Showing posts with label kitap. Show all posts
Showing posts with label kitap. Show all posts

Sunday, 13 April 2014

Surete aşık olmak

Yazın haznesindeki Kürk Mantolu Madonna'nın, sinemada zuhur etmiş halidir Sevmek Zamanı... Hikaye, zaman, mekan farklıdır, ama hissettirdiği aynıdır. Hülasa, ete kemiğe bürünmeyen uçsuz bucaksız aşkların beyaz perdeye en içli yansıyanıdır...



Sevmek Zamanı

"Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım. 

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim. 

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. 

meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. 

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor..."





Tuesday, 8 January 2013

Merlin -2-

Not: Dünkü yazıda hırsımı yeterince alamadım, kaldığım yerden devam ediyorum. Diziyi henüz izