya, onların canlanmış versiyonunu andırabilitesi yüksek insanlardır. Örneğin Katy Perry bu grup için harika bir örnektir. Hatta itiraf edeyim bu tip insanları incelemeye başlamamdaki çıkış noktam Katy Perry'dir. Two and a Half Men'de "Rose" karakterini canlandıran Melanie Lynskey de dolgun vücudu ve kemçük ağzıyla bu gruba dahil olabilir.

Katy Perry

Sivrisinek Tip: Aslında sivrisinek diyince hemen herkesin kafasında belli bir şema şekilleniyor diye düşünüyorum. Ama acaba sizin kafanızdakiyle benim kafamdaki prototip aynı mı? Sibel'le ben bu konuda biraz ayrı düşüyoruz. Onun imgelemleri Filiz Akın'ı gösterirken, benimkiler Hadise'nin bu yıl verdiği kilolardan dolayı sahip olduğu yepyeni görünümde takılıyor. Filiz Akın yüz hatlarından dolayı sivrisinek izlenimi uyandırıyor mu? Evet. Ama Hadise'nin şu son, zayıf hali tam bir sivrisinek. Bazı insanlar aşırı zayıflamamalı arkadaş, yakışmıyor.

                                 


Mıymıy Tip: Eğer size, zamanında Yaprak Dökümü'nde Sedef karakaterini canlandıran Seda Demir'i hatırlatırsam "mıymıy" derken nasıl bir prototipten bahsettiğimi şıppadanak anlayacaksınız biliyorum. Her an ağlayacakmış gibi bir yüz ifadesi; kendini acındırır tonda, acı çekiyormuşcasına titreşen ses vurgusu, "ben acizim" diye haykıran bakışlar... İşte bu tip, illet olduğum kadın tipi. Bunlar bu şekilde mi doğuyor, yoksa sonradan mı buna dönüşüyorlar merak ediyorum. Hayat tecrübeleri onları, "kendini başkalarına acındırabildiğin ölçüde başarılı olursun" gibi bir fikre mi ikna ediyor anlayabilmiş değilim. Bence benim, çoğu tanıdığım tarafından eleştirilen, soğuk, duygusuz, ifadesiz bakışlarım bile bundan daha iyidir. Nokta. (Bu arada, bu oyuncu kardeşimiz son zamanlarda İntikam dizisinde, yine prototipiyle müsemma bir karakteri canlandırıyor.)

Seda Demir

G.t Çeneli Tip: "Aa ben bunu biliyorum Berdan Mardini lan bu!" diye atlangoçluk yapanlar doğru tahmin ettiniz, Berdan Mardini bu kategorinin önde bayrak sallayanıdır. Çenesi adeta Pitbull kliplerinde oynayan Brezilyalı sambacıların popolarıyla yarışacak ölçülere sahiptir, kabul edelim. Bunun yanı sıra yurdum genç kızlarının son yıllardaki gözdesi Murat Ünalmış biraderimizi de üzülerek bu prototipin içerisine dahil etmek zorunda kalıyoruz. En nihayetinde o da bariz "g.t çeneli" bir ademoğlu. Amma velakin, "g.t çeneli" diyince benim aklıma ilk önce, herkesten önce, dünyalar tatlısı Ben Affleck gelir. Bunun altında yatan gizli neden sanırım, bir zamanlar South Park'ın bir bölümünde (bütün bölüm boyunca) Ben Affleck'i, Ben 'Ass'leck diye çağırmış olmaları. Lakin bu abimizin çene yapısı da yadsınamayacak derecede g.te benziyor, itiraf edin.

Ben Affleck

Düğme Gözlü Tip: İşte bu tip var ya, bunun için evler-arabalar satılır, dünya yakılır söyliyim! Game of Thrones'un Jon Snow'unu düşün mesela (Kit Harrington). Düşün, düşün, düşün hah şimdi kal orda! Minik, kara göz küresini sana dikmiş bakıyor. Anammm! Biz Kenan İmirzalıoğulu'nu da bu kategoriye alalım, o da düğme gözlü, güzel gülüşlü adamlardandır zira. Hatta kurban olduğum rabbim nasip etmeyecekse, bizi onun o sihirli gülüşünden uzak tutsun inşallah! (Amin!)

Kit Harrington


Bir, çok gereksiz, saçma ve vakit kaybı tespitin daha sonuna geldik canlar. Devamının gelmemesi dileğiyle, hepinizi öpüyorum...

Sunday, 17 February 2013

Rodos heykelinin apış arasından geçmek


Ne zaman Yüzüklerin Efendisi-Yüzük Kardeşliği'ni izlesem, yüzük taşıyıcılarının Ayrık Vadi'den ayrılırken kayıklarla nehirde gidişleri esnasında arasından geçtikleri iki dev heykel bana Rodos Heykeli'ni anımsatır. Dünya'nın 7 Harikası içerisinde bana en ihtişamlı gelen odur nedense. M.Ö 226 yılında, zerre teknoloji yokken insan eliyle öyle bir heykelin yapılması bana inanılmaz geliyor. Ya da ben, o tarz yeteneklere sahip olmadığımdan sanatı fazla abartıyorum.

Rodos heykelinden kısaca bahsedeyim kulaktan dolma bilgilerimle. Makedonya'ya karşı özgürlük mücadelesi veren Dorian halkı savaşı kazanıp Rodos adasına hakim olunca, güneş tanrısı Helios'a şükranlarını sunmak için Rodos limanının girişine Helios'un bronzdan heykelini yaparlar. Heykel 32 metre yüksekliğindedir ve söylentilere göre bacakları limanın iki ucunda açık durmaktadır.

Hah işte olay tam burada başlıyor. Gemiler, kayıklar, tekneler, yatlar limana girerken (efsaneye göre) heykelin iki bacağının arasından geçermiş. Ben merak ediyorum, alttan geçerken heykelin apış arasına bakıp sırıtmayan var mıdır; ya da utanıp bakmayan, geçene kadar başını önüne eğen filan? Çünkü günümüz insanının bu tarz bir heykele vereceği iki tepki böyledir; bir üçüncüsü de hiç yokmuş, orada değilmiş gibi kayıtsız davranmaktır ki bu da ikinci tepkiyle hemen hemen aynı durum gibi.

Düşünsene, Floransa'daki Davut heykelinin resimlerine bakarken bile heykelin cinsel organı görünmüyormuş gibi davranmıyor muyuz? Gerçi heykeli yerinde görmeye giden Asyalı (herhangi bir millet olabilir) vatandaşların alttan parmak şıklatarak heykele "cüccük" hareketi yaparken gizlice fotoğraf çektirdiklerine adım gibi eminim ama...

Şimdi diyeceksiniz ki, "senin için fesat, heykelin her uzvunu nakşetmiş olamazlar ya, bazı kısımlar itinayla gizlenmiştir." E al buyur o zaman binlerce yıldır anlatılagelen tariflere göre heykel şuna benzer bir şeymiş:

Dosya:Colossus of Rhodes 1745.jpg

Bak arkadaşım bunu ben çizmedim, zaten Rodos heykeline dair zilyonlarca çizim var ortada, hatta bir tanesi de Salvador Dali'ye ait. Aha işte Dali abimizinki de bu.

Sonra bir de bu var:


Yani her türlü, laf dönüyor dolaşıyor apış arasından geçerken insanların verdiği tepkiye geliyor bir şekilde. Misal ben geçsem, hiç oralı olmam, ayaklarını filan incelerim, heykelin yapıldığı bronzun kalitesini tartışırım çevremdekilerle, neticesinde utangaç bir yapıya sahibim, heykel de olsa bakmam orasına burasına.

Keşke inşa edilişinden 50 yıl sonraki büyük depremde yıkılmasaydı da günümüze kalsaydı heykel. Rodos yönetimi yıkılan parçaları eritip, depremde oluşan hasarı telafi etmek amaçlı para basmış. Kalanlarla da harabeye dönen adaya saldırması muhtemel düşmanlardan korunmak için silah yapmışlar. Heykelin sadece dizlerinden aşağısı kalmış limanın iki yakasında. Onu da, adayı işgal eden Araplar parçalayıp Musevi bir tüccara satmışlar, öyle diyolla...

Günümüzde ABD'deki Özgürlük Anıtının da Rodos heykelinden esinlenerek yapıldığı rivayet edilir. Emperyalizmin kanında var güzel şeyleri taklit edip kendisininmiş gibi pazarlamak zaar...

    


Saturday, 16 February 2013

Yapılacaklar listesi (vol: 34565768433278)

Ben, her dönemin başında, kafamda bir "yapılacaklar listesi" oluştururum ve bunu uygulamaya çalışırım. Misal geçen dönemki listemde yalnızca "bunalımdan çık ve hayatına devam et" şıkkı vardı. Yine de listeyi birazcık daha genişletmeyi başarmıştım.

Bu döneme de yine ağır bir bunalımla başlamış olabilirim (bak işte bu çok şaşırtıcı), ama yapılacaklar listem biraz daha kabarık. Yaşımın ilerlemesinin de verdiği bir acelecilikle (buna ben bile sesli güldüm) yapılacakları geniş tuttum. Gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim zamanıma, enerjime ve en çok da benim kararlılığıma bağlı en nihayetinde.

1. Ehliyet al
Yıllardır sırf ya üşengeçlikten, ya parasızlıktan, ya da "aman araba mı alacağım sanki, ne acelem var" mantalitesinden ehliyet almayı erteleyip durmuştum. Artık vakti geldi, belki hiçbir zaman arabam olmayacak ama hazırda bir ehliyetim olması şart (bence).

2. Spor yap
Kasım'da bir hevesle başlayıp Ocak'ta "bu soğukta kim yürüycek oraya kadar yeaa!" diyerek savsakladığım ve sonunda tamamen bıraktığım pilatese tekrar başlamalıyım. Pilatese devam etmesem bile en azından kendimce bir çalışma takvimi çıkarmalı, onu uygulamalı, hatta belki düzenli olarak Ebru Şallı'nın "flex-point" hareketlerinden yapmalıyım.

(pilates topuyla en rahat yaptığım hareket bu idi)


3. İşine asıl
İşime daha fazla asılmam lazım. Zihnini ona kanalize et, kendini gereksiz yere meşgul edecek düşüncelerden arın.

4. Alışveriş konusunda mantıklı davran
Alışveriş manyağı bir insan değilim, ekseriyetle ihtiyacım olmayan şeyi almama taraftarı ve uygulayıcısıyım ama bazı konularda bu prensibimi bozabiliyorum. Örneğin 545576870890 tane rujum olmasına rağmen illa ki brinin bir ton açığını, ya da koyusunu almaya yeltenmemeliyim. Sonuçta malum rujlar kutunun içerisinde siftah dahi yapılmadan öylece duruyorlar ve benim sürdüğüm iki farklı nemlendiriciden başka bir şey değil. Her gördüğüm ruja saldırmam aptalca, sanki bana bir Angeline Jolie, bir Miranda Kerr oluyorum onları sürünce! Al buyur, şu yazıya tekrar bir göz at mesela.

Ayrıca daha fazla mini straplez elbise almaya kalkarsam biri iki tokat atıp beni kendime getirsin. Gebze gibi yerde giyip sokağa çıkamayacağın şeyi alıp dolaplarda çürütmenin mantığı nedir? Topuklu giymediğin sürece onları da giymeyeceksin işte, bunu bir kafana sok!

5. Eğitime yoğunlaş
Bu konuda da ilerleme kaydetmem gerekiyor. Biri de çıkıp demiyor ki, hazır boş boş oturuyorsun, bari sınavlara girip hem kendimi dene, hem de yüksek lisans konusunda (yapmayacaksan bile) belli ölçüde bir atılımda bulun. Hadi beni s..tir et, etrafımda bir tane bile mantıklı gaz verecek adam yok mu lan?!

6. Sabır göster
Okulda öğrencilere, velilere; sokakta diğer insanlara, sürücülere, faşistlere; haberlerde izlediğim politikacılara, aptal programlara; hayatının içerisinde mesnetsiz insanlara sinirlenerek kendini harap etme. Hayata daha hoşgörülü bak, insanlara sabırla yaklaş.

7. Küfür etme
İçinden bile olsa daha az küfür et (hiç yapma demiyorum, hobi olarak yine yapsasassdfsghjk).

8. İnsanlarla iletişim konusunda titiz davran
Sinirlenmek istemiyorsan, cinsiyetçi faşizmi futbolla harmanlayan kalifiye o...pu çocuklarıyla her türlü irtibatı kes. Ayrıca bir önceki maddeyi kaldır, daha şimdiden bozdun kendi koyduğun kuralı (az evvel BJK maç sonucunu öğrenince ve yapılan yorumları okuyunca tutamadım kendimi).

9. Kilo al
Bunalımdayım dedim ya, şu son bunalımlı 5 günde kaybettiğim kilonun bir kısmını alsam iyi olur, benim sıfır beden takıntım olabilir ama bir deri bir kemik halim gerçekten hiçbir şeye benzemiyor (az önce aynada kendime şöyle bir baktım da, ı ıh) 32 beden pantolonumun içerisinde her türlü sığabildiğim sürece sorun yok. Ayrıca 34 beden iyidir, 34 candır...


An itibariyle ekranda gördüğüm kadarıyla, zayıf bedenim asık suratımla birleşince tam bir canlı cenaze, bir zombi, Walking Dead dizisinden fırlamış bir figüran izlenimi yaratıyorum kendimde.

10. Sağlığını ihmal etme
Bunun için önce psikolojimi düzgün tutmak zorundayım, çünkü ne zaman psikolojim bozulsa (ki bilirsiniz sık sık bozulur) sağlığımı ihmal eder, kendimi adeta ölüme terkederim. Gerçi en önce yazmam gereken maddeyi en sona yazarak sağlığıma verdiğim önemi de vurgulamış(!) oldum ama artık daha dikkatli davranacağım. Mesela bugün yaptığım gibi yeni yıkanmış, hafif nemli saçlarla buz gibi açık havaya çıkmayacağım bir daha. Aha da buraya yazıyorum!

Listemi oluşturan kavramlar şimdilik bunlar. Hayatın akışına göre örneklendirmeye, gerçekleştiremediklerimi çıkarmaya, yeni maddeler eklemeye devam ederim diye umuyorum.


Friday, 15 February 2013

Kontakt lens

Öncelikle "kontakt" sözcüğünün, o minnacık zara neden eklendiğini çözebilmiş değilim henüz. Ama kontakt diyince o minik, sevimli, narin maddeler gözümde tüm hassasiyetini yitiriyor önceden belirteyim. Gözle kurulan içli dışlı "bağlantı" mıdır o sözcüğü oraya monte etmenizin sebebi ey bilim insanları, açıklayın!

16 yaşımdan itibaren yanlış teşhise ve vurdumduymazlığa kurban gitmiş olan göz tembelliği hastalığımın hipermetropi ile kaynaşmasının ve bir süreliğine düzensiz de olsa gözlük kullanmamın ardından tanıştığım edevattır kontakt lens.

Kontakt lensle ciddi düşünmemi sağlayan Şule oldu. O da lens kullanıyordu, ama onun göz bozukluğu gayet yaygın  ve tedavisi halihazırda mümkün olan miyoptu. Benimse tamamen genlerimden gelen ve 18 yaşıma kadar farkedilmeyen göz tembelliği derdim vardı. Hobbit misali kısa boylu oluşumu saymazsak, kalıtsal tek büyük kusurum sanırım bu.

15-16 yaşlarımdayken okumakta zorlandığımı, okurken bir süre sonra gözlerimin bulandığını farketmeye başladım. Fakat gel gör ki o sıralar ergenler arasında gözlük kullanmak "havalı" bir durum teşkil ettiğinden, gittiğim göz doktoru beni üstün körü muayene edip dinlendirici gözlük yazıp yolladı. Çünkü uzağı görmekle ilgili bir sıkıntım yoktu, o halde problem de yoktu. Ben eciş bücüş fiziksel yapıma, beni olduğumdan çok çok çok daha küçük gösteren yüz tipime biraz mana katmak amacıyla gelmiştim doktora ve benimle zaman kaybetmemeliydi doğal olarak.

Problemin gittikçe arttığını farkeden tek kişi bendim ama derdimi aileme de anlatamadım bir türlü. Onlar da, tıpkı doktor gibi benim ergence şımarıklıklar içerisinde olduğumu düşünerek sorunumla fazla ilgilenmemeyi tercih ettiler. (Ulan o yaşta insan çevresinden harbi harbi, "ölü taklidi yapın gider" muamelesi görüyor!)

18 yaşımda gittiğim doktor dinlendiricimin derecesini biraz daha artırdı ve beni başından savdı. Başından savarken de bende göz tembelliği olduğunu, bunun genetik olduğunu ve en geç 9 yaşında tedavi edilmesi gerektiğini, çok geç kalındığını belirtmeden geçmedi, allah razı olsun.

20 yaşımda bir kez daha çaldım başka bir doktorun kapısını, o da yine bana, biraz daha yüksek dereceli miyop gözlüğü vermek dışında bir şey yapmadı. Ama göz tembelliğimden dolayı ileride yakını da göremeyeceğimi dip not olarak belirtti.

Ve ben bu süre zarfında, gözlüğün bana yakışmadığını bildiğimden gözlükleri sadece okurken, yazarken vs. takmaya başladım (çok büyük faydası olacakmış gibi). Ve bir şeyler, birileri beni gözlükleri düzenli kullanmazsam ileride daha büyük problemlerle karşılaşacağıma ikna etti, ama ben düzensiz gözlük kullanımına devam ettim, ki çoğu arkadaşım benim gözlüklü halimi hatırlamaz, bilmez. Öyle bir durum neredeyse hiç yoktur hatıralarında. Düşün ki benim hatıralarımda dahi yok denecek kadar azdır.

Tutak'a giderken gözlerimle ve görme yeteneğimle ilgili verdiğim ciddi mücadele, lens kullanmayı deneyimlemem gerektiğini ufak ufak bilinç altıma yerleştirdi. Şule'yle tanışıp onun da bir lens kullanıcısı olduğunu öğrendiğimde kesin kararımı verdim.

Ağrı'da gittiğim doktor gözlerimi etraflıca muayene ettikten ve bana göz tembelliğiyle ilgili detaylı bilgi verdikten sonra bir kağıda lens derecemi yazdı. Gözlük derecelerinden ve miyoptan daha farklı olduğunu, bu yüzden numaraların yüksek göründüğünü ama aslında göz problemimin çok ileri seviyede olmadığını anlattı.

İlk lenslerimi Erzurum'dan aldım. Kullanmayı beceremeyeceğimi, bir süre sonra onlardan da gözlük gibi vazgeçip kaderimle baş başa kalacağımı düşündüm ilk başlarda. Aradan üç yıl geçti, lenslerimle yaşamaya devam ediyorum. Sahip olduğum hipermetropinin sadece okumamı güçleştirecek seviyede olduğunu lensleri çıkardığımda farkediyorum. E zaten benim için en büyük dert okuyamamak değil mi?

Tamam haklısınız, bir Cemil Meriç değilim ki okuma aşkı uğruna gözlerimin ferini kaybedecek raddeye ulaşayım. Ama okumak güzel be arkadaşım, sayfalara gözlerini kısmadan bakmak, harfler birbirine karışmadan onları seçebilmek çok güzel.

Bunun dışında, hanginiz bana dünyada net görülmeye değer şeyler kaldığını anlatırsa anlatsın, ikna olmam...


dev lensleriyle Lady Gaga