Monday, 22 August 2011

Adam değilsin VIII. Henry (vol. 1)

VIII. Henry
 (şu tipe bah yaa, tipine s..tığım)
VIII. Henry'nin ismini mutlaka en az bir kez duymuşsunuzdur. Daha çok "uçkuruna sahip çıkamayan kral" olarak bilinir. İngiltere'de Tudor Hanedanı'na mensup ikinci hükümdar olup babası VII. Henry'den sonra tahta geçmiştir. Aslında babalarının ölümünden sonra tahta geçme hakkı abisi Arthur'un idi, velakin Arthur'un ani ölümü sonucunda tahta adı batasıca Henry geçti, sene 1509.

Şimdi durup dururken neden bu adamla ilgili bir şeyler yazma gereği duydum? Geçen The Tudors'ın final bölümlerini izlerken bu adama duyduğum nefret depreşti de, hakkında bir iki kelam edeyim, hırsımı alayım dedim. Dizinin de ilk iki sezonundan sonrasını izlemediydim halbüse, ama duydum ki final yapıyormuş, bir bakayım dedim Jonathan Rhys Meyers'i yeteri kadar korkunç hale getirebilmişler mi Henry'nin yaşlılığını canlandırırken. Ellerinden geldiğince Henryleştirmişler adamı tabi.

Benim bu adamdan gıcık kapma hikayem taaa lise 2 günlerine dayanıyor. (Şayet bir şeyden ölesiye nefret ediyorsam temeli kuvvetle muhtemel çocukluğumda atılmış oluyor, Freud'a selam ediyorum burdan, gözümsün!) Sınıfımızın kitaplığında 8.Henry'yle ilgili İngilizce hikaye kitabı bulmuştum, "kimmiş la bu Henry, dur bi okuyim ben bunu!" dedim. O zamanlar da hasta feministim, delikanlı çağlarım ya, her duyguyu, her fikri doruklarda yaşıyorum. Benimki feminizm değil, faşizm neredeyse, cinsiyet faşizmi, hiç abartmıyorum!

Bir de bak yeni farkına vardım, bizim okulda her sınıfın kendi kitaplığı vardı. Kitaplıkta da İngilizce, Türkçe bir dolu kitap. Şimdi nerede öyle okullar azizim?

Neyse devam edeyim teneşirlere gelesice Henry'yi anlatmaya. Bir adam düşün ki uçkuruna, nefsine zerre sahip çıkamasın; fiziksel hazlarını her şeyden üstün tutsun. E adam bir de kral olunca tabi gerektiğinde bu fiziksel hazlar için bir ordu masumu acımadan kılıçtan da geçiriyor.

Bizim Henry ömrünün vefa ettiği süre içerisinde 6 tane kadınla evleniyor. Bunun yanı sıra sayısız da metres ediniyor kendine. O vakitler bu metreslerin çetelesini tutan var mıydı acaba? Sarayda öyle bir yetki olduğunu düşünsenize... Metresleri bilemem de, bu adamın hayatına giren, girmeye mecbur bırakılan 6 talihsiz kadından bahsetmek istiyorum. (Lise 2'den beri okuduğum onca kitap bir işe yarasın değil mi?)

Aragonlu Catherine
Aragonlu Catherine Henry'nin ilk eşidir. İspanya kraliyet ailesine mensup bu asil kadın (Catherina) esasında Henry'nin abisi Arthur'la evlendirilir. Arthur'un ani ölümü ve Catherine'la aralarında cinsel münasebet olmaması hasebiyle evlilikleri geçersiz sayılır. Henry'nin babası ölmeden önce oğluna Catherine ile evlenmesini vasiyet eder (hakkında bir dolu spekülasyon var, ama konumuzun dışında olduğu için değinmeyeceğim). Henry bunu kabul eder ve halihazırda müstakbel kraliçe olan Catherine'le evlenir. Dindar ve yardımsever bir kadın olan kraliçe halk tarafından da çok sevilir.

Velhaslıl Henry'nin Catherina hevesi çabuk biter. Yaklaşık 24 yıllık evlilikleri süresince eşini bir çok kez aldatır Henry, ama o dönem bunlar kral için gayet normal karşılanır, Catherina da dahil kimse sesini çıkarmaz bu durumua. Evlilikleri öyle bata çıka yaklaşık 24 yıl devam eder, ta ki kral Anne Boleyn'le tanışana kadar...

Ama Catherine'in gözü, kendisine çektirdiği tüm acılara rağmen Henry'den başkasını görmez. Resmen ayrılıp, saraydan uzaklaştırıldıktan bir kaç yıl sonra ruhunu teslim etmek üzreyken, Henry'ye ölüm döşeğinde yazdığı mektubun son cümlesi şöyledir:

"son olarak, yemin ediyorum ki, gözlerim her şeyden çok seni görmeyi arzuluyor..."

Annesi İspanya kraliçesi İsabella gibi savaşçı bir kadındı, yardımseverdi, biraz fazla dindardı ama harbi kadındı Catherine. Lakin ne yaparsın ki bahtsızdı nur içinde yatsın...

Anne Boleyn, İngiltere kraliyetinin efsane kadınıdır, bizdeki Hürrem Sultan neyse Anne Boleyn de odur İngiltere için. Bir sürü kitaba, filme konu olmuştur bu kadının kısacık ömrü. VIII. Henry ile ilgili her eserde başı çeken isimlerdendir. Neden mi? Hemen başlayalım anlatmaya:

Efenim bu kadıncağız evvela aileden şanssız. Babası Thomas Boleyn diplomat, kralın en yakınındaki adamlardan, fakat bir o kadar da kaypak. Önce evli barklı kızı Mary Boleyn'i krala peşkeş çekiyor, allem edip kallem edip damadını sürgüne göndertiyor, Mary'yi krala metres yapıyor. Bir süre sonra bakıyor ki kral Mary'den sıkılmaya başladı, adamın gönlü başka taraflara kayıyor hemen Anne'i sokuyor devreye. Anne de o vakitler önce Hollanda'da sonra Fransa'da saray nedimeliği yapmış, iyi eğitim almış bir kızcağız. O zamanların kadınlarından farklı olarak özgüveni yüksek, tavırları rahat filan kralın dikkatini hemencik çekiyor.

Aslında saraya gelmeden önce dük Henry Percy ile evlendirilmişti, lakin dükün daha öncesinden başka biriyle evlendiği ortaya çıkınca evlilikleri iptal oldu elbette. Artık hür bir kadın olan Anne dükten yediği kazık ve ailesinin doymak bilmeyen iktidar arzusundan dolayı kralı tavlama hırsına kapılıyor ve sarayda daha çok boy göstermeye başlıyor, güya metres olan kız kardeşini ziyaret ediyormuşcasına. Kralın Anne'i farkedip ona vurulması uzun zaman almıyor, adam zaten şıpsevdi, dişi sineğin zarf attığını görse halleniyor itin ürediği!

Ama Anne akıllı, Mary gibi metres olmayı kabul etmiyor, evlenmeden koklatmam diyor. E kral o sıra Catherina'yla evli, zinhar evlenemez Anne'le, "valla bana ne" diyor bizim Anne, "ya kraliçe olacağım, o tacı giyip tahta oturacağım, ya da sittin sene iç çamaşırlarımla idare edersin!" Kral ne etsin, aşk gözünü kör ediyor, bizim zilli Anne de hergün türlü oyunlarla, işvelerle arzusunu körüklüyor adamın. Bu da Catherine'dan boşanmaya karar veriyor en nihayetinde.

