As I told you before, my friends, I burned all my diaries in a big cheese can deliberately.
Today I want to confess that 2 of them were full of just one "person". But he's not the reason of burning them cruelly of course, but what made me write this is, him again, after 12 years. My teenage platonic :)
The pages about him were flew away for me 12 years ago (even before "the great diary fire") but he was my friend, and on holidays, somehow I was coming across with him. The last time was on facebook about three years ago, I don't even remember who added who first. After a brief "hi" and "chitchat" I got him out of my mind 'cause I was desperately in love with another one (in my twenties think about that).
Two months ago, we came across with a photo competition on god damn facebook. He had a photo needed to be voted, and I helped him for this. We started to talk again from old days, good old days. And I didn't confess him that he was my "platonic" once. I didn't need to, as I nomore have the same feelings. And so few people knew abot him, 'cos he was one of my best friend's exboyfriend. Oh dear I feel like I'm in a teenage soup opera now. (Actually I had a adolescence which tastes like soup opera :) ) Or... some kind of a Gossip Girl drama.
We had longer chitchats, longer conversations but I had very very little enthusiasm to talk to him. But in a little while I realised that he had more. I never wish to hurt people's feelings, especially if I believe their goodwill.
Whenever we talked, I was shouting inside "why didn't you come 12 years ago? I was so close to you, so helplessly in love" He couldn't of course, as he was (now we go back to the beginning) my best friend's ex-boy-fri-end...
And today, I've done what I never wish to do, I straightly told him not to have any expectations about me. I don't know the reason, I still feel "weird" throuhg the childlike memories he remind me of. What made me decide so fast and so clear? I d-o-n-t k-n-o-w!
What is the reason of this "too little too late" feeling. He has done nothing wrong to me. Except bothering me about my returning date after holiday.
Also, now I clearly realize that, if the old memories still make me think on them, and make me feel sorry about them, I really dont have the talent to leave my past behind. There's no rule for me like "past is past".
Fuck all the memories!
Showing posts with label facebook. Show all posts
Showing posts with label facebook. Show all posts
Friday, 1 February 2013
Friday, 31 August 2012
Ben dinlenesiye yaz bitti
Genç kızlarımızın facebook üzerinden, "en derin göğüs dekolteli, en şıkır şıkır parlayan bronz bacaklı fotoğraf albümü paylaşmaca" kapışmalarının kıran kırana sürdüğü bir yaz mevsimini daha geride bırakmak üzereyiz.
Aslında yazın artık tadında bırakarak bitmesi hepimizin göz ve mide sağlığı için fevkalade faydalı. Zira daracık mini şortun bittiği yerde pörtleyen bacak seyretmekten; sandaletlerden fışkıran batık tırnaklı, mantarlı ayak parmaklarına maruz kalmaktan kurtulacağız. Elbette bu görüntülerin zirvesinde, yeterince iyi temizlenmemiş, terli koltuk altları var.
Sanırım yaz mevsiminin aslında çok da cazip olmadığını anlatmak için daha fazla iğrençleşmeme gerek yok. Zaten cazip olan mevsimin kendisi değil, beraberinde getirdiği tatil. Tatil anlayışı deniz-kum-güneş olan biz Akdeniz insanının bu vıcık vıcık ve bunaltıcı mevsimi iple çekmesi gayet normal tabi. Herhangi bir meslekte çalışan insan için yıllık iznini istediği tarihte kullanma özgürlüğü varken yazı seçmesi de bundandır. Tatili zorunlu olarak yaz mevsimine denk gelen meslekler (misal öğretmenler) hariç.
Ha ben bundan şikayetçi miyim? Değilim tabi. İki ay kesintisiz tatil yapmak her mesleğe nasip olmuyor en nihayetinde. Ama isterdim ki tatilimin bir kısmını henüz bunaltıcı sıcakların bastırmadığı Nisan-Mayıs aylarında kullanabileyim. Ya da sonbaharda trenle, şöyle Paris'e doğru... Sonuncusu saçmaydı evet. Senin cürmün ne ki Paris'e gidiyorsun sonbaharda ulan?! Babam okusa "önce aç karnını doyur sen" der. Haklı...
"Neyse konuyu dağıtmayalım!" şeklinde devam edecektim ama farkettim ki konu yok amk! Sadece yaz tatili bitiyor olduğu için, birkaç gün sonra işbaşı yapacağım için ne kadar bedbaht olduğumu anlatmak istiyordum ama neyle başladık, neyle devam ettik anasını satayım! (özne yüklem uyumsuzluğunu kestin mi kanka?)
Keşke ben de şu, öğrencilerine kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlerden olsam. Tatillerde onlarla görüşmek için fırsatlar yaratsam, onları özlesem filan... Ayrıca bilmem farkına vardınız mı (gerçi çoğunlukla iplemiyorsunuz burada anlatıp anlatmadıklarımı) ama bu yıl hiç okuldan, ya da öğrencilerden bahsetmedim. Zira, okulla ilgili anı dağarcığım ve halet-i ruhiyem eve döndüğümde, mutlak suretle bilinçaltına itmeye çalıştığım durumlarla doluydu. Belki vakti geldiğinde, artık onlara karşı yeterince duyarsızlaştığımda öğrencilerimi de anlatmaya başlarım burada. Daha önce de söylediğim gibi okulu benim için katlanılabilir hale getiren belli kişiler var ve sayıları her geçen gün artacağına gittikçe azalıyor. O koskoca, delicesine kalabalık binada bir elin parmaklarını geçmiyorlar benim için. Böyle olmasından memnunum, zaten hayatımın hemen hemen hiçbir döneminde kitlesel arkadaşlıklar kurmadım, geniş kalabalıklara yaymadım dostluğu.
Yaz biterayak bana da bir soğuk algınlığı dadandı. Yağmur yağdığından havanın serinlemiş olduğunu göz ardı edip her zamanki gibi içeceğimin içine buz boca ettiğim gecenin sabahı boğaz ağrısıyla uyandım. Ağır depresif bir insan olduğum için herhangi bir fiziksel disorder durumunda psikolojimde de üç günlük ömrü kalmış hasta bunalımı hasıl oluyor. En çok bu huyuma gıcık oluyorum. En önemli tedavinin güçlü motivasyon olduğu ağır bir hastalığa yakalansam, hastalığı yenmem imkansız yeminle. (Tahtaya vurur!)
6-7 yıl önce bıraktığım, seri Agatha Christie kitabı okuma alışkanlığıma geri döndüm. Çekirdek yemek gibi geliyor bana bu teyzenin (nur içinde yatsın) kitaplarını okumak. Ara sıra onları okuyarak zihnimi dinlendirmem gerekiyor. Fakat şunu anlamıyorum, o kadar A. Christie kitabı okudum, çoğunun ismini hatırlayamadığım gibi okumadığım daha bir sürü kitabı olduğunu öğrendikçe şaşırıyorum. Elif Şafak gibi seri üretmiş bu teyzemiz kendi zamanında, yine de Elif Şafak kitabı okumak kadar zaman kaybı gelmiyor bana onun kitaplarını okumak. En azından Mevlana gibi, Şems gibi ünlü düşünürlerden ekmek yemek yerine kendi kahramanlarını yaratıyor (Hercule Poitot, Jane Marple vs) onlar üzerinden kurguluyor hikayelerini.
Özlemişim...
(şu bitişleri bir türlü beceremiyorum arkadaş ya!)
Aslında yazın artık tadında bırakarak bitmesi hepimizin göz ve mide sağlığı için fevkalade faydalı. Zira daracık mini şortun bittiği yerde pörtleyen bacak seyretmekten; sandaletlerden fışkıran batık tırnaklı, mantarlı ayak parmaklarına maruz kalmaktan kurtulacağız. Elbette bu görüntülerin zirvesinde, yeterince iyi temizlenmemiş, terli koltuk altları var.
Sanırım yaz mevsiminin aslında çok da cazip olmadığını anlatmak için daha fazla iğrençleşmeme gerek yok. Zaten cazip olan mevsimin kendisi değil, beraberinde getirdiği tatil. Tatil anlayışı deniz-kum-güneş olan biz Akdeniz insanının bu vıcık vıcık ve bunaltıcı mevsimi iple çekmesi gayet normal tabi. Herhangi bir meslekte çalışan insan için yıllık iznini istediği tarihte kullanma özgürlüğü varken yazı seçmesi de bundandır. Tatili zorunlu olarak yaz mevsimine denk gelen meslekler (misal öğretmenler) hariç.
Ha ben bundan şikayetçi miyim? Değilim tabi. İki ay kesintisiz tatil yapmak her mesleğe nasip olmuyor en nihayetinde. Ama isterdim ki tatilimin bir kısmını henüz bunaltıcı sıcakların bastırmadığı Nisan-Mayıs aylarında kullanabileyim. Ya da sonbaharda trenle, şöyle Paris'e doğru... Sonuncusu saçmaydı evet. Senin cürmün ne ki Paris'e gidiyorsun sonbaharda ulan?! Babam okusa "önce aç karnını doyur sen" der. Haklı...
"Neyse konuyu dağıtmayalım!" şeklinde devam edecektim ama farkettim ki konu yok amk! Sadece yaz tatili bitiyor olduğu için, birkaç gün sonra işbaşı yapacağım için ne kadar bedbaht olduğumu anlatmak istiyordum ama neyle başladık, neyle devam ettik anasını satayım! (özne yüklem uyumsuzluğunu kestin mi kanka?)
Keşke ben de şu, öğrencilerine kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlerden olsam. Tatillerde onlarla görüşmek için fırsatlar yaratsam, onları özlesem filan... Ayrıca bilmem farkına vardınız mı (gerçi çoğunlukla iplemiyorsunuz burada anlatıp anlatmadıklarımı) ama bu yıl hiç okuldan, ya da öğrencilerden bahsetmedim. Zira, okulla ilgili anı dağarcığım ve halet-i ruhiyem eve döndüğümde, mutlak suretle bilinçaltına itmeye çalıştığım durumlarla doluydu. Belki vakti geldiğinde, artık onlara karşı yeterince duyarsızlaştığımda öğrencilerimi de anlatmaya başlarım burada. Daha önce de söylediğim gibi okulu benim için katlanılabilir hale getiren belli kişiler var ve sayıları her geçen gün artacağına gittikçe azalıyor. O koskoca, delicesine kalabalık binada bir elin parmaklarını geçmiyorlar benim için. Böyle olmasından memnunum, zaten hayatımın hemen hemen hiçbir döneminde kitlesel arkadaşlıklar kurmadım, geniş kalabalıklara yaymadım dostluğu.
Yaz biterayak bana da bir soğuk algınlığı dadandı. Yağmur yağdığından havanın serinlemiş olduğunu göz ardı edip her zamanki gibi içeceğimin içine buz boca ettiğim gecenin sabahı boğaz ağrısıyla uyandım. Ağır depresif bir insan olduğum için herhangi bir fiziksel disorder durumunda psikolojimde de üç günlük ömrü kalmış hasta bunalımı hasıl oluyor. En çok bu huyuma gıcık oluyorum. En önemli tedavinin güçlü motivasyon olduğu ağır bir hastalığa yakalansam, hastalığı yenmem imkansız yeminle. (Tahtaya vurur!)
6-7 yıl önce bıraktığım, seri Agatha Christie kitabı okuma alışkanlığıma geri döndüm. Çekirdek yemek gibi geliyor bana bu teyzenin (nur içinde yatsın) kitaplarını okumak. Ara sıra onları okuyarak zihnimi dinlendirmem gerekiyor. Fakat şunu anlamıyorum, o kadar A. Christie kitabı okudum, çoğunun ismini hatırlayamadığım gibi okumadığım daha bir sürü kitabı olduğunu öğrendikçe şaşırıyorum. Elif Şafak gibi seri üretmiş bu teyzemiz kendi zamanında, yine de Elif Şafak kitabı okumak kadar zaman kaybı gelmiyor bana onun kitaplarını okumak. En azından Mevlana gibi, Şems gibi ünlü düşünürlerden ekmek yemek yerine kendi kahramanlarını yaratıyor (Hercule Poitot, Jane Marple vs) onlar üzerinden kurguluyor hikayelerini.
Özlemişim...
(şu bitişleri bir türlü beceremiyorum arkadaş ya!)
Etiketler:
Agatha Christie,
Elif Şafak,
facebook,
Hercule Poirot,
Jane Marple,
kitap
Tuesday, 24 April 2012
Boş geçmemek lazım
Öncelikle her birinize
ayrı ayrı iyi geceler diliyorum canlar. Bu gece tematik olmayan, rastgele
seçilmiş alelade konular içeren, mesaj kaygısı gütmeyen, gayet pespaye bir yazı
yazmak için huzurlarınızda bulunmaktayım. Hazırsanız başlıyorum:
![]() |
| Step Up 2 |
* Geçenlerde, kendime,
dibimden ayrılmayacak ve benle aynı ölçüde eğlenecek bir yaren bulamadığım için
gidemediğim Halkevleri'nin 80. yıl konser etkinliğinin gerçekleştirildiği
esnalarda evde oturmuş Step Up filmlerini izledim. Yıllardır izlemeyi planlayıp
ertelediğim, boş içeriklerinden dolayı çok da ilgi duymadığım filmlerdi bunlar.
Ama o gün kendimi biraz eğlendiremeye ihtiyacım vardı, yapacak daha önemli
işlerim yoktu. Ana tema üç filmde de aynı, tarzlar aynı, konu neredeyse aynı,
oyuncular farklı.
İlk film güzel, sokak
dansçısı, yetenekli çocuğun sanat okuluna giriş serüvenini anlatıyor. Hikayeyi
de dansları da sevdim açıkçası, güzel. İkinci filmde bu sefer yetenekli kızın
sokaklardan sanat okuluna uzanan hikayesi anlatılıyor. Dansları ve müziği en çok
hoşuma giden film buydu beğendim, güzel. Üçüncü film biraz zorlama olmuş, konu
olarak ilk iki filmden uzaklaşılmış çok fazla zevk almadım, ama buradak esas
çocuk feci güzel, onun yüzü suyu hürmetine izledim filmi, bende yalan yok.
Fakat beni uyuz eden ikinci
filmdeki esas kız (hani en çok ikinci filmi sevmiştim ya). Çok
afedersiniz, spolier vermek gibi olmasın ama, dans hocası kıza açıyor klasik
müziği "dinle ve yorumla" diyor. Bizim salak o müzikle break dans
yapmaya çalışıyor ki akıllara ziyan hareketler ve müziğe zerre uygun değil.
Halbüse filmde fevkalade yetenekli, aşşırı derecede yaratıcı olarak lanse
ediliyor bu arkadaş. Olum bakın size işinizi öğretmek gibi olmasın, ben de
süper dansçı, kareografi uzmanı değilim ama ben bile yetenek dediğinin ne
olduğunu az çok bilirim. Madem ki bu kız korkunç yetenekli, o zaman her müziğe,
her ritme ayak uyduracak beceriyi göstermesi lazım izleyiciye. Bir break
dansla, bir hip-hopla olacak iş değil bu. Yeri geldiğinde balesini de yapacak,
icabında çiftetelliye de kalkacak ki, seyirciden tam not alabilsin. Bak
finaldeki dansla olayı bitirmişsiniz, bayıldım, ona lafım yok. Fakat o kızın
hoca tarafından adam edilmiş halini; pisi pisiyle, taytla havada üçlü salto
atan solo performansını da sunmalıydınız ki ikna olalım o kızın o okulda
okumayı gerçekten hakettiğine.

Kafamda bazı durumların
muhakemesini yaptıktan sonra gençler, sizinle eskisi kadar sohbet etmiyor,
şakalarınıza gülmüyor, anlattıklarınızı çok fazla dinlemiyorsam bilin ki
ortadaki karaktersizliğin farkına varmışımdır artık. Birbirimizi kandırmayalım
lütfen, samimiyetsizliğimizi yersiz esprilerle örtmeye de çalışmazsak çok
memnun olurum. Ne siz eskiyi geri getirebilirsiniz, ne de ben sizinle birlikte
eskiye dönerim artık, zaten ne demiş büyüklerimiz "kanka ayağı g.t
ayağı". Artık siz bu lafı ne tarafa çekerseniz o tarafa gitsin, benden bu
kadar.
* Blogger da arayüz
değiştirme modasına uyup sinir bozucu bir görünüme bürünmüş. Bakın
Herakleitos iyi adamdır, severim, sayarım, değişimin sürekliliği konusunda
haklı da bulurum; fakat ben onun aksine, her şeye rağmen değişiklikten nefret
ederim. Facebook'un "timeline" adındaki boktan uygulamasına geçmiş
insan da değilim en nihayetinde. Twitter görünümünü değiştirdiğinde, çok sık
kullanmıyor olmama rağmen en çok küfür edenlerdendim. Sevmiyorum arkadaş, değişiliği
sevmiyorum! Tam öğreniyorum siteyi, neyin nerede olduğunu çözüyorum, pat yine
bir değişiklik! Benim hamurumdaki en büyük ölçekli katkı maddesi istikrar.
Dünya üzerinde benim gibi insanların sayısı fazla değil biliyorum, ama
değişiklik söz konusu olduğunda benim gibilerin de göz önünde bulundurulması
taraftarıyım. Nokta!
* Allahım ne boş bir
yazı oldu, son olarak twitter aşkımdan da bahsedeyim tam olsun. Bu insan evladı
hakkında hala yeterince bilgi toplayabilmiş değilim ama ünlü olduğuna iyice
ikna oldum. Benim takipçilerim haftada birer birer artarken bununkiler her göz
atışımda (ve bu bir hayli sık aralıklarla olagelen bir eylem) biner biner
artıyor! Ben böyle selebritilik görmedim arkadaş! Ne yapsam, dm mi atsam? "Hele bir anlat bakalım, kimlerdensin
delüğanlu?" mu desem?
Püfff, sanal alem hiç
bana göre değil aslında ama bir şekilde alıştık, alıştırıldık bu saçmalıklara.
Ben bahçede, demiryolunun devasa ışığı altında oturup çekirdeğini çitlerken bir
yandan kitap okuyup, bir yandan cır cır böceklerini dinleyen bir insandım
eskiden. Peki şimdi nedir, kimdir beni böyle eden?
Etiketler:
facebook,
Halkevleri,
Herakleitos,
Step up,
twitter
Wednesday, 3 August 2011
Beşer-i küfür
Her seferinde İngilizce bir şeyler yazmak için oturuyorum pc başına, sonra vazgeçiyorum, anadilime dönüyorum yine. Sanki İngilizce yazınca hissettiklerimi tam anlamıyla ifade edemeyecekmişim gibi, doğru küfürleri bulamayacakmışım gibi geliyor.
Bazen gelişine sövüyorum çünkü, sinirlendiğimde yapıyorum bunu farketmişsinizdir. Küfür ruhun yelpazesi derler, çok doğru. Siniri yok etmiyor ama harareti alıyor en azından.
Geçen haftasonu Edirne'ye gidişim de düşüncelerimden uzaklaşmak istemem, aynı zamanda resim öğretmeni arkadaşımı ziyaret etmeye karar veriş dönemime denk geliyor. Her seferinde unutuyorum, düşünceler kafamın içinde, ben nereye gitsem benimle geliyorlar. Ufacık bir yalnızlık anımı kolluyor ve kısa zamanda zihnimi kuşatıyorlar, Harry Potter'ın ruh emicileri gibi.
Halbuki o siteyi de silmiştim, zırt pırt gözüme takılıp da üzmesin beni diye. Sonra yeniden ekledim, köşede bir yerlerde dursun arada bakarım dedim. Eğer kötü şeyler yazıyorsa içerisinde, üzüntüye dair şeyler o zaman mutlu olasım geliyor. Başkalarının mutsuzluğundan beslenerek huzur bulan bir insan değilim normalde ama başkaları dediklerim çok da başkaları değil. Sonuçta bozuk psikolojimin yapı taşını oluşturuyorlar. (Üçüncü çoğul şahıs kullanmak da ne acayipmiş ha!)
Uzak durmam lazım aslında, iyileşmek istiyorsam uzak durmalıyım. Şu en büyük, en yapışkan saplantımdan kurtulmak için zihnimi ondan uzak tutmalıyım. Zihnimi uzak tutmam için gözlerimi de uzak tutmam gerektiğini idrak mı edemiyorum nedir? Davranışlarım da benim kadar söz dinlemez, benden bağımsız hareket etmeyi çok seviyorlar.
Ben de kimsenin sözünü dinlemiyorum ya, ama yine de kendim dışında herkesi mutlu edecek bir yol buluyorum. Ben onlarla empati kurabiliyorum da iş onların beni anlamasına gelince please try again later mı diyor zihinleri anlamıyorum ki...
Tam, "evet artık çok yakınım!" derken uzak durmak zorunda kalmanın acısını tarif edemiyorum. Sanırım en sonunda soluğu psikologda alacağım, yoksa geçecek gibi değil bu. Prozac filan bir yere kadar ama yok yani. Tıp, Eternal Sunshine of the Spotless Mind etkisi yaratacak bir teknoloji geliştirdi mi gerçekten? Şayet geliştirdiyse hacım parası neyse versem de (gayet Ece Temelkuran tonlamasıyla söylüyorum bu cümleyi) benim hafızaya da bir el atsalar. Hayır korkuyorum ettiğim küfürler duyulacak, sarfettiğim beddualar yerini tutturamayıp beni bulacak diye.
Zaman geriye alınabilse ve ben üç yıl öncesine dönsem bu sefer beni daha fazla mutlu edecek kararlar alır mıyım acaba? Sanmam o zamanki pişmanlığın bugünkinden milyon kat daha fazla olurdu biliyorum. Şimdi pişman değilim çünkü, sadece acı çekiyorum. Ama ezkaza dönsek o döneme, yine aynı kararı verirdim ben. İnsanın kendini bilmesi kadar da güzel bir şey yok dünyada.
İşte bu yüzden yer yer seviyorum kendimi, kişisel farkındalığım kendime ana avrat sövdürüyor bazen ama ya vıldırı vızzık bir insan olsaydım? Gerçi son bir yıldır öyleyim. Kardeşim de, annem de, Ophelia da (neyse ki o kurtuldu artık benden) bu durumumdan çok şikayet ettiler. Çevresel faktörlere karşı nedenini anlayamadığım bir umursamazlık hasıl oldu bende. Tez vakitte geçer umarım.
