Thursday, 30 December 2010

Surprises are fantastic in any case :)

Recently I've ordered some DVDs from my sister. She doesn't have difficulty in finding each movie I ask in Ankara, so she's sort of a cargo service for me and my friends here. And I'm really thankful to her because of her patience for my wishes.

Whatever... A week after she sent DVDs, she rang me up and said, "I've sent you new movies as a surprise." And I felt happy for the movies I have no idea about.

The day before yesterday I got a big package when I came from school. The package was so big to be a DVD box. I opened it impatiently, because there was no name on it. The sender was a mystery! The moment I opened the package there was a glitter disco ball in front of me! One of my favorite presents for my birthday! 2 years ago she bought me mitts (boxing gloves), because I sent many messages that I wish to have mitts on my birthday. That made me the happiest sister in the world.

And two days ago, I became the happiest sister in the world again. Because one of my wishes was become true thanks to my sister. We were always dreaming to have a glitter ball at home and form a disco atmosphere, Lady Gaga style :) Now the only thing is to have my own house to design as I wish.




This is my new year present "glitter ball". Someday it'll be my favorite home accessory.




Next to my new glitter ball, there was a little, grey box with a ribbon on it. I openned it and saw a pretty "new year mug". You don't imagine how happy I became. I wouldn't be happier if there was a "Beşiktaş mug."




This is my sweet mug, as the second present for new year.


Althoug my sister is sort of a maverick girl and seems reckless, she has got a big heart. She keeps a precious love for me, as precious as I keep for her.




the picture of  serenity
(me & my sister)

Tuesday, 28 December 2010

Books books everywhere

I have inspired from Samuel Taylor Coleridge’s poem, The Rime of the Ancient Mariner while writing the title. Which says “water water everywhere” in one of the lines.

If we turn our main point back:

I have to put an end to buy books.

I haven’t even literally started the serial of mythology and Nietsche, I bought on last September. But I can’t help myself ordering books from the net again and again.

The bad part is, I don’t have enaugh space to keep my books, in the hostel room I’m staying. And I don’t wanna send them Tekirdağ without reading.

Last week I couldn’t hold myself back and I ordered some George Orwell books I have been planning to read for a long time.

I ordered four of his works; Keep the Aspidistra Flying, Down and Out in Paris and London, A Clergyman’s Daughter, The Road to Wigan Pier.

Also, I bought a Virginia Woolf novel, To the Lighthouse. Although I know the whole story, I just wanna keep that book in my library. (In the library I don’t own now, but I hope to have in the future)

Because of my limited spare time I’m not a fast and prompt reader. (Notwithstanding, I still don’t give up obtaining books) For instance I’ve been reading Thomas Hardy’s Far From the Madding Crowd for two weeks… Since my university years I’ve been interested in this book’s title. I’m serious! At first I’ve just liked the title. But now, I like both the story and title; even characters...

Whatever... To sum up, I need somebody to stop me from spending my money on books. However, my problem is not about money, but space…





Friday, 24 December 2010

"Köy okulu"ndan objektifime yansıyanlar... (1)


Ağrı-Tutak'daki ikinci yılıma adım atarken çevremdekilere, geçen yıl çalıştığım köyden, (Soğukpınar, eski adıyla Muşya) orada yaşadığım iyi ve kötü olaylardan çok sıkça bahsetmiştim. Ama köy ile ilgili görüntüleri çok az kişiyle paylaştım. Bence artık kadromun bağlı bulunduğu şu efsane okula ait görselleri daha geniş kitlelerle paylaşmamın vakti geldi.



Aha da okulumuzun bir kısmı. "Bir kısmı" diyorum çünkü soldaki (ya da sağdaki bilemedim şimdi) yeşil bina, ya da kulübe artık siz ne dersiniz bilemiyorum, orası güya lojman. Birçoğunuz "ay ben orda hayatta yaşayamam" diye feryat eder ama, mecburiyetten orada yaşayan öğretmenlerimiz mevcut. Büyük konuşmamak lazım.




Bu, okulumuzun ana giriş kapısı. Üç binadan oluşan naçizane okulumuzun, önünde bayrak bulunan tek binası olduğu için buraya ben, kendi kendime ana kapı adını verdim.




Köhne bir binanın içini ancak bu kadar güzelleştirip, eğitim-öğretim yapabilecek hale getirmişler. (4-A sınıfı)





2-A sınıfı, okulun en düzenli, en temiz sınıflarından biriydi. Yine de normal bir okulun sınıfıyla kıyaslanamaz. Hangi okulda tahtanın dibinde soba bulunur ki?





En büyük ve en kalabalık sınıfımız 5-A (şu an hala aynı mı bilemiyorum tabi). Soba düzenli yandığı sürece iyi ısınıyordu bu sınıf. 





2-A sınıfının öğretmen masası bulunan kısmı. Daha önce böyle bir kreasyon görmüş müydünüz? Ben ilk defa şahit oldum ve bunu da gördüm ya artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.




İşte bu da ilköğretim ikinci kademe binamızın ön kapısı. İlk görüşte ahır kapısını andırıyor değil mi? Ama bildiğin 6,7,8. sınıflar öğrenim görüyor bu binada. Eskiden sağlık evi işlevini görüyormuş. Daha sonra devlet, sağlık evini kapatınca uzun süre boş kalmış burası. Aslında pek de boş sayılmazmış zira güvercin ağılı olarak kullanmışlar burayı bir süre. Hatta bana kalırsa büyükbaş hayvan da barınmış burada. Çünkü binanın kendine has kokusu gayet ahırı andırıyordu. O kokuya alışabilmem de uzun zaman aldı.




İkinci kademe binasının arka tarafı malum, köylü okuluna sahip çıkmadığı gibi, binaya hasar vermek için de büyük çaba sarfetmiş.





iç içe sınıflarımızın ilki 8-A'dan bir görünüm. Sınıfın neredeyse tamamı bu kadar, öğretmen masasını bırak, sandalye koymaya doğru dürüst yer bulunamamış. İşin en abzürd tarafı, bu sınıfa ulaşmak için de 6-A sınıfının içerisinden geçmek gerekiyor.





Bu da bahsi geçen 6-A sınıfı. 8 ve 7. sınıflara girebilmek için önce buraya uğramanız gerekiyor. Bu sınıf adeta binanın salonu görevini görüyor.





7-A sınıfı... Bu okulda sadece sınıflar değil, sınıf içerisindeki eşyalar da iç içe maalesef.





7-A'dan bir başka görünüm...





Koridor diye tabir ettiğimiz, aslında kimsenin ne olduğunu bilmediği bölüm. Okul panolarının  asıldığı, sınıflara giderken geçilen küçük bölme.




6-A'nın başka bir açıdan görünümü.




Son olarak burası da, yarı müdür, yarı öğretmenler odası olarak kullandığımız; 4 kişiden fazlasının sığmadığı naçizane odamız. Bilgisayarıyla, yazıcısıyla her şeyi tastamam gibi bir izlenim veriyor değil mi? Çünkü eksikleri tamamlamak için diğer öğretmen arkadaşlarım çok çalışmışlar vaktiyle. Benim gördüklerim okulun en iyi haliymiş meğer. 

Soğukpınar ilköğretim Okulu bana hayatımın ilklerini o kadar derinden yaşatmış ki, artık gerçekten çoğu tuhaflığa şaşırmıyorum bile. Orada geçirdiğim 6-7 ayda öğrendiklerimi ömür boyu unutmayacağıma eminim. Müdürlük deneyimini bile (her ne kadar istemeyerek yapmış da olsam) tattırdı bana bu okul.

Yaşadığımız kötü olaylara rağmen ben de, oda arkadaşım (Matematik öğretmeni) da ara sıra köydeki öğrencilerimizi yad ediyoruz. Sanki ayrı bir masumiyeti vardı onların, cehaletin ve siyasetin kurbanı olmuş, iki kültür arasına sıkışıp kalmış esmer tenli, ela gözlü çocukların. İnsan hiçbir şeyi değilse de öğrencilerini özlüyormuş meğer. 

Bir ara da onlarla tanıştıracağım sizi canlar. Bugün değil ama elbet bir gün.

Monday, 20 December 2010

Katledilenler hep bizden “Kahramanmaraş’ın yıldönümü anısına…



Sivas katliamını TV’den canlı canlı izlediğimi, ağıtlar yakan ailemin yüzüne anlamayan gözlerle baktığımı hatırlayabiliyorum hala. Onlarınsa yüreği yanıyordu, çünkü tanıklık ettikleri ilk katliam değildi bu.

 

Aralık 1978’deki Maraş katliamını kaçımız anıyoruz acaba? Ben ailemden öğrendim, her Aralık ayında kıyı köşe kanallarda yayınlanan belgeselleri izledim. Mezhepdaşlarım adına üzülmekle birlikte, yapılan zulme çocuk aklıma bile anlam veremedim.

 

Ve hala anlam veremiyorum, 100’den fazla insanı katledecek kadar şuurunu kaybedebilen zihniyete.

 

İçim acıyor sadece, kendi ailemi düşünüyorum en başta, şimdiye kadar kimseye zarar verdiklerini görmediğim, kedimizi bile gözünden sakınan ailemi… Birileri neden onları katletmek istesin ki?


    

Sunday, 12 December 2010

Nöbetten türlü türlü notlar... (Vol. 2)

İtiraf edeyim ki, şu nöbet olayından artık sıkılmaya başladım. Başta öğrencileri yakından tanımak açısından iyi gibi görünüyordu gözüme, ama zamanımın çok önemli bir kısmını ayırmam gereken büyük bir külfet haline gelmeye başladı.

Aslında bu sıkıntının en büyük sebebi dört günde bir nöbetin bana gelmesi sanırım. Eğer nöbet tutan öğretmen sayısı fazla olsaydı ve haftada sadece bir günümü bu işe ayırmam gerekseydi bence bu kadar çabuk sıkılmazdım.

Fakat söz verdiğim gibi, bu işi yürütebildiğim yere kadar yürüteceğim. Her ne kadar soğuk algınlıklarım ve ses kısılmalarımın önemli bir parçasına bu nöbetler sebep olsa da…

Şimdi gelelim geçen hafta, yine bir nöbet esnasında birkaç kız öğrenciyle girdiğim ilginç diyaloga.

 

Kendi sınıf öğrencilerime Rehberlik etkinlikleri kapsamında dağıttığım otobiyografi kağıtlarını toplamama bir gün kalmıştı. Yurtta kalan bir kız öğrencim otobiyografi kağıdını alıp yanıma geldi ve:

“Hocam ben yarın otobiyografi kağıdımı size vericem ama sizden başka okuyan olucak mı o kağıtları?” diye sordu. Ben:

“Sınıf öğretmeniniz olarak ben okuyacağım, bir de belki Rehberlik öğretmeni okuyacak. Neden sordun?” dedim.

“Hocam ben o kağıda çok etkilendiğim ve uzun zamandır kafamı kurcalayan bir şey yazdım. Ama bunu okul idaresi okur diye çok korkuyorum. Silsem mi diye çok düşündüm, ondan önce size anlatsam olayı siz karar verseniz olmaz mı?”

“Senin başından geçen bir şeyi yazıp yazmamana ben karar veremem. Bu kararı senin vermen gerekir, ama için rahat edicekse bana anlatabilirsin.”

“Nasıl başliyim bilmiyorum ama hocam, şimdi benim arkadaşlarımdan birine ilköğretimdeyken öğretmenlerinden biri, Atatürk’le ilgili bir video izletmiş. Bu videoya göre, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda ölüyor. Onun yakın arkadaşları ve komutanlar savaşın duraklamaması ve halkın Atatürk’e olan inancını yitirmemesi için yerine ona çok benzeyen birini getiriyorlar. İlk Atatürk çok iyi yürekli ve dinine düşkün bir müslümanken, bu yeni Atatürk hıristiyanmış, kötü kalpliymiş ve çok fazla içki içiyormuş. Hatta cumhuriyet kurulduktan sonra bir sürü dindar kişiyi katlettirmiş. Sonra kendisi de içkiden ölmüş.”

Ben bunları ağzım açık dinlerken, yanındaki diğer arkadaşı söze karıştı:

“Hocam ben de duymuştum böyle bir şeyi. Buralarda bir sürü öğretmen böyle şeyler anlatıyolar öğrencilere. Bi tanesi de demişti ki bize, Atatürk’ü toprağa gömmemişler de Anıtkabir’de betonların içine yerleştirmişler çünkü çok kötü bir insan olduğu için Atatürk’ü toprak kabul etmemiş.”

Bunun üzerine daha da hayretler içinde kaldım tabi. Hani yüksek düzeyde din bilgisine sahip olsam filan, diyeceğim ki, “Toprağın altındaki kabir, ahret gününe kadar iyiler için cennet, kötüler için de cehennemdir.” Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinden kalma yarım yamalak bilgilerimle, ama sadece ifadesizce dinlemeye devam ettim. Sonra ilk konuşan öğrencim:

“Hocam hani otobiyografi kağıdında ‘hayatınızda sizi en çok etkileyen şeyi anlatınız’ diye bi bölüm var ya, o kısma ben bunu yazdım çünkü bu anlatılanlar beni çok etkiledi. Biz Atatürk’ü müslüman biliyoduk, o yüzden ben bi öğretmenime sordum bunu, ‘Atatürk gibi içki içen, sigara içen bi insan nasıl müslüman olabilir sence?’ dedi. Kafam çok karıştı hocam, bize kitaplarda anlatılan Atatürk hep iyi, dürüst, adaletliydi.”

Bunun üzerine artık söz sırası bana gelmişti. Öğrenciye dönüp önce şunu sordum, “Atatürk’ün müslüman olup olmaması seni neden bu kadar düşündürdü? Neye inandığı ya da inanmadığı onun özgürlük için savaşmış olduğunu değiştirir mi?”

“Hayır ama hocam o videoda Atatürk’ten çok kötü bahsedilmiş.”

“Önemli olan o videoda neden bahsedildiği değil, senin neye inanmak istediğin bence. Mesela bana göre Atatürk’ün hangi dine inandığı, inançlı olup olmadığı önemli değil, çünkü inanç bireyseldir insanın kalbinden gelir ve bunu değiştirmek o kadar da kolay bir şey değildir. Diyelim ki Atatürk hristiyandı, ama bu onun, bu özgürlük için savaşmasına, mücadele etmesine engel oldu mu? Olmadı. Bi de şöyle düşün; Atatürk çok içki içiyorsa bile bu onun müslüman olmasına neden engel olsun ki? Sonuçta islamiyette herkesin kendi günahlarından sorumlu olduğu söylenmez mi? Toprağın herhangi bir insanı kabul etmeme gibi bir lüksü de yoktur. Toprak canlı bir varlık değil ki seçme şansı olsun. Şayet öyle bir durum olsaydı toprağın kabul etmeyeceği milyonlarca cani şu an toprağın altında yatıyor olmazdı…”

 Yarım saat kadar bu konu hakkında konuştum, bu konuyla ilgili fikrimi elimden geldiğince öğrencilerin anlayacağı dilden anlatmaya çalıştım; ve hayatımda ilk defa Atatürk’ü savunmak zorunda kaldığımı fark ettim sonra… Ne tuhaftı bir öğretmenin bu tür şeylerle öğrencilerin beynini yıkamaya çalışması, kendi düşüncesini bu kadar doğrudan empoze etmeye çalışması. Ben de düşüncelerimi kimi zaman yansıtabiliyorum ama doğrudan propaganda yapmak aklıma hiç gelmedi. Hatta neden bilmem, siyasi fikirlerimi mümkün olduğunca açığa çıkarmamaya çalışıyorum. Belki ben de hayatının en karmaşık dönemini yaşayan bu çocukları kötü yönde etkileyeceğim, ya da anlattığım şeyleri yanlış anlayacaklar kim bilir… O öğrencimin bu olaydan ne kadar etkilendiğini görünce yaptığımın çok da yanlış olmadığını fark ettim. Çünkü eğitimde önemli olan öğretmenin mesajı vermesidir, eğer öğrenci yeterince ilgiliyse mesajın kaynağını bulacak, ne demek istediğini anlayacaktır. Daha fazlasını yapmak beyin yıkamaktır bana göre.

 O akşam öğrencilerin yatma saati gelene ve yurttaki tüm kontrolleri yapıp uyumaya hazırlanana kadar bu konuyu düşündüm. Bir yandan gülüyordum şu “Atatürk’ü toprağın kabul etmemesi" meselesine, çünkü öğrenci anlatırken ciddi pozisyonda dinlerken gülmemek için kendimi sıkmıştım.

 Acaba bu konuyla ilgili videoyu kimler hazırladı diye düşünmeden edemiyordum da. Bu nasıl büyük bir kindir anlayamıyorum. Bunu yaparak nereye varmak, neyin intikamını almak istiyor bu çok muhterem öğretmenler hala merak içerisindeyim…

Ertesi gün aynı öğrenci bana kağıdını teslim ederken, “Dün beni dinlediğiniz için teşekkür ederim hocam, anlattıklarınız sayesinde artık bu konuyla ilgili şüphe kalmadı kafamda.” dedi. Halbuki ben bir şey anlatmamıştım bile, sadece inançlarla ilgili kendi kanılarımdan bahsetmiştim o kadar. Demek bu kadarı bile onu etkilemeye yetmiş. Daha da önemlisi içini rahatlatmış. Birden mutlu oldum…

Ama gerçekten mutlu oldum, bu sefer ilacın etkisiyle falan değil ha!