Catherine, ölürüm de boşanmam diyince çareyi papa hazretlerine çıkmakta buluyor bizim Henry. "Ben abimin karısıyla evlendiğim için pişmanlık duyuyorum." diyor. "8 tane çocuğumuz oldu aralarından sadece biri yaşadı" diyor (Mary Tudor). Sonuç olarak evliliğinin lanetli olduğunu iptal edilmesini istiyor, zaten Catherine'le evlendiğinde onun çoktan abisinin karısı olduğunu falan anlatıyor. Yani kadının iffetine, haysiyetine iftiralar atarak onu başından atmaya çalışıyor.

Ama katolik kilisesi bunu yer mi? Yemiyorlar, kraliçeyi ifade vermeye çağırıyorlar, o da İncil'in üzerine el basıyor "ekmek çarpsın evliliğimde bir kusur yok!" diyor. Kilise kraliçeyi haklı bulup kralın talebini reddediyor. O zamanlar kral bir de varis derdine düşmüş tabi. Catherine'den olan oğulları doğduktan sonra hep ölmüşler, geriye bir Mary kalmış o da kız olduğundan işe yaramaz diyor eşşoğleşşek. (ardından gelen I. Elizabeth'in yaptıklarından sonra utancından mezarında takla atmış mıdır acaba domuzun dölü!)

Anne Boleyn
Kral, "ulan ne bok yesem de Catherine'i rafa kaldırsam acaba?" diye düşünürken reformist Boleyn ailesi el birliğiyle kralın beynini yıkamaya girişiyorlar. Martin Luther'dan bahsediyorlar, bağımsız kilise diyorlar, reform diyorlar ve kralın aklını çeliyorlar. Bu yeni fikirler ışığında kral buldumcuk olmuş gibi seviniyor ve katolik kilisesine resti çekiyor. "Artık size bağlı değilim, kendi kilisemi kuruyorum, vaktiyle sizin adınıza katlettiğim onca protestana da Allah rahmet eylesin, iyi insanlardı ama bağnaz kilisenin oyununa geldim haklarını helal etsinler." diyor ve papa bunları aforoz ediyor. "Çok da şeyimde!" diyen VIII. Henry hemen Anglikan kilisesini kuruyor ve kendini de kilisenin başı ilan ediyor. Hem halifeyim hem padişah, bundan sonra din de devlet de benden sorulur diyor ve Anglikan kilisesine bağlılık yemini etmeyen herkesi, saraylısını da köylüsünü de kılıçtan geçiriyor. (Büyük bir kısmını da diri diri yaktırıyor.)

Tabi bu uğraşlar yaklaşık 6 yıl kadar sürüyor. Kralın kilisenin koltuğuna oturttuğu başpisikopos Thomas Cranmer, Catherine ile evliliklerini geçersiz sayıyor ve kızları Mary'yi de gayrımeşru ilan ediyor. Böylece Mary'nin varislik hakları da elinden alınmış oluyor (sonraları kral, ölmeden kısa bir süre önce Mary'yi tekrar varisi ilan ediyor). Bu esnada da İngiltere tarihinde ilk kez bir kadın yönetimde söz sahibi oluyor. Anne Boleyn "Pembroke Markizi" ünvanını alıyor. Hemen nikah kıyıyorlar ve Anne kraliçe tacını giyiyor. Yalnız o sırada Anne 4 aylık hamile, sen 6 yıla yakın sık dişini, işin nihayete ermesine 4 ay kala sal ipleri elinden, olmadı Anne, yakışmadı sana!

Nitekim, bu evlilik üç yıl sürer, hatta Anne'in kendi tabiriyle 1000 gün. Bu üç yıl içerisinde Anne üç kez hamile kalır fakat çocuklarından sadece, ileride İngiltere'nin en güçlü hükümdarı olacak olan Elizabeth hayatta kalır. Kral bakar ki bu evlilikte de hayır yok, kraliçe bir türlü erkek evlat doğuramıyor, onu da sepetlemenin yollarını arar bir şekilde. Hayır bir de Anne, Catherine gibi sakin, sessiz değildir, kralın kaçamaklarına göz yummaz. Hergün dırdır eder, ağlar sızlar kralı canından bezdirir. Zaten maymun iştahlı Henry o ara gönlünü başka bir güzele kaptırır, Jane Seymour'a.

Kralı dost edineceğim derken saray içerisinde bir çok da düşman kazanmıştır Anne. Kral onu emekliye ayırmanın planlarını yaparken bu düşmanlar harekete geçerler. Anne'in zaten büyücü olduğunu, o sayede kralı elde ettiğini, çocuklarının ölü doğmasının sebebinin de bu olduğunu ileri sürerler. Hatta bu Anne öyle şırfıntıdır ki kendi öz kardeşi George Boleyn de dahil saraydaki bir kaç erkekle zina yapmıştır evliliği süresince. Kral bunu öğrenince yıkılır(!) beyninden vurulmuşa döner ve Anne'i yargılanmak üzre Londra kulesine kapattırır.

Kardeşi George Boleyn, Anne'le ensest ilişki yaşadığını türlü işkencelere rağmen kabul etmez, "tövbe estafurullah, olum manyak mısınız lan sizin ananız, bacınız yok mu?" diye feryat eder. Diğer zanlılar Sir Francis Weston ve Henry Norris de, "dünya ahiret bacımızdır, kraliçemizdir" derler, onlar da kabul etmezler kraliçeyle zina yaptıklarını, onca işkenceye rağmen. Bir tek saray müzisyeni Mark Smeaton işkencelere dayanamaz ve kabul eder bu iftirayı. Hayvanın evladı!

Sonuç olarak kraliçe Anne 1000 günlük evliliğinin ardından ensest, zina ve vatan hainliği suçlarından idama mahkum edilir. Biricik kocası haşmetli majeste Henry ona üç adet seçenek sunar. Ya diri diri yakılacaktır, ya boynu baltayla kesilecektir, ya da kılıçtan geçirilecektir. Anne yakılmayı direkt listeden çıkarır. Baltayla öldürülmek de istemez çünkü bazen baltalar kör çıkabilmekte ve fazla can yakmaktadır. Başının kılıçla kesilmesini, celladın da Fransa'dan getirilmesini talep eder, zira Fransız cellatlar bu işin erbabıdır.

Anne'in idamından iki gün önce abisi George ve diğer tutuklular idam edilirler. İdamdan bir gün önce de VIII. Henry Anne'i Londra kulesinde ziyaret eder. Aralarında geçen kısa diyalogda Anne'in en akılda kalan sözleri şunlar olmuştur:

"Duyduğum kadarıyla cellat işinde oldukça iyiymiş, benim boynum da küçüktür zaten."

Anne 19 mayıs 1536'da idama götürülür. Ama idamdan önce Henry, vaktiyle yanıp tutuştuğu, uğruna koca kiliseye rest çektiği Anne'ciğinin canı yanmasın diye cellada talimat verir. Cellat da bu talimata uyarak Anne'in diz çöküp duaya başladığı ve dikkatinin dağınık olduğu bir anda vurur kılıcı boynuna. Hatta o kadar ki, cellat Anne'in kesik başını eline alıp halka doğru tuttuğunda hala gözlerinin açık ve dudaklarının oynar halde olduğu söylenegelir. O zamanlar da kimse demez beyin, baş kesildikten sonra 10 saniye kadar daha fonksiyonlarını yerine getirir diye. "Vay aq, kadının başı kesildi hala konuşuyo lan, kesin büyücü anasını satim, kral boşuna öldürtmemiş!" der cahil cühela.

Ve anlıyoruz ki İngiltere'ye en parlak dönemini yaşatan I. Elizabeth zekasını annesinden almış. Anne, o dönemin kraliyet ailesi için de VIII. Henry için de fazla zeki bir kadınmış aslında. Yazık olmuş o zekaya. Hatta bir rivayete göre, kral ondan boşanmak ve ölmek arasında bir tercih yapmasını istemiş ve Anne ölmeyi tercih etmiş. Şayet boşanmayı seçerse kızı Elizabeth'in gayrımeşru sayılacağını ve taht üzerindeki hakkını kaybedeceğini biliyormuş çünkü.

İşte o vakit İngiltere tarihi çok daha farklı, belki de çok daha kötü bir seyir alacaktı. İngiltere, şu çok övündüğü şanlı tarihini, yerlere göklere sığdıramadıkları kraliçeleri Elizabeth'in varlığını bu kadının yaptığı seçime borçlu...

Anne Boleyn hakkında yazılan çizilen bir sürü kitap olmasının yanında, hayatı birçok kez sineman ve tiyatroya uyarlanmıştır. Bunlardan en ünlüleri 1969 yapımı "Anne of a Thousand Days" (bin günlük mutluluk) filmi, ve son bir kaç yıldır isminden sıkça söz ettiren "The Other Boleyn Girl" (Boleyn kızı) kitabı ve onun filme uyarlanışı.

Biraz fazla uzun oldu farkındayım, o sebeple VIII. Henry'nin talihsiz eşlerini anlatma sekansıma burada ara vereceğim.

Pek yakında, kaldığım yerden, yani Jane Seymour'dan devam edeceğim. Şayet bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrını gösterdiyseniz ve hoşunuza da gittiyse, devamını da okumanızı tavsiye ederim.

Edit: seriyi tamamladım gençler, buyurun devamı:

Adam değilsin VIII. Henry (vol. 2)
Adam değilsin VIII. Henry (vol. 3)

Sunday, 14 August 2011

Lucifer'ın halefi Troçki olabilir mi

Geçenlerde şöyle bir yazı yazmış ve Lucifer'ın (Şeytan) kainatın ilk "sosyalisti" olduğunu iddia etmiştim. Yazdığım esnada zihnimden akıp giden düşünce silsilesi içerisinde enteresan benzetmelerle karşılaştım, fakat konuyu hepten saptırmamak için onları da başka bir yazıda aktarırım diye düşündüm. İşte o yazı bu yazı...

Öncelikle Şeytan'ın cennetten kovuluşuyla ilgili yazdıklarımı hatırlayalım.

"Tanrı Adem'i yarattıktan sonra kainattaki tüm varlıklara, "bakın bu insan, taze yarattım, şimdi ona secde etmenizi emrediyorum." diyince Lucifer itiraz etmiş, "onun benden ne üstünlüğü var ki ben ona secde edeceğim, en nihayetinde hepimiz eşit kullarız." demiş ve Tanrı onu sorgusuz sualsiz kovmuş cennetten..."

Lucifer ve Tanrı bahse tutuşurken

Hadisenin özü kısaca bu, değil mi? Şeytan Adem'e secde etmeyi reddettiği, Tanrı'nın bu emrine karşı geldiği için kovuldu cennetten. Sonra da Tanrı'yla bahse tutuştular kim daha çok yancı toplayacak diye. Evet...

Efenim bu olay benim aklıma Troçki'nin Stalin'le giriştiği mücadeleyi ve bu mücadele sonucunca SSCB'den sürgün ediliş öyküsünü getirdi.

Troçki Ekim Devrimi'nin öncesinde ve sonrasında Lenin'in yanında yer almış, devrime, sosyalizme ve Kızıl Ordu'ya hizmet etmiş bir abimizdir. 1924 yılında Lenin'in ölümünün ardından iktidara gelen Stalin'le görüş ayrılıkları yaşadıklarından aralarında gözle görülür bir düşmanlık beliriyor. Bu düşmanlık önce Troçki'nin yetkilerinin bir bir elinden alınmasına sebep oluyor, artık ne savaş komiserliği ne de Kominist Enternasyonal yürütme kurulundaki yetkileri kalıyor elinde. Sonra da Rusya'dan sürgün edilmesine sebep oluyor.

Sürgün hayatı Kazakistan'la başlıyor, sonra bir süre İstanbul-Büyükada'da devam ediyor sürgün hayatına. Burada kaldığı 4 yıllık süre içerisinde çeşitli kitaplar yazıyor. Daha sonra vize alıp Fransa'ya gidiyor, Fransa'dan sınırdışı edilip soluğu Norveç'te alıyor ama orada da en fazla iki yıl barınabiliyor. En son Meksika'da, sürgününün son durağında buluyor kendini ve burada dördüncü enternasyonal için çalışmalara başlıyor (bir nevi yandaş toplama, insanlığı Stalin'in yolundan ayırıp kendi yoluna sevk etme çabası).

Rivayetlere göre orada Meksikalı ressam Frida Kahlo'yla gizli bir gönül ilişkisi yaşıyor. Nasıl ki cennetten kovulan taş gibi hataunlar (en başta Lilith olmak üzre) cehennemin yolunu tutup Lucifer'ın kollarında buluyorlar kendilerini, Troçki de Meksika'nın Lucifer'ı oluyor bir nevi (fikrimce).

Troçki vs. Stalin

Şimdi Troçki'yi Şeytan, Stalin'i de Tanrı yapmış gibi oldum ama benimki tamamen beyin fırtınamda uçuşan düşüncelerin içerisinden seçtiğim bir takım metaforlar elbette.

Hayır amacım Troçkizm'i Satanizm'e, ve onun karşı olduğu Stalin ve Mao felsefelerini de semavi dinlere benzetmek filan da değil. Zaten farkındaysanız gayet İbrani mitolojisi çerçevesinden bakıyorum olaya.

Ben sadece düşünürüm (bazen gerektiğinden fazla düşünürüm), organize ederim ve yazarım (bazen fazla uzun yazarım). Çıkarım yapmak okuyana kalır.

Hatta bazen sadece çemkirmek kalıyor okuyana, en çok o durumları seviyorum...


Saturday, 13 August 2011

"MİM" gibisi var mı allasen

Mimleri çok seviyorum. Ayda yılda bir geliyor bana ve hoşuma gidenleri, anlamlı bulduklarımı cevaplandırmaya çalışıyorum elimden geldiğince...


Sevgili crazywomanrosemary beni L A F A N İ N Osunda mimlemiş. Ve soru da en sevdiğim yerden gelmiş, sinema. Bundan sebep zaman kaybetmeden yanıt vereyim istedim bu güzide mime.


Efenim mimimiz şu: Çok beğendiğiniz, izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz, 3 filmi (üçlemeler üç film olarak sayılacaktır), neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazınız.


Evvela şunu belirtmek isterim ki film izlemeyi çok ama çok severim. Filmlerdeki ayrıntıları yakalamaya çalışmak da hobimdir. Üstünkörü izlediğim çok az film vardır ve onları da duyduğum pişmanlık sebebiyle tekrar izlerim. Sevdiğim onca film varken aralarından üç tane seçmek çok zor geldi bana ama biraz eşeleyince şu filmleri çıkardım heybemden:
  • Pride & Prejudice: İngiliz edebiyatı sevgimden midir, yoksa o döneme hayranlığımdan mıdır bilmiyorum ama bu filmi yaklaşık 200 kez izledim. Hatta geçen hafta bir kez daha izledim, bugün biri gelse, "hadi Aşk ve Gurur'u izleyelim" dese yine izlerim. Aslında bu hikayeyle tanışıklığım taa 7. sınıf sıralarına uzanıyor. İngilizce Reading dersinde zevkle okuduğum hikayelerden biriydi bu. O zamandan beri, hayatımda herhangi bir etki yaratacak bir olay örgüsüne sahip olmamasına rağmen çok seviyorum bu hikayeyi. Özellikle Keira Knigthley'nin başrolünü oynadığı versiyon, manzaralarından mıdır nedir her izlediğimde beni büyülüyor.
  • Fight Club: Tarih ve edebiyat seven bir insan için bu filmi favoriler arasına yerleştirmek tuhaf biliyorum, ama bu filmle birlikte farkettim ki "underground literature" (yeraltı edebiyatı) benim sandığımdan çok saha zengin. Filmi çok kez izledim, sayısını hatırlamıyorum ama her izleyişte yeni bir ayrıntı keşfediyorum. Yönetmenin (David Fincher) o keşmekeşin içinde o kadar mesajı nasıl verebildiğini aklım almıyor. Sanırım film aklımın almadığı kadar fazla ayrıntıyla dolu olduğu için bu kadar seviyorum. Bir de eşsiz repliklerinden dolayı belki de, "Sahip oldukların sonunda sana sahip olur!" Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter'ın müthiş oyunculuklarını da yabana atmamak lazım tabi.
  • V for Vendetta: Bu filmi kimlere izletmedim, kimlerle izlemedim ki! Tanıştığım her insana onu öneriyorum, tanıdığım herkese onu izletiyorum. George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ünün uyarlandığı filmin devamı niteliğinde gibi ama ben hala çok da çözebilmiş değilim filmi. George Orwell'ın siyasi görüşünü az çok biliyorum ve kitaplarını severek okuyorum, bu filmin hikayesi bana hep onun görüşlerini hatırlatıyor. Ama filmde çözemediğim şeyler, filmle ilgili kafamdan silemediğim soru işaretleri var. Tam olarak neye, hangi görüşe hizmet ettiğini algılamakta zorlanıyor gibiyim. Aynen Fight Club'da olduğu gibi bu filmde de her izlediğimde yeni bir ayrıntı yakalıyorum. Yakaladığım çoğu ayrıntı hoşuma gitmesine rağmen beni rahatsız eden olgular da buluyorum (ilginç dimi?). İngiliz tarihinde beni en çok etkileyen olaylardan biri olan "Guy Fawkes isyanı" üzerine kurulmuş bir hikaye olmasının da filme hayran olmamda büyük etkisi var tabi...

Panpalar bakın mimleri çok seviyorum ama bana sinema, edebiyat filan dediniz mi beyyyle uzzzun uzzzzun yazmadan alamıyorum kendimi. Hayır ben yazarım bana eyi, bana çok eyi de siz sıkılıyorsunuz okurken biliyorum.

Fakat rosemary'ye tekrar teşekkür ederim bu mimden dolayı. Zevklerimi sorgulamam açısından benim için süper oldu...

Öpüngen :)

Friday, 12 August 2011

Lilith'in kini & Lucifer'ın şerri

Not: Bu yazıyı uzun zaman önce okudduğum Vera Zingsem'in Lilith adlı kitabından öğrendiklerim ışığında, kendi izlenimlerimi de olaya dahil ederek yazdım. Fakat bazı diyaloglar için gösterebileceğim tek kaynak : k..çım!

Kadının kadına ettiğini erkek kadına etmez hakikaten.  Bu genelleme taa Adem, Havva, Lilith üçlüsüne kadar dayanıyor aslında. (Lilith ve Adem evliğini, nasıl başlayıp nasıl bittiğini bir vakitler yazdığım şu yazıda gayet detaylı anlattığımı hatırlıyorum o sebeple tekrar anlatmayacağım.)

Lilith

Mitolojiye (bakın mitoloji diyorum kutsal kitap ismi vermedim) göre yasak meyvenin tadına bakması için Lilith gaza getirmiş Havva'yı. Zaten Tanrı'nın Adem için yeni bir kadın yarattığını duyunca deliye dönmüş bizim Lil. Şayet Havva'nın, Adem'in kaburgasından vücut bulduğu da kulağına çalındıysa resmen çıldırmıştır. Kendisi Adem'le eşit yaratılmıştı çünkü, ona her türlü başkaldırma hakkını görüyordu kendinde bu yüzden. Ama bu yeni kadın, Adem'in bir parçası olduğundan hiçbir hususta ona karşı gelmeyecek, adeta onun kulu kölesi olacaktı. (Her ne kadar Adem'e üç kere "boş ol!" diyip resti çektiyse de bir yanı hep onu düşünüyordu. Dönem güzel, ataerkillik filan icat olmamış daha ama alternatif bulma sıkıntısı var.)

Ama Lilith istiyordu ki Adem acı çeksin, geri dönmesi için ona yalvarsın. Onsuz ne kadar yalnız olduğunun farkına varsın ki Lilith'i bir daha her hizmetinde kullanamayacağını, "eşit" olduklarını anlasın. Bu yeni kadın Lilith'in tüm planlarını alt üst eder sonuç olarak.

Lilith'in yüreği intikam ateşiyle dolar. İstese Adem'i tekrar elde edebilir, kendine bağlayabilir ama serde gurur var tabi, cazibesini kullanmak yerine ikisinin de sonsuza dek lanetlenmesini sağlamak için kolları sıvar.

Bunu tek başına yapması pek mümkün değildir, zira cennetten çoktan kovulmuştur ve cazibesinden başka kullanacağı olağanüstü gücü de yoktur. Cennetten şutlandıktan sonra saflarına katıldığı Şeytan hemen Lilith'in yardımına koşar. Birlikte bir plan yaparlar ve Şeytan onu gizlice cennete sokmanın bir yolunu bulur.

Lilith, Tanrı ve meleklerin onu görmemesi için saklandığı yerden bir anda çıkar Havva'nın karşısına. Havva da o zamanlar "aman Ademime güzel görüneyim, ay Ademim'in canı bugün ne yemek çekti acaba?" diye ortalarda dolanmaktadır. Tam şu yasak meyvenin bulunduğu ormanda takılırken karşılaşır Lilith'le. Lilith buna eşini mutlu etmekle ilgili bilgiler verirken ağzı açık ayran budalası gibi dinler bizimki. Çünkü onun için varsa yoksa Ademidir. 