Döndüğümde her şey daha iyi olacak diye kura kura geldim ya o uzun yolları. Böyle bir enginlere sığmayıp taşma, bir sabırsızlık, bir hiperaktivite, ben değildim sanki o. Bitti artık döndüm, huzur bulacağım ovvv ciiizıs thank you so much diyerek vardım vaat edilmiş diyarlara. Hiç anlamıyorum hangi varsayımdan yola çıkarak edindim o amsalakça hayalleri. Öyle olmadığı gerçeğini, bir gece yine can sıkıntısıyla bloguma bir şeyler yazıp kaydet butonuna bastıktan sonra betona balyoz indirir gibi indirdiler kafama sağolsunlar. (Ya da sağolsun!)
İşte o geceden beri bende küfürün biri bin para. Öyle "ayyy salak şeyyyy" gibi cadde kızı küfürü değil canım, kusura bakma. Ana avrat sövüyorum! Bütün hıncımı kelimelerden çıkaracakmışım da rahatlayacakmışım gibi abanıyorum küfüre. Normalde analara, bacılara vs küfür etmem ama artık ediyorum işte. Ettiriyor itin evlatları...
En uzaktayken bile uzak duramadıysam şimdi yakınken, elimi uzatsam dokunacakken nasıl uzak durayım diye düşünüp kahroluyorum. Bana bunları yaşatan kadere mi desem, feleğe mi desem, karmaya mı desem bilmiyorum, ama sen her neysen ey dengeleyici güç, teşekkür ederim, tam zamanında yetiştin ve vakit kaybetmeden s...tın ağzıma! Şu an dönüşüm şerefine "iyi bir tatili hakettim" demek bile gelmiyor içimden sayende, ulan "hoşbuldum partisi" yapaydım bari teselli armağanı olarak!
Yaşayacağım yere karar veremiyordum ya o hayalci günlerimde, kararımı verdim artık. Anket sonuçlarımı da baz alarak ve ne kadar uzak o kadar iyi diyerek Gebze'yi seçtim. En temizinden ev de var, bununla ilgili ayrıntıları bi ara anlatırım şimdi hiç anlatasım yok.
Gelişine yazasım var bu gece. Hatta kişi, kurum ve kuruluşları isim isim sıralayıp rezil edesim var buradan. Aslında bunu bir an önce yapmak lazım, malum 22 ağustos yaklaşıyor, o tarihten sonra kotalı sanal hayatımda neler değişecek bilmiyorum. Ama bir blog engellemesini daha kaldıramayabilir yüreğim.
Bir de merak ediyorum, koskoca google bütün interneti sıralayamadı da sen hangi teknolojik bilgi birikiminle yapacaksın o işi ey cemaati müslimin! Bir de bunları toplayıp filtreleyecekmiş, bırak allasen! MEB'in filtrelediği siteleri de biliyoruz, arka arkaya üç kere tıkladın mı site ayna gibi karşına çıkıyordu. (Öğrenciler öğretti bana da, ehe mehe..) Bir facebook'u engelleyemeyen adamlarsınız aq!
Daha yazmak, uzun uzun yazmak istiyorum ama bünyem "low battery" sinyali vermeye başladı. Son bir kez VV Brown'dan Back in Time'ı dinliyip yatarım herhalde. Kardeşim tanıştırdı beni bu şarkıyla Vampire Diaries'in soundtracklerindenmiş.
Gittim.
Bazen gelişine sövüyorum çünkü, sinirlendiğimde yapıyorum bunu farketmişsinizdir. Küfür ruhun yelpazesi derler, çok doğru. Siniri yok etmiyor ama harareti alıyor en azından.
Geçen haftasonu Edirne'ye gidişim de düşüncelerimden uzaklaşmak istemem, aynı zamanda resim öğretmeni arkadaşımı ziyaret etmeye karar veriş dönemime denk geliyor. Her seferinde unutuyorum, düşünceler kafamın içinde, ben nereye gitsem benimle geliyorlar. Ufacık bir yalnızlık anımı kolluyor ve kısa zamanda zihnimi kuşatıyorlar, Harry Potter'ın ruh emicileri gibi.
Halbuki o siteyi de silmiştim, zırt pırt gözüme takılıp da üzmesin beni diye. Sonra yeniden ekledim, köşede bir yerlerde dursun arada bakarım dedim. Eğer kötü şeyler yazıyorsa içerisinde, üzüntüye dair şeyler o zaman mutlu olasım geliyor. Başkalarının mutsuzluğundan beslenerek huzur bulan bir insan değilim normalde ama başkaları dediklerim çok da başkaları değil. Sonuçta bozuk psikolojimin yapı taşını oluşturuyorlar. (Üçüncü çoğul şahıs kullanmak da ne acayipmiş ha!)
Uzak durmam lazım aslında, iyileşmek istiyorsam uzak durmalıyım. Şu en büyük, en yapışkan saplantımdan kurtulmak için zihnimi ondan uzak tutmalıyım. Zihnimi uzak tutmam için gözlerimi de uzak tutmam gerektiğini idrak mı edemiyorum nedir? Davranışlarım da benim kadar söz dinlemez, benden bağımsız hareket etmeyi çok seviyorlar.
Ben de kimsenin sözünü dinlemiyorum ya, ama yine de kendim dışında herkesi mutlu edecek bir yol buluyorum. Ben onlarla empati kurabiliyorum da iş onların beni anlamasına gelince please try again later mı diyor zihinleri anlamıyorum ki...
Tam, "evet artık çok yakınım!" derken uzak durmak zorunda kalmanın acısını tarif edemiyorum. Sanırım en sonunda soluğu psikologda alacağım, yoksa geçecek gibi değil bu. Prozac filan bir yere kadar ama yok yani. Tıp, Eternal Sunshine of the Spotless Mind etkisi yaratacak bir teknoloji geliştirdi mi gerçekten? Şayet geliştirdiyse hacım parası neyse versem de (gayet Ece Temelkuran tonlamasıyla söylüyorum bu cümleyi) benim hafızaya da bir el atsalar. Hayır korkuyorum ettiğim küfürler duyulacak, sarfettiğim beddualar yerini tutturamayıp beni bulacak diye.
Zaman geriye alınabilse ve ben üç yıl öncesine dönsem bu sefer beni daha fazla mutlu edecek kararlar alır mıyım acaba? Sanmam o zamanki pişmanlığın bugünkinden milyon kat daha fazla olurdu biliyorum. Şimdi pişman değilim çünkü, sadece acı çekiyorum. Ama ezkaza dönsek o döneme, yine aynı kararı verirdim ben. İnsanın kendini bilmesi kadar da güzel bir şey yok dünyada.
İşte bu yüzden yer yer seviyorum kendimi, kişisel farkındalığım kendime ana avrat sövdürüyor bazen ama ya vıldırı vızzık bir insan olsaydım? Gerçi son bir yıldır öyleyim. Kardeşim de, annem de, Ophelia da (neyse ki o kurtuldu artık benden) bu durumumdan çok şikayet ettiler. Çevresel faktörlere karşı nedenini anlayamadığım bir umursamazlık hasıl oldu bende. Tez vakitte geçer umarım.
Döndüğümde her şey daha iyi olacak diye kura kura geldim ya o uzun yolları. Böyle bir enginlere sığmayıp taşma, bir sabırsızlık, bir hiperaktivite, ben değildim sanki o. Bitti artık döndüm, huzur bulacağım ovvv ciiizıs thank you so much diyerek vardım vaat edilmiş diyarlara. Hiç anlamıyorum hangi varsayımdan yola çıkarak edindim o amsalakça hayalleri. Öyle olmadığı gerçeğini, bir gece yine can sıkıntısıyla bloguma bir şeyler yazıp kaydet butonuna bastıktan sonra betona balyoz indirir gibi indirdiler kafama sağolsunlar. (Ya da sağolsun!)
İşte o geceden beri bende küfürün biri bin para. Öyle "ayyy salak şeyyyy" gibi cadde kızı küfürü değil canım, kusura bakma. Ana avrat sövüyorum! Bütün hıncımı kelimelerden çıkaracakmışım da rahatlayacakmışım gibi abanıyorum küfüre. Normalde analara, bacılara vs küfür etmem ama artık ediyorum işte. Ettiriyor itin evlatları...
En uzaktayken bile uzak duramadıysam şimdi yakınken, elimi uzatsam dokunacakken nasıl uzak durayım diye düşünüp kahroluyorum. Bana bunları yaşatan kadere mi desem, feleğe mi desem, karmaya mı desem bilmiyorum, ama sen her neysen ey dengeleyici güç, teşekkür ederim, tam zamanında yetiştin ve vakit kaybetmeden s...tın ağzıma! Şu an dönüşüm şerefine "iyi bir tatili hakettim" demek bile gelmiyor içimden sayende, ulan "hoşbuldum partisi" yapaydım bari teselli armağanı olarak!
Yaşayacağım yere karar veremiyordum ya o hayalci günlerimde, kararımı verdim artık. Anket sonuçlarımı da baz alarak ve ne kadar uzak o kadar iyi diyerek Gebze'yi seçtim. En temizinden ev de var, bununla ilgili ayrıntıları bi ara anlatırım şimdi hiç anlatasım yok.
Gelişine yazasım var bu gece. Hatta kişi, kurum ve kuruluşları isim isim sıralayıp rezil edesim var buradan. Aslında bunu bir an önce yapmak lazım, malum 22 ağustos yaklaşıyor, o tarihten sonra kotalı sanal hayatımda neler değişecek bilmiyorum. Ama bir blog engellemesini daha kaldıramayabilir yüreğim.
Bir de merak ediyorum, koskoca google bütün interneti sıralayamadı da sen hangi teknolojik bilgi birikiminle yapacaksın o işi ey cemaati müslimin! Bir de bunları toplayıp filtreleyecekmiş, bırak allasen! MEB'in filtrelediği siteleri de biliyoruz, arka arkaya üç kere tıkladın mı site ayna gibi karşına çıkıyordu. (Öğrenciler öğretti bana da, ehe mehe..) Bir facebook'u engelleyemeyen adamlarsınız aq!
Daha yazmak, uzun uzun yazmak istiyorum ama bünyem "low battery" sinyali vermeye başladı. Son bir kez VV Brown'dan Back in Time'ı dinliyip yatarım herhalde. Kardeşim tanıştırdı beni bu şarkıyla Vampire Diaries'in soundtracklerindenmiş.
Gittim.
Etiketler:
Back in Time,
Ece Temelkuran,
Edirne,
Eternal Sunshine of the Spotless Mind,
facebook,
Harry Potter,
küfür,
MEB,
Ophelia,
Prozac,
Vampire Diaries,
vıldırı vızzık
Wednesday, 6 October 2010
İddia ediyorum facebook’taki fotoğraf albümleri arasında “bennnn” başlıklı albümü bulunan, en az 100.000 kız bulabilirim!
Şimdi kızlar bana kızacak biliyorum ama, aylar önce, aylak aylak takılırken yaptığım bu tespiti artık içimde tutamayacağım.Efenim malumunuz yaşadığım yerdeki şartlardan dolayı kendimi verebileceğim, enerjimi kanalize edebileceğim sosyal bir platform, spor faaliyeti, kültürel etkinlik bulamıyorum. Bundandır ki abanıyorum internete, kitaba, müziğe, tv’ye. İnternet diğerlerine göre daha fazla duyu organına hitap ettiği için ister istemez büyük bir yer kaplıyor hayatımda.
Öyle manyakçasına teknoloji meraklısı olmadığım için de internet ortamında yaptığım tek şey paylaşım sitelerinde fink atarak, tanıdıklarımın hayatında neler olup bittiğini izlemek. Fotoğraf albümleri, paylaşılan videolar, yazılan notlar vs. ise yaşam tarzları için belirleyici nitelik taşıyor.
Fotoğraf albümlerinin isimleri özellikle dikkatimi çekiyor. Başlık ve içeriğin birbirini tamamlayıp tamamlamadığına mutlaka bakıyorum (yani düşün, sosyal hayatım o kadar renksiz ki bu tarz saçmalıklara tutunarak ruh sağlığımı korumaya çalışıyorum). Çok yaratıcı albüm isimleri ve eğlenceli resimlerin yanı sıra, vasat isimler ve sıkıcı resimler de görüyorum çoğu zaman. Ve hemcinslerimin genelinde bir benzerlik dikkatimi çekiyor. Artık siz buna narsizm mi dersiniz, egoizm mi dersiniz bilemem; ama bu dişicanlar “bennn” diye albüm oluşturup, sırf kendilerinin çeşitli açılardan çekilmiş fotoğraflarını paylaşmaktan büyük haz alıyorlar.
Kendini çok beğenirsin, çok fotojeniksindir de “cümle alem güzelliğimi görsün, bana imrensin” diyerekten fotoğraf paylaşırsın da, o “bennnn” ne oluyor? O nasıl büyük bir coşkudur ki, sondaki “n” harfine vurgu yaparken kendinden geçiyorsun ey insan evladı?!
Aynı cinsiyeti paylaştığım insanlara çoğu zaman şaşkınlık içerisinde bakarım, yaptıklarına anlam veremediğim dönemler olur o ayrı konu da; bu “bennn” mantığına çok takılıyorum şu sıra. Sadece “ben” yazınca yeterince dikkat çekmiyor mu? Ya da “ay bakın fotoğraflarımdaki perspektifle, simetriyle nasıl da gurur duyuyorum, nasıl da mutluyum…” düşüncesinin bir yansıması mı, o huşu içinde ağızdan çıkıp yazıya dökülen “bennn”? Ne olur bana tatmin edici bir cevap verin, çünkü bıktım artık gecenin bir yarısı, “bennn” diye çığlık atarak uyanıp, yataktan fırlamaktan.
Belki de içten içe kıskanıyorumdur o tarifsiz özgüveni kim bilir? Ben kendi iç hesaplaşmamı hallederken siz de şu “bennn” klişesini düşünün kurban olayım.
Herkes kendi iç dünyasına bi dönsün artık yahu!
Subscribe to:
Posts (Atom)