 

Wednesday, 8 December 2010

“Hamileysen gösteride işin ne” he mi?

Gencecik bir kız…


19 yaşında, üniversite öğrencisi...


Hamile…


Çocuğunu doğuracaktı, kararlıydı, ama izin vermediler…


O yaşta, bu sorumluluğu üstlenme fikrini göğüsleyebilecek kadar bilinçli; POLİS TERÖRÜ gibi bir faktöre rağmen hakkını savunmayı göze alacak kadar cesur.


“Hamileysen gösteride işin ne, evinde otur!” diyen Emre Aköz gibi, Oray Eğin gibi yandaş liboşların mantar gibi çoğalmasına inat oturmadı. Her özgür birey gibi karşılaştığı sorunlara karşı tepkisini ortaya koydu.


“Hamileysen gösteride işin ne?” diyerek polis dayağını meşrulaştırmaya çalışan, koskoca gazetelerin, en güzel köşelerini kaparak oturduğu yerden ahkam kesen “sözde” aydınlarla, “bu yaşta bi de çocuk peydahlamışsın!” diyen beyinsiz polisin arasında bir fark göremiyorum şahsen…


Bu zihniyete bakarsan kadın dediğin (hele bir de hamileyse) dizini kırar, evinde oturur, babasının/kocasının sözünden çıkmaz, hakkını savunmaz. Kendi çocuğunu taşıdığı bedeni bile ona ait değildir…


Bu insanlarla aynı havayı teneffüs ettiğim için utanıyorum.


Daha yazacaklarım var, ama aklıma her gelişinde sinirlerim geriliyor, kalbim parçalanıyor. Ece Temelkuran gibi “ben çok küfür biliyorum” gibi histeriye kapılmak istemiyorum da zaten.


Ruhi Su’nun Bir eseri vardır “Şişli Meydanında Üç Kız

“Şişli meydanında üç kız, biri Çiğdem biri Nergis” dizelerindeki tuhaflığı anlayamamıştım ilk dinlediğimde. Sonradan öğrendim, Nergis’in karnındaki kız çocuğuyla Şişli meydanına çıktığını, bir kadın olarak gurur duydum onunla, her ne kadar sonu kötü biten bir hikayenin kahramanı olsa da.


Tıpkı 19 yaşındaki üniversite öğrencisiyle gurur duyduğum gibi, içindeki o cesur kadına “dur” demediği için… Fakat keşke ileride, karnında taşıdığı çocuğuyla, yan yana, omuz omuza meydanlara çıkabilme imkanı bulabilseydi…


Monday, 6 December 2010

MİMlendik ey halkım, unutma bizi...

Geçenlerde, sevgili takipçim ve sıkı takipçisi olduğum Holywitch beni blogunda (kazanında mı deseydim?) mimlemiş ve aşağıdaki 20 adet soruyu cevaplamamı salık vermişti. İşten güçten ancak fırsat bulup soruları titizlikle yanıtladım. İşte gecikmeli mimli cevaplarım:


1-en sevdiğiniz kelime : lacrymosa

2-nefret ettiğiniz kelime : kankito (uyuz oluyorum bunu söyleyenlere, hayır ağızlarına yakışsa anliycam)

3-ne sizi heyecanlandırır? : İngiliz edebiyatı eserlerinin sinemaya uyarlanması (ne zaman böyle bir film çıkacağını öğrensem dört gözle bekliyor, çıktığında da ağzımdan salyalar akıtarak izliyorum)

4-heyecanınızı ne öldürür? : sanatın her dalında vuku bulabilen senkronsuzluk

5-en sevdiğiniz ses : elektrik süpürgesi, saç kurutma makinesi sesleri (acayip uykumu getiriyorlar)

6-nefret ettiğiniz ses : bana her seferinde mantığımı kullanmam gerektiğini haykıran iç sesim. (hayır bi de küfürlü konuşuyor i.ne, rencide ediyor insanı)

7-hangi mesleği yapmak istemezsiniz? : hemşire olmak istemezdim, netekim olmadım da…

8-hangi doğal yeteneğe sahip olmayı isterdiniz?:  Telepati (kontür, fatura derdinden kurtul, oh mis)

9-kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz? : Helena Bonham Carter (çünkü deli)

10-nerede yaşamak isterdiniz? : Dublin (İrlanda)

11-en önemli kusurunuz : sabır (böyle… peygamber sabrı derler ya, o var bende uyuz oluyorum)

12-size en fazla keyif veren kötü huyunuz : kendimi, bana gıcık olduğunu bildiğim insanların gözüne gözüne sokarım, laflarımla onların tahammül sınırlarını zorlarım ve bundan çok zevk alırım.

13-kahramanınız kim? : Beatrix Kiddo

14-en çok kullandığınız kötü kelime : “faşist”

15-şu anki ruh haliniz : dingin (ne demekse?)

16-hayat felsefenizi hangi slogan özetler : Tek Yol Devrim

17-mutluluk rüyanız : Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy gibi ayakkabılarımı birbirine vurup üç kez “ev gibisi yok” diyince Trakya topraklarına varmak.

18-sizce mutsuzluğun tanımı : Sevdiklerinden en az 1500 km uzakta olmak.

19-nasıl ölmek isterdiniz? : gülerken

20-öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz? :  “ara sıra bana olan inancını kaybetmiş olsan da, bazı bazı varlığımla ilgili şüpheye düşmüş olsan da özünde iyi bir insan olduğun ve kendinden çok toplumu düşündüğün için seni affediyorum…. Yaşasın halkların kardeşliği….” (evet sonu biraz tuhaf oldu ama O’ndan bunu duymak beni mutlu ederdi)


Thursday, 2 December 2010

Bir yemin etme biçimi olarak “he valla kuran ı kerim”

Böyle bir şey cidden var dostlarım. Ben de ilk kez burada karşılaştım, çok şaşırdım. Hatta her duyduğumda gülmekten katılmamak için zor tutuyorum kendimi.