Lilih Havva'ya, eğer Adem'i mutlu etmek istiyorsa şu ünlü yasak meyveden gizli saklı bir tane sunmasını söyler. Çünkü Adem'in hayatta en çok istediği şey o meyvenin tadına bakmaktır. Havva mutluluktan uçar, cancağızı kocasıyla ilgili yepyeni bir şey öğrenmiştir çünkü, onu cennetin en mutlu varlığı yapabilecektir artık. İşi budur çünkü, ona biçilmiş rolün bu olduğuna inanır zavallı, kandırılmış Havva...

Lilith Şeytan'ın saflarına katıldığı için yılan kuyruklu
tasvir edilmiş, peh!

Havva, Adem'i yanına alır ve yasak meyvenin bulunduğu ağacın yanına götürür. Ağaçtan tereddütsüzce bir meyve koparır ve Adem'e uzatır. Adem öylece kalakalır, şaşkın gözlerle Havva!ya bakar. Havva, Adem'i cesaretlendirmek için önce kendisi ısırır meyveden, sonra Adem'e uzatır. "Önce sen bi ye, sana bişey olmazsa ben de yerim azcıkın." dediyse de dayanamaz koca bı ısırık alır meyveden. Tam yutacağı sırada Tanrı belirir önlerinde, "Aha, şimdi s...tım ağzınıza!" dercesine bakar bunlara. Adem korkusundan yutamaz meyveyi, boğazında kalır lokma. (işte o gün bugündür erkeklerin gırtlağında "adem elması" adında eşşek kadar bir yumru bulunmaktadır)

Adem'le Havva Tanri'ya yalvarırken
"Tanrım etme eyleme, biz ettik sen etme cehaletimize ver kurban olduğum..." dedilerse de Tanrı bunları affetmemeye kararlıdır. "En basit emre bile karşı gelen adamın benim cennetimde işi yok! Bugün ağzını tutamayan yarın kim bilir..." der, basar tekmeyi bunlara.

Lilith'le Şeytan ellerinde birer avuç ayçekirdeğiyle, keyif içerisinde cehhennemden olan biteni izlemektedirler o esnada. Hem Lilith, hem de Şeytan (izninizle ben ona şu saatten sonra Lucifer demek istiyorum zira bu isim daha mitolojik gibi sanki) Adem'den intikamlarını almışlardır artık. En nihayetinde Lucifer da Adem yüzünden kovulmamış mıdır cennetten?

Hazır Lucifer demişken şuna da değineyim, bence Luci abimiz kainatın ilk isyancısı, ilk "hak savunucusu", hatta daha da ileri gidiyorum ilk "komünist"idir. Tanrı Adem'i yarattıktan sonra kainattaki tüm varlıklara, "bakın bu insan, taze yarattım, şimdi ona secde etmenizi emrediyorum." diyince Lucifer itiraz etmiş, "onun benden ne üstünlüğü var ki ben ona secde edeceğim, en nihayetinde hepimiz eşit kullarız." demiş ve Tanrı onu sorgusuz sualsiz kovmuş cennetten. Bavullarını toplayıp cenneti terketmeden önce Tanrı'ya bir bahis teklifiyle gitmiş Lucifer.

Lilith ve Lucifer intikamın verdiği
sevinci birlikte yaşıyorlar
"Kıyamete kadar cehennemde kalmama izin ver, ben de sana insanoğlunun ne kadar aciz, ne kadar içten pazarlıklı, nalet olduğunu, onları senin yolundan çıkararak ispatlıyayım" demiş. Tanrı bu teklifini kabul etmiş ve centilmence el sıkışmışlar.

İşte görüyorsunuz aslında Şeytan (Lucifer) çok kibar. Kullar arasındaki adaletsiz yaklaşımına karşı Tanrı'ya baş kaldıracak kadar da cesur. Ayrıca Lilith'i kendi saflarına çekmesi, Adem ve Havva'yı cennetten kovdurması açısından da Tanrı'dan 3-0 önde. Doğruya doğru!

Gelelim Lilith'in bundan sonraki yaşantısına. Lilith mizaç olarak inatçı ve kinci bir kadın ya hani, bunun canını almadan şerrinden kurtulmak imkansız. Sanıyor musunuz ki Adem dünyaya düşünce kurtulabildi Lilith'in gazabından? Ne gezer! Lilith asla azla yetinmedi ve dünyaya gelecek her erkek çocuğu doğdukları ilk hafta uykularında boğma girişiminde bulunacağına yemin etti. Sadece, vaktiyle onu Adem'e geri dönmesi için ikna etmeye gelen üç meleğin adı verilen bebeklere dokunmayacağına söz verdi.

Bu efsane insanlığın başlangıcından beri anlatılageldiğinden lohusa kadınlar geceleri evde yalnız kalmazlar. Hava karardıktan sonra çamaşır iplerinde çocuk bezleri ve kıyafetleri bırakılmaz ki Lilith bunları görmesin. Hatta Anadolu'da yeni doğan çocukların yastıklarının altına bıçak konulur, sebebi ise yine bizim asi kadın Lilith'in lanetidir.

Tuesday, 9 August 2011

Hardcore davulcunun mazot takviyesi

Bakıyorum herkes birer ikişer ramazan hikayeleri anlatıyor, ramazan ayıyla ilgili maceralarını yazıyor, ben de bu ramazan hakkında aklımda en fazla yer edeceğini düşündüğüm şeyi anlatayım istedim.

Efenim şimdiii bizim ev TCDD lojmanı ve tam tren istasyonunun üstünde bulunmakta. Bir yanımız tren yoluna bir yanımız Muratlı çarşısının en işlek meydanına bakıyor. (Muratlı'da ne kadar işleyebilirse artık) Dolayısıyla meydana en yakın ev bizimki oluyor. Nitekim başka ev de yok yakın civarda. Hep dükkanlar, dükkanlar ve dükkanlar var.

Bizim mahallenin davulcusu eminim bu durumun farkında, lakin inatla dönüp dolaşıp meydana gelip davula, tokmağa abanmakta kararlı. Hayır normal normal çalsa şöyle melodili manili filan ama yok, gayet Dave Grohl hırsıyla dövüyor davulu. Sanırsın sadece bu mahalleyi değil bütün Trakya'yı uyandırma vazifesi buna verilmiş gibi.

Bazen sinirim tepeme çıkıyor, kulak zarım haddinden fazla sese maruz kalınca camdan sarkıp en brutal sesimle, "tamam ulan uyandım aq s...tir git artık!" diyesim geliyor. Oruç tutmamama rağmen bu adam yüzünden ışığı açıyorum ki uyandığıma ikna olsun da defolup gitsin.

Fakat canlar, hiç de bizle alakası olmayan bir meselesi varmış adamcağızın, öğrenince pişmiş kelle gibi sırıtmakla birlikte saygı duydum kendisine.

Meğer bu davulcu abimiz, bizim evin 15 metre ilerisindeki 24 saat açık büfe-tekel bayii karışımı dükkandan mazot takviyesi yapıyormuş geceleri. Trakyalılar ne demek istediğimi zırt diye anladı eminim de olmayanlarda da ufak bir ışık yandı bence.

Bu abinin 5-10 dakikada bir bizim evin önüne gelme sebebi büfenin kapısına zualaladığı içkiden (bira büyük ihtimalle) ufak ufak pırniklenmekmiş aslında (bkz: pırnik). Ben de diyorum adam dönüyor dolaşıyor aralıksız çalıyor, buraya gelince 10 saniye kadar bi es verdikten sonra var gücüyle tekrar başlıyor tokmaklamaya(!).

Bu olay yaklaşık iki saat boyunca böyle devam ediyor. Ta ki ezana yarım saat kalana kadar, ya da belki davulcunun kafası güzelleşme kıvamına gelene kadar bilemiyorum.

...

Davulcu abinin evden çıkıp görevini icra etmesine çok az bir zaman kaldı. Birazdan gelir, bira kutusunu açıp iki sokak gezmeye yetecek kadar miktarı midesine sevk eder, ilk turunu atar ve takriben on dakika sonra  soluğu bizim kapıda alır. 10 saniyelik bir "fırt" esi verdikten sonra turlamaya devam eder. Bir yandan da herhangi bir melodi ihtiva etmeyen vuruşlarıyla lacry ve ailesinin sinirlerini gerer.

Bir an önce kulağımız alışsa da uykumuzdan olmadan geçirebilsek bu ramazanı da...

...

Başlığa "hardcore" yazdım diye bazılarının gözlerinden alevler fışkırmaya başladı biliyorum ama yan anlam, mecaz falan algılayanları hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm canlar...



Dave Grohl abimiz davul başında coşuyor

Friday, 5 August 2011

Terliğe inanmıyorum ama bir güç var

anne terliği (temsili)
Şu hayatta hemen hemen her çocuğun yüzleşmesi gereken bir gerçek varsa dostlar, o da anne terliğidir. Gerçi şimdinin çocuğu aman psikolojisi bozulmasın, aman ilerde cinsel sorunlar yaşamasın diye el üstünde tutuluyor, porselen bebek muamelesi görüyor, ama orta ve alt gelir grubuna tabi çocuklar tıpkı 80ler ve 90larda olduğu gibi hala anne terliği tehlikesiyle karşı karşıya.

Yılların değişmeyen disipline etme aletidir anne terliği çünkü. Modası hiç geçmiyor. Sinirlenen annenin en yakın dostu. Cidden en yakın, bir de TV kumandası var ama elektronik olduğu için darp esnasında hasar görme ihtimali yüksek (tozlanmasın diye poşete sarılmışsa belki az buçuk daha sağlamdır).

Ne diyordum, hah, annenin en yakın ve en sert (gerçek anlamda) dostu. Elinin altında olmasa bile ayağının altında ve yeterince pratik yapıldığında ayaktan ele geçme hızı artıyor. Fakat ayaktan ele geçirirken yapılan hamle de çok önemli. 

Mesela, şu yılların eskitemediği dizi Sıdıka'yı ele alalım. Sıdıka'nın annesi terliği nasıl tek hamlede eline geçirip yapıştırıyordu Sıdıka ve Samim'e hatırladınız mı? Hamleyi algılama süresi 1 saniye, kaçmak için hamle yapma süresi 1 saniye, terliği yeme süresi 1 saniye. Toplamda 3 saniyelik bir süre içerisinde derslerini almış oluyorlar. Kaçma şansı %0. Neden? Çünkü anne gayet idmanlı, tamamen formda.

Sıdıka, anne ve terlik üçlüsü

Anne terliği, evladı terbiye etmek için gayet konvansiyonel bir silahtır. Basittir, vereceği hasar önceden bilinir, anne ve çocuğu sürprizlere maruz bırakmaz. Fakat bunun yapıldığı madde, topuk şekli gibi faktörlere dayalı olarak güdümlüsü de mevcuttur. Annenin fırlatma yeteneğine dayalı olarak bir de falsolusu vardır ki bu en tehlikelisidir kanımca.

Diyelim ki bir fırsatını buldun ve terlikten kaçma şansını yakaladın, diğer odanın kapısından köşeyi de döndün, tam o dönüş esnasında "oh be kurtuldum" diyip durursan b.ku yedin kardeşim! Sen bilmiyor musun ki annen bu konuda durmadan idman yapıyor, her fırsatta yeni yeni teknikler deniyor? Tam köşede yedin terliği! Neden biliyor musun? Çünkü annen terliği falsolu çıkardı elinden, futboldaki "muz orta" gibi diyim daha iyi anlarsın. Köşeyi döndün mü iş bitti diye düşünmeyeceksin, kaçabildiğin en uç noktaya kadar kaçacaksın ki hasar almadan kurtulasın terlik bombardımanından.

Örneğin ben, gayet kaşarlanmış bir terlik yiyicisi olarak, terlik yiyeceğimi idrak ettiğim anda soluğu evin dış kapısında alırdım ki bahçeye kaçabileyim. Müstakil evde oturduğum için o konuda şanslıydım tabi. Hele yaz mevsimiyse kapı hep açık olduğundan, yapmam gereken tek şey, annemin sinekler eve doluşmasın diye kapıya gerdiği tülü fıııjjjjtttt diye kenara itip yalın ayak kendimi bahçeye atmak olurdu. 

Hah işte ama asıl iş bundan sonra başlıyor. Evdeki terliği isabet ettiremeyen annem, hırsını alamayıp (artık ne halt yiyip o kadar sinirlendirdiysem kadını) peşimden koşar, kapının önündeki terlikleri bir bir arkamdan yağdırmaya başlardı. Bunu daha önceden bildiğim için (Allah sizi inandırsın çok da tecrübeliydim bu konuda) çıkarken kapının önünde tehlike arz eden terlikleri tek hamlede elime alır, alamadıklarıma da tüm gücümle basardım tekmeyi ki annemin şerrinden iyice sakınayım kendimi. Elime aldıklarımdan birini giyer geri kalanları tren yoluna, yahut çatıya fırlatırdım annem hiç bir şekilde bana ulaşamasın diye. Allah muhafaza, ya giyse terliğini de peşimden koşsa! Ya tren yolunun ya da çarşının ortasında yakalayıp bir temiz döver beni o sinirle. Bütün eşrafa rezil olduk diye ekstradan da bonus dayaklar yerdim, hiyyyyy evlerden ırak!

yalın ayak kaçmak (temsili)

Eğer şu an elim ayağım sağlam yaşıyorsam bunu, tek seferde terlik kaçırma kabiliyetime borçluyum. Yalnız şu yazdıklarımı annem okusa "ben o kadar gaddar bi annem miydim, aşkolsun!" der küser bir iki saniyeliğine. Ne bileyim ulan, ya sen çok gaddardın (bu arada sana ulan dediğim için çok özür dilerim annecim) ya da ben çok pis bi evlattım! Sık sık, bizi sana verdiği için Allah'a şükrettiğine göre sen gaddar bi anneydin demek ki. Ya da gençlikten belki (30lu yaşlar genç mi oluyo tam bilmiyorum henüz ama) tahammül katsayın düşüktü. Tamam ben de öyle melek gibi bir çocuk değildim ama itin önde gideni de değildim yani, doğruya doğru!

Hadi yaz mevsiminde çıplak ayak sokağa kaçıyorsun kapının açık olmasından da faydalanarak da kışın öyle bir şansın yok. Anneyi kızdırdığın anda kaderinle ve terlikle baş başasın. Odadan odaya kaçmak da bir yere kadar. Hele bizim ev o zamanlar kıç kadar çok afedersiniz, bir odadan diğerine geçiyorsunuz bitiyor. Yatağa köteğe tırmansan ne fayda anne bu, evin hakimi, her eşyanın yerini onun elleri tayin etmiş. I ıhh arkadaşım tek çare, en çok acıyan yerleri terliğin darbelerinden sakınmak. Bunu da mecbur ellerle ayaklara filan yapıyorsun ki, o zamanlarda beni dayak yerken dahi güldüren şu cümleleri sarfediyor biricik annem gayet Sivas ağzıyla, "getür getür elin senden değül mü?" Ve akabinde ellerimi ayaklarımı haşlıyordu terliğin en sert yeriyle, hiç unutmam.

Gecenin bu vakti nereden geldi aklıma anne terliği dayakları bilmiyorum. Galiba annemin artık çok da kullanmadığı Sivas ağzıyla söylediği bir cümle hatırlattı bana o günleri. En son ne zaman terlik dayağı yediğimi bile hatırlamıyorum halbuki. Ama kucağımda pis bahçe terlikleriyle tren yoluna yalın ayak koştuğum (tren yolu çocuğuyuz herhalde!), çatıya fırlattığım terlikleri annemin siniri geçince çıkıp yine kendim aldığım dönemleri çok özledim sanırım. O zamanlar da çatıya, ağaca, dağa, taşa tırmanırdım, şimdi de tırmanıyorum. O zaman da tatmin olmaz bir trekking enerjim vardı, şimdi de var. O zamanlar da küçücük, şu kadarcıktım (dizini gösterir), şimdi de, hala hemen hemen aynı boyutlardayım.

Değişen tek şey, artık annemden dayak yemiyorum. Hele terlik, hiç!

Şey bu arada;

Yazımın başlığıyla "tanrıya inanmıyorum ama bir güç var"cılara laf sokmuş gibi oldum, vicdanım beni dürttü şu mübarek ramazan gecesinde. Buradan agnostiklere, ya da yoksa deistler miydi tam bilemedim şimdi, sesleniyorum, siz üzerinize alınmayın anam! En nihayetinde inanç özgürlüğünü savunan bir ademevladıyım şurada. Ağzıma geldi, öyle yazıverdim...


Wednesday, 3 August 2011

Beşer-i küfür

Her seferinde İngilizce bir şeyler yazmak için oturuyorum pc başına, sonra vazgeçiyorum, anadilime dönüyorum yine. Sanki İngilizce yazınca hissettiklerimi tam anlamıyla ifade edemeyecekmişim gibi, doğru küfürleri bulamayacakmışım gibi geliyor.

Bazen gelişine sövüyorum çünkü, sinirlendiğimde yapıyorum bunu farketmişsinizdir. Küfür ruhun yelpazesi derler, çok doğru. Siniri yok etmiyor ama harareti alıyor en azından.

Geçen haftasonu Edirne'ye gidişim de düşüncelerimden uzaklaşmak istemem, aynı zamanda resim öğretmeni arkadaşımı ziyaret etmeye karar veriş dönemime denk geliyor. Her seferinde unutuyorum, düşünceler kafamın içinde, ben nereye gitsem benimle geliyorlar. Ufacık bir yalnızlık anımı kolluyor ve kısa zamanda zihnimi kuşatıyorlar, Harry Potter'ın ruh emicileri gibi.

Halbuki o siteyi de silmiştim, zırt pırt gözüme takılıp da üzmesin beni diye. Sonra yeniden ekledim, köşede bir yerlerde dursun arada bakarım dedim. Eğer kötü şeyler yazıyorsa içerisinde, üzüntüye dair şeyler o zaman mutlu olasım geliyor. Başkalarının mutsuzluğundan beslenerek huzur bulan bir insan değilim normalde ama başkaları dediklerim çok da başkaları değil. Sonuçta bozuk psikolojimin yapı taşını oluşturuyorlar. (Üçüncü çoğul şahıs kullanmak da ne acayipmiş ha!)

Uzak durmam lazım aslında, iyileşmek istiyorsam uzak durmalıyım. Şu en büyük, en yapışkan saplantımdan kurtulmak için zihnimi ondan uzak tutmalıyım. Zihnimi uzak tutmam için gözlerimi de uzak tutmam gerektiğini idrak mı edemiyorum nedir? Davranışlarım da benim kadar söz dinlemez, benden bağımsız hareket etmeyi çok seviyorlar.

Ben de kimsenin sözünü dinlemiyorum ya, ama yine de kendim dışında herkesi mutlu edecek bir yol buluyorum. Ben onlarla empati kurabiliyorum da iş onların beni anlamasına gelince please try again later mı diyor zihinleri anlamıyorum ki...

Tam, "evet artık çok yakınım!" derken uzak durmak zorunda kalmanın acısını tarif edemiyorum. Sanırım en sonunda soluğu psikologda alacağım, yoksa geçecek gibi değil bu. Prozac filan bir yere kadar ama yok yani. Tıp, Eternal Sunshine of the Spotless Mind etkisi yaratacak bir teknoloji geliştirdi mi gerçekten? Şayet geliştirdiyse hacım parası neyse versem de (gayet Ece Temelkuran tonlamasıyla söylüyorum bu cümleyi) benim hafızaya da bir el atsalar. Hayır korkuyorum ettiğim küfürler duyulacak, sarfettiğim beddualar yerini tutturamayıp beni bulacak diye.

Zaman geriye alınabilse ve ben üç yıl öncesine dönsem bu sefer beni daha fazla mutlu edecek kararlar alır mıyım acaba? Sanmam o zamanki pişmanlığın bugünkinden milyon kat daha fazla olurdu biliyorum. Şimdi pişman değilim çünkü, sadece acı çekiyorum. Ama ezkaza dönsek o döneme, yine aynı kararı verirdim ben. İnsanın kendini bilmesi kadar da güzel bir şey yok dünyada.

İşte bu yüzden yer yer seviyorum kendimi, kişisel farkındalığım kendime ana avrat sövdürüyor bazen ama ya vıldırı vızzık bir insan olsaydım? Gerçi son bir yıldır öyleyim. Kardeşim de, annem de, Ophelia da (neyse ki o kurtuldu artık benden) bu durumumdan çok şikayet ettiler. Çevresel faktörlere karşı nedenini anlayamadığım bir umursamazlık hasıl oldu bende. Tez vakitte geçer umarım.

Döndüğümde her şey daha iyi olacak diye kura kura geldim ya o uzun yolları. Böyle bir enginlere sığmayıp taşma, bir sabırsızlık, bir hiperaktivite, ben değildim sanki o. Bitti artık döndüm, huzur bulacağım ovvv ciiizıs thank you so much diyerek vardım vaat edilmiş diyarlara. Hiç anlamıyorum hangi varsayımdan yola çıkarak edindim o amsalakça hayalleri. Öyle olmadığı gerçeğini, bir gece yine can sıkıntısıyla bloguma bir şeyler yazıp kaydet butonuna bastıktan sonra betona balyoz indirir gibi indirdiler kafama sağolsunlar. (Ya da sağolsun!)

İşte o geceden beri bende küfürün biri bin para. Öyle "ayyy salak şeyyyy" gibi cadde kızı küfürü değil canım, kusura bakma. Ana avrat sövüyorum! Bütün hıncımı kelimelerden çıkaracakmışım da rahatlayacakmışım gibi abanıyorum küfüre. Normalde analara, bacılara vs küfür etmem ama artık ediyorum işte. Ettiriyor itin evlatları...

En uzaktayken bile uzak duramadıysam şimdi yakınken, elimi uzatsam dokunacakken nasıl uzak durayım diye düşünüp kahroluyorum. Bana bunları yaşatan kadere mi desem, feleğe mi desem, karmaya mı desem bilmiyorum, ama sen her neysen ey dengeleyici güç, teşekkür ederim, tam zamanında yetiştin ve vakit kaybetmeden s...tın ağzıma! Şu an dönüşüm şerefine "iyi bir tatili hakettim" demek bile gelmiyor içimden sayende, ulan "hoşbuldum partisi" yapaydım bari teselli armağanı olarak!

Yaşayacağım yere karar veremiyordum ya o hayalci günlerimde, kararımı verdim artık. Anket sonuçlarımı da baz alarak ve ne kadar uzak o kadar iyi diyerek Gebze'yi seçtim. En temizinden ev de var, bununla ilgili ayrıntıları bi ara anlatırım şimdi hiç anlatasım yok.

Gelişine yazasım var bu gece. Hatta kişi, kurum ve kuruluşları isim isim sıralayıp rezil edesim var buradan. Aslında bunu bir an önce yapmak lazım, malum 22 ağustos yaklaşıyor, o tarihten sonra kotalı sanal hayatımda neler değişecek bilmiyorum. Ama bir blog engellemesini daha kaldıramayabilir yüreğim.

Bir de merak ediyorum, koskoca google bütün interneti sıralayamadı da sen hangi teknolojik bilgi birikiminle yapacaksın o işi ey cemaati müslimin! Bir de bunları toplayıp filtreleyecekmiş, bırak allasen! MEB'in filtrelediği siteleri de biliyoruz, arka arkaya üç kere tıkladın mı site ayna gibi karşına çıkıyordu. (Öğrenciler öğretti bana da, ehe mehe..) Bir facebook'u engelleyemeyen adamlarsınız aq!

Daha yazmak, uzun uzun yazmak istiyorum ama bünyem "low battery" sinyali vermeye başladı. Son bir kez VV Brown'dan Back in Time'ı dinliyip yatarım herhalde. Kardeşim tanıştırdı beni bu şarkıyla Vampire Diaries'in soundtracklerindenmiş.

Gittim.

Friday, 29 July 2011

AVM yalan arkadaş en güzeli perşembe pazarı

Yaz günü AVMler ne güzel oluyor değil mi, püfür püfür, mis gibi. Gezmeye gidiyorum diyip evden çıkıyorsun mesela, bir AVMye atıyorsun kendini, hem gezip hem alışveriş yapıyor, hem yemek yiyor, hem serin serin oturuyorsun, hem de tuvalete beleş gidiyorsun en fon müziklisinden. Hiç de sokaklarda fingir fingir gezmenin yoksunluğunu hissetmiyorsun bünyende. Koca bir binanın içinde bir aşağı bir yukarı dönüp duruyorsun çünkü.


Kapitalizmin  (bak yine başladı diyen seslerinizi duyar gibiyim) işi bu, dar alanları geniş birer yaşam alanıymış gibi göstermek, insanları oralara çekmek için mekanları cazip hale getirmek. Düşün ki bana bile cazip geliyor bu yerler. Kışın ısınmak, yazın serinlemek, ha bir de beleş tuvalete gitmek için. Hele ki sinemalar var ki o sinemalar beni benden alıyor.


Fakat işin alışveriş boyutu öyle değil. Hacım buradaki mağazaların hepsi pahalı, indirim dönemini yakaladın mı iyi, bütçene göre bir iki şey bulabiliyorsun ama bu sefer de beden sorunu ortaya çıkıyor.


Yurdum kadını genelde balık etlidir, öyle olmasa da hafiften etine dolgundur ya hani, o sebeplen giyim kuşam mağazaları 36 bedenden aşağısını barındırmıyor çoğunlukla. (Hayır barındırsa kime satacak, elinde kalır mallar insancağızın.) Malumunuz ben de sıfır beden olduğum içün, beğendiğim hiçbir ıvır zıvırın üzerime cuk oturanını bulamıyorum. Kapitalizm her şeye çözüm buluyor da benim gibilerin giyim kuşam sıkıntısına çözüm bulamıyor. Bulsa da çok pahalı oluyor, zavallı devlet memuru bendeniz yanaşamıyorum bile o mağazalara. Gerçi zaten "aaaa bi kıytırık tişörte o kadar para verilir mi ayol?" mantalitesinde bir kadın olduğum için yanaşabilecek olsam bile yanaşmıyorum oralara canlar.


Ayrıca farkettim ki Tutak'tayken "pazar" kültürüne uzak kalmış ve pazarların ne kadar verimli yerler olduğunu unutmuşum. Bugün (aslında dün oluyor) upuzuuuuun zamandır görüşmediğim eski bir arkadaşımla (henüz ona bi nickname bulamadım) Tekirdağ pazarına gittik. Hiç abartmıyorum dostlar cennete düşmüş gibi oldum. O giysi çeşitliliğini, o ucuzluğu görünce kendimden geçmişim. Tezgahlardaki öbekleri karıştıran tombul teyzeler var ya, birden onların arasında buldum kendimi. Hatta yanımdaki kadınları omuzlarımla ve kalçamla itip çirkefçe yer açtım kendime tezgahta. Beğendiklerimi kimsecikler kapmasın diye omzuma atıp karıştırmaya devam ettim gayet pazar teyzesi edasıyla. Meğer ne eğlenceliymiş. Bir de hava sıcak olmasaydı çok daha iyi olacaktı ama...

Sıcaktan ve bizi AVMde bekleyen burjuva kardeşim Calipto'nun telefonla tacizleri yüzünden erken ayrıldık pazardan ama o bile yetti bana. Artık AVM neymiş allasen, mis gibi perşembe pazarı varken. O kıytırık tişörtlere bir sürü parayı boşuna sayıyoruz, karıştır öbekleri yemin ediyorum 3te 1i fiyatına aynısını buluyorsun pazarda. Hem pazarcının samimiyeti, kasıntı tezgahtarın sahte gülüşünden çok daha fazla açıyor insanın içini. Tezgah başı muhabbetlerini, dedikodularını, pazarlık yapma yarışlarını dinleyerek eğleniyorsun aynı zamanda. Valla sizi bilmem de ben çok eğleniyorum. Sanki kırk yıllık komşu gibi hissediyorum tezgahtaki kadınları, kanım kaynıyor onlara. Düşünün ki benim gibi soğuk nevalenin bile kanı kaynıyorsa bu pazar denen yerde efsunlu bir şeyler var demektir.


Bu benim için, küçüklüğümden beri aslında çokça aşina olduğum pazar kültürünün farklı yönlerini görmem ve o alışverişin zevkini tatmam açısından iyi bir deneyim oldu. Başta aldığım elbise ve şorta gözü düşen kardeşim olmak üzre, tüm kapitalistlere tavsiye ederim bu deneyimi.