 

Ağrı-Van menşeili bu yemin etme biçimi bizim öğrenciler arasında pek yaygın, zira öğrencilerimizin çoğu Ağrı, Van ve çevresinden.

 

Bir gün öğrencilerimden biri derste hiç beklemediğim üstün bir performans gösterince,

 “Bana biraz yardım almışsın gibi geldi.”dedim.

“Hocam valla kuran ı kerim kendim yapmışım.” dedi. Ben 5 sn boyunca mavi ekran modunda çocuğun suratına baktım, ne demek istediğini anlayamamıştım çünkü.

“Cidden tek başına mı yaptın yani?” diye sordum tekrar.

Cevap:

“He valla kuran ı kerim.”


İşte o dakikadan itibaren ne demek istediğini anlayıp patlattım kahkahayı. Malum öğrenci ve çevremdeki diğer öğrenciler gülmeme bir anlam veremeyip şaşkın şaşkın yüzüme baktılar. Bense koridorda hem yürüyüp hem gülmeye devam ediyordum, sesim duvarlarda yankılanıyordu hatta.

 

Belli bir süre daha (dimağım alışana kadar) bu sözü her duyduğumda gülmeye devam ettim. “Allah’ın adını verdim.” tarzı yeminler bile bana tuhaf gelirken (çünkü hiçbir zaman insanları kendime inandırmak için yemin etmek zorunda kalmadım) bu kez Kuran-ı Kerim’i kullanarak yemin edenleri görünce şaşkınlığım tavan yaptı.

 

Ve son zamanlarda artık şunu fark ettim ki, hangi öğrenci bu şekilde yemin ediyorsa kesin yalan söylüyordur. Bir samimiyetsizlik olduğunu seziyordum bu yeminde, hep şüpheyle yaklaşıyordum bu şekilde yemin eden öğrencilere ki bir öğrencimin yalanını yakaladım. İşte o zaman şüphelerimde yanılmadığımı anladım. Zaten yemin ederken Allah’ın adını kullananlara da inanmazdım.

 

Neyse işte bana komik geldi, güldüm, sizinle paylaştım belki hoşunuza gider de gülersiniz diye.

 

Bir ara Kürtçe öğrenme maceralarımı da anlatacağım, ama hangi ara bilemiyorum. Belki Kütçemi biraz daha geliştirdiğimde olabilir.

 

Şimdilik şev baş…

 

Monday, 1 November 2010

Ne zaman Lilith’in kızı oldum

Üniversitede, Cinsel Sağlık Eğitimi dersini almaya başladığımdan beri Lilith araştırmaları yapıp duruyorum.

“Ne alaka ulan?” diyeceksiniz biliyorum.

Şöyle ki:

Üç semavi dinin cinselliğe bakışaçısını araştırıyoruz, bana da Musevilik düşünce mikve ayininden tut, cinsellik orucuna kadar bir çok şey öğrendim. Bu araştırmalarım esnasında bir İbrani efsanesinin baş kahramanı Lilith’le ilgili bilgiler geçti elime. Onunla ilgili yazılar “Tarihteki ilk feminist.”, “Erkeklere ilk hareketi Lilith çekmiştir.” gibi başlıklar altında yayınlanınca, ister istemez radarlarım sinyal verdi. Bulabildiğim kadar çok bilgi bulmaya çalıştım, onunla ilgili en ufak yazıları bile okumaya başladım.

Lilith’in öyküsünü hepiniz uzaktan yakından biliyorsunuzdur ama ben yine de kısaca anlatıvereyim.

“Lilith, Adem’in Havva’dan önceki karısıdır. Aynı Adem gibi topraktan yaratılmıştır, yani onunla eşittir. Bu sebepten olsa gerek Lilith Adem’in bazı konularda (özellikle cinsellik) ondan üstün olmasını kaldıramaz. Adem’i terk edip Tanrı’ya da isyan edince cennetten kovulup Şeytan’ın saflarına geçer. Ve geçerken de doğan erkek çocukları öldürmeye yemin eder… Daha sonra Tanrı, Adem’in kaburgasından Havva’yı yaratır ona eş olsun diye. Bu yeni kadın Adem’in bir parçasından yaratıldığı için ona karşı gelmeyecek, onun sözünden çıkmayacaktır…”

Geçenlerde okula gelen kitapçının kitap listesini incelerken mitoloji serisini gördüm ve gözüm bu seri içerisinde bulunan Vera Zingsem’e ait Lilith kitabına takıldı. Hipnotize olmuşcasına bakıp durdum kitaba. Kitapçıya, “Ben mitoloji serisini alıyorum!” diyiverdim. Lilith’in yanı sıra 19 tane daha kitabı anında satın aldım. Mitolojiye de çocukluğumdan beri ilgi duyduğumu da varsayarsak (hep bu Zeyna ve Herkül yüzünden) çok da faidelü bir iş gerçekleştirdim kendi adıma. Maaşı kitaplara yatırmak konusunda master degree insanlardanım, bunu söylemek her ne kadar hoşuma gitse de, babama, “bissürü kitap aldım baba, hepsi çok güzel.” dediğimde yüzündeki ifadeyi görmekten de nefret ediyorum, o ayrı.

 

Şimdi Vera Zingsem’in Lilith’ini ağzımdan salyalar akıtarak okuyorum. Lilith’e dair her anlatım ilgimi çekiyor, okurken kalp atışlarım hızlanıyor. Her seferinde, kötülüğüne rağmen Lilith’e hayran oluyorum.

 

Kendimi onun kızı ilan etmem de bundan olsa gerek.

 

Annem duymasın, sütünü helal etmez yeminle!



Wednesday, 27 October 2010

Nöbetten türlü türlü notlar… (Vol. 1)

Daha önce anlatmadım sanırım ama bu yıl Tutak Anadolu Lisesi’ne görevlendirildim, lise öğrencileriyle çalışıyorum yani.

Liseli psikolojisi beni biraz endişelendiriyordu ama şu 1,5 ay içinde fark ettim ki onlarla çalışmanın da ayrı bir zevki varmış. Hele ki öğrenciler gerçekten belli amaçlar, hedefler doğrultusunda çalışınca daha da bir hevesle ders işliyor insan.



Anadolu Lisesi’nin bir de yurdu var ki evlere şenlik. Oradan da nasibimi alayım diye belli günlerde belletmen olarak nöbet tutuyorum kız öğrencilerin başında. Önce sıkılırım sanmıştım ama o bile hoşuma gitmeye başladı. Hatta dün öğrencilerin heyecan dolu dakikalarını izlerken pek bir eğlendim.

Efenim dün nöbetteyim, kızları etüde topladım ben de başlarında oturdum kitap okuyorum. Ara sıra da iki etüt odası arasında gezinip duruyorum. Bu gezinmelerden birinde camdan bahçeye bakasım geldi. Ne göreyim, bizim okulun idarecileri tam kadro yurda gelmiş. Olağan bir durum diyerekten fazla umursamadım etüde döndüm. Etüdü bitirip de öğrencileri akşam yemeğine çıkarırken onlardan önce yemekhaneye doğru yola çıktım. Erkek öğrenciler söylenerek yürüyorlardı, “Hayrdır?” dedim. “Hocam arama yaptılar, çay, şeker, ketıl (okunduğu gibi yazıyorum) ne varsa topladılar.” dediler.

Kızları yakaladım yolda, “Çabuk ketılları, çayları saklayın arama varmış.” dedim, hepsinin etekleri tutuştu. Kız tarafında bir panik havası, ne yapacaklarını şaşırdılar. O kadar üzgünler ki neredeyse ağlayacaklar. Bir tanesine odamın anahtarını verdim, “Alın benim odama saklayın.” dedim. Nerden bilirdim hepsinin benim odaya üşüşeceğini? J

Yemekte teşekkür eden kız yığınıyla dertleştikten sonra, ikinci etüt için kızları toparladım ve yoklama defteri almaya odama gittim. Bir baktım ki yatağın altı full market poşeti, full ketıl, demlik. Gülmekten alamadım kendimi. Hayır koridorlarda kamera var, müdürün aklına gelse de ekrandan kontrol etse gülmekten yerlere yatar eminim. Bir de belki benim başımı yakar, bilemiyorum.

Öğrencilerimden bir tanesi de şiir defterini ve günlüğünü saklamam için bana emanet etti, “Hocam bunu müdürün görmemesi lazım.” dedi, “Peki ben görebilir miyim?” dedim. “Siz görebilirsiniz, size serbest.” diyip güldü ve koşa koşa odasına gitti.

Neyse etüt vakti geçti, dinlenme saatine geldik hala idarecilerden tık yok. Bu saatten sonra arama filan yapmazlar diyip emanetleri sahiplerine teslim ettim. Öğrenciler mutlu mesut, her biri beni odasına çaya davet etti, aralarında seçim yapmakta zorlandım ama en sonunda ilk davet edenin kapısını çaldım. Yaklaşık 45 dk onlarla takıldıktan sonra aşağıdan çağırıldığım haberi geldi. Herkesin gözlerinde bir telaş, endişe… Ağır ağır indim merdivenlerden ve öğrencilerin gerginliği beni de gerdi o anda.


Aşağı indim ve gördüm ki erkek öğrenci tarafındaki belletmen öğretmenle çok sevdiğim iki öğrenci beni bekliyorlar. Bu öğrenciler, bir keresinde birlikte masa tenisi oynama sözü verdiğim öğrencilerdi. İdarecilerin gitmesini fırsat bilip masa tenisi oynamaya gelmişler. Bir yarım saat de onlarla masa tenisi oynadım ve sporu ne kadar özlediğimi fark ettim.

Bir dahaki nöbete, kendi raketimi ve pingpong topumu alıp gideceğim. Bu sefer de kıyasıya maç yapma sözü verdim öğrencilere.

Yeni bir nöbet macerasına kadar hoşçakalın canlar.

Öpüngen…

Saturday, 23 October 2010

Yine eski ben olabilmek için çok mu geç


Eskiden de bunalıma girerdim, içim daralırdı, mutsuzluğum tavan yaptığında intiharı bile düşündüğüm zamanlar olmuştu (kısacık bir süre için). Ama hiç antidepresan kullanma gereği duymamıştım.

Hayatımda ilk kez kendimi telkin edemediğimi fark ettim. Hem de hiçbir sorunum yokken, geçen yıl yaşadığım olumsuzluklar da hayatımdan tamamen uzaklaşmışken…

Ergenliğimde bile kendimi bir şekilde telkin eder, bir takım uğraşlarda teselli bulur sıkıntımı unuturdum. Ama bu sefer iç huzura kavuşmak için uzandığım her dal kırıldı, elimde kaldı. Ben de, istemeye istemeye antidepresan kullanmaya karar verdim.

Çevreye, eşe dosta, hatta bir de doktor arkadaşa danışıp kendime en uygun ilacı seçmeye çalıştım ve Prozac’da karar kıldım.

Kullanmaya başladığım ilk 5 gün yan etkilerinden başka olumlu bir etkisini görmedim. Hatta o süreç içerisinde zaman zaman tutulduğum ağlama krizlerinden bile yaşadım. Fakat 5. günden sonra psikolojimde olumlu gelişmeler hissetmeye başladım. Zihnim adeta cam bir fanus içerisine alınmış gibiydi. Beni üzen, bana sıkıntı veren tüm düşünceler o cam fanusa çarpıp geri gidiyordu. Bu hissi o kadar sevdim ki ilacın yan etkileri bile gözüme iyi görünmeye başladı. Mide bulantısı, anlık unutkanlıklar, uzun dalgınlıklar ve en kötüsü de aşırı iştahsızlık. Zaten kilo almaktan yoksun olan bedenim hızla kilo vermeye başladı.

İlacı kullanmaya devam ediyorum, fakat beni anorektik yapmasından korkuyorum. Ayrıca etkisini görmeye başladığımdan beri gözümden bir damla yaş akmadı. Normalde kitaplara, filmlere bile kolayca ağlayan ben, kendimi zorlamama rağmen gözümden bir damla yaş akıtamıyorum. Sanki hislerim ölmüş gibi hissediyorum, üzülemiyorum bile çünkü.

Evet bu ilaçtan korkuyorum, ama onu bıraktığımda eski, sefil ruh halime dönmekten de korkuyorum. Ne kendim çekebiliyorum kendimi, ne de çevremdekiler. Gerginliğimi öğrencilerime bile yansıttığım günlere, sınıfta korku dolu bir atmosfer yarattığım saatlere dönmek istemiyorum.

Ama evet özlüyorum ağlayabildiğim günleri, sıkıntılarımdan, kendimi telkin ederek kurtulduğum dönemleri… Ve küçücükken bile sahip olduğum o gücü artık kendimde bulamıyorum. Hayata tutunmamı sağlayan şeyin minnacık bir hap olduğunu söylemekten utanıyorum…

Yeniden kendime dönebilmem ümidiyle, hem de saha sağlıklı bir şekilde…

Monday, 11 October 2010

Buralardan bir Charles Bukowski geçti

İlk okuduğum kitabı Kadınlar olmamalıydı diyorum kendi kendime.

Çok bahsediliyordu adından, sanal alemde ona ait sözleri kullanarak felsefe yapıyordu genç beyinler. Bulunduğum bir iki ortamda da bahsi geçince, “ehhh!” dedim, “kimmiş la bu bukowski? meziyetleri neymiş?” diyip kitaplarını incelemeye koyuldum.

Tahmin edileceği üzere gözüme ilk çarpan Kadınlar oldu. Aldım, okudum, beğenmedim. Bu kitabı yazarken neyi amaçladığını bile anlamadım tam olarak. Romanda tasvir ettiği adam (Henry Chinaski – ki bu ismi tam beş romanında daha kullanmış) fiziksel açıdan kendisiyle birebir örtüşüyor gördüğüm kadarıyla ve şayet onun hayatı da bu karakterin hayatı gibiyse bu roman okuduğum ilk ve son Bukowski romanıdır, kesin kararım budur dostlar. Adam her romanında bu içi boş yaşam tarzını tanıtacaksa okumamayı yeğlerim. Zira Kadınlar romanıyla, bu insan benim de hayatımdan 3 gün çaldı.

Arada hayata dair birkaç güzel cümle de okumadım değil, ve karakterin vicdanının ince yansımalarına da rastladım sık sık… Fakat şimdi sorsanız, aklında Henry Chinaski’nin yaşamına dair ne kaldı diye, söyleyeceklerim mide bulandırıcı +18 sahneler içerir.


Bundan sonra en fazla Charles Bukowski şiirleri okurum gibi geliyor bana. En azından Kadınlar’ın kötü etkisinden kurtulana kadar Charles Bukowski’ye ait özlü sözleri filan okurum. Herhalde… Ne bileyim…

Wednesday, 6 October 2010

İddia ediyorum facebook’taki fotoğraf albümleri arasında “bennnn” başlıklı albümü bulunan, en az 100.000 kız bulabilirim!

Şimdi kızlar bana kızacak biliyorum ama, aylar önce, aylak aylak takılırken yaptığım bu tespiti artık içimde tutamayacağım.

Efenim malumunuz yaşadığım yerdeki şartlardan dolayı kendimi verebileceğim, enerjimi kanalize edebileceğim sosyal bir platform, spor faaliyeti, kültürel etkinlik bulamıyorum. Bundandır ki abanıyorum internete, kitaba, müziğe, tv’ye. İnternet diğerlerine göre daha fazla duyu organına hitap ettiği için ister istemez büyük bir yer kaplıyor hayatımda.

Öyle manyakçasına teknoloji meraklısı olmadığım için de internet ortamında yaptığım tek şey paylaşım sitelerinde fink atarak, tanıdıklarımın hayatında neler olup bittiğini izlemek. Fotoğraf albümleri, paylaşılan videolar, yazılan notlar vs. ise yaşam tarzları için belirleyici nitelik taşıyor.

Fotoğraf albümlerinin isimleri özellikle dikkatimi çekiyor. Başlık ve içeriğin birbirini tamamlayıp tamamlamadığına mutlaka bakıyorum (yani düşün, sosyal hayatım o kadar renksiz ki bu tarz saçmalıklara tutunarak ruh sağlığımı korumaya çalışıyorum). Çok yaratıcı albüm isimleri ve eğlenceli resimlerin yanı sıra, vasat isimler ve sıkıcı resimler de görüyorum çoğu zaman. Ve hemcinslerimin genelinde bir benzerlik dikkatimi çekiyor. Artık siz buna narsizm mi dersiniz, egoizm mi dersiniz bilemem; ama bu dişicanlar “bennn” diye albüm oluşturup, sırf kendilerinin çeşitli açılardan çekilmiş fotoğraflarını paylaşmaktan büyük haz alıyorlar.

Kendini çok beğenirsin, çok fotojeniksindir de “cümle alem güzelliğimi görsün, bana imrensin” diyerekten fotoğraf paylaşırsın da, o “bennnn” ne oluyor? O nasıl büyük bir coşkudur ki, sondaki “n” harfine vurgu yaparken kendinden geçiyorsun ey insan evladı?!



Aynı cinsiyeti paylaştığım insanlara çoğu zaman şaşkınlık içerisinde bakarım, yaptıklarına anlam veremediğim dönemler olur o ayrı konu da; bu “bennn” mantığına çok takılıyorum şu sıra. Sadece “ben” yazınca yeterince dikkat çekmiyor mu? Ya da “ay bakın fotoğraflarımdaki perspektifle, simetriyle nasıl da gurur duyuyorum, nasıl da mutluyum…” düşüncesinin bir yansıması mı, o huşu içinde ağızdan çıkıp yazıya dökülen “bennn”? Ne olur bana tatmin edici bir cevap verin, çünkü bıktım artık gecenin bir yarısı, “bennn” diye çığlık atarak uyanıp, yataktan fırlamaktan.

Belki de içten içe kıskanıyorumdur o tarifsiz özgüveni kim bilir? Ben kendi iç hesaplaşmamı hallederken siz de şu “bennn” klişesini düşünün kurban olayım.

Herkes kendi iç dünyasına bi dönsün artık yahu!

Sunday, 3 October 2010

Yıllar Ergenliği Alır Halet-i Ruhiyesi Baki Kalır




Bilirsiniz ki işim gereği zamanımın büyük bir kısmını 10-18 yaş arası insanlarla (ergen) geçiriyorum. Onların yaşantısını; hayata, olaylara bakış açılarını gözlemlemek için bolca vaktim oluyor. Ergen benmerkezciliği olsun, isyankar-asi ruh hezeyanları olsun hep gözümün önünde yaşanan sıradan şeyler halini aldı benim için.

Mesleğe adım atışımın ilk iki yılını daha çok ilköğretim öğrencileriyle geçirip onları gözlerken, “ulan biz de aynı böyle espriler yapardık”, “ahanda aynı benim küçüklüğüm, öğretmenim olsam kendime katlanamazdım” gibi acı gerçeklerle de yüzleştiğim olmuştu. Öğretmenlikte üçüncü yılıma liseli gençler eşliğinde adım atarken (tabii ki ücretli öğretmenlik dönemini de sayıyorum) açığa çıkan yeni acı gerçekleri hiç saymıyorum bile.


Fakat ben neyin farkına vardım bilir misiniz dostlar? Hani yazın dolapları kurcalarken bulduğum eski günlüklerimi seremoni eşliğinde yakmıştım ya… İşte aynı günler içerisinde sınırlı sayıdaki 6, 7, 8. sınıf fotoğrafıma rastladım. Hepsi ayrı ayrı birer felaketmiş meğersem. Neyse ki o zamanlar elimde her gördüğüm saçmalığı çatur çutur ölümsüzleştirme cesareti gösterebileceğim bir fotoğraf makinem yokmuş.

Hayır, bendeki fotojeni bozukluğunda herhangi bir değişim olmadı son bilmem kaç yüz yılda ama şimdi en azından poz verebilme yetisi kazandım az da olsa. O zamanlar o da yokmuş; “ay bunda çok iğrenç çıkmışım, sil bunu bi tane daa çek!” diyebileceğim dijital fotoğraf makineleri de… Ayrıca o dönem saçlarımı (uzundular) tepeden sımsıkı (Serpil Çakmaklı modeli) toplayıp bütün suratımı yukarı çektirmek gibi bir huyum varmış. Daha doğrusu vardı, hatırlıyorum. Saçlarımı gevşek toplamaktan hiç haz etmezdim, rahat edemezdim zaten.


Serpil Çakmaklı saç modeli (temsili)
                               


Fakat arkadaş bir insan evladı da çıkıp, “Lacry sen perçem kestir de yüzünün diğer bölümleriyle çok da orantılı olmayan alnın bir nebze olsun kapanıversin.” dememiş o zamanlar bana. Peki saçları sımsıkı toplayıp gözleri çektirmek neyin nesidir? Zaten yeterince “uzak doğulu” benzetmelerine maruz kalmıyormuşum gibi.

Neyse işte ben o fotoğrafları bulduktan ve şoka uğradıktan sonra günlüklerim için planladığım yok etme törenine onları da dahil etmeye karar verdim. Çünkü onlar cidden hunharca yok edilmeyi hak ediyordu, hem de yakılarak yok edilmeyi (Sivas’da çok ünlüdür yakarak yok etme törenleri). Günlüklerim bile o kadar masum, o kadar eğlenceliyken, her okuduğumda yüzümde enteresan mimiklere sebep olabilirlerken acımasızca katledilebiliyordu. Bu fotoğraflar ise alenen suçluydu ve suçları cezasız kalmamalıydı.

Ben onları “yakılacaklar” diye kenara ayırırken annem de beni izliyordu. Ve keşke onun yanında, “Bu resimleri bi daha görmek istemiyorum, hayatımdan da, bu evden de, hafızamdan da silinmeli!!!” diye histeri içerisinde kükremeseydim. Zira bir anlık boşluğumdan yararlanıp fotoğrafları kaşla göz arasında meçhule göndermeyi başarmıştı.

Kim bilir o, her karesi beni dehşete düşüren “ergen Lacrymosa” profillerini bir daha ne zaman görebileceğim? Daha da kötüsü onları benden başka bulan olacak mı? Bulan kişi beni tanıdığında ne tepki verecek? Tepkiden sonra yüzündeki ifadeyi görmeye ömrüm yetecek mi? O fotoğraflar kesin sebebim olacak yarabbelalemin! Ah be anne be!!! (Anneye “be” denmez ağzın burnun yamulur!)

Bu fotoğraf felaketiyle ilgili tek tesellim o dönem benle aynı kadrajı paylaşan herkeste bir tuhaflık, bir yamukluk olması. İlköğretim ikinci kademe dönemi için kesinlikle kızların en çirkin gözüktüğü dönem olduğunu düşünürdüm (Gözlemlerime dayanarak). Ama keşke bana bir kıyak yapılıverseymiş ne güzel olurmuş… (Olmaz mıymış? Peki.)

Erkekler için ise en korkunç dönem lise zamanları, ben bunu bilir bunu söylerim. Yakında bununla ilgili de bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum. Şimdilik öyle bir planım yok.

Öpücükler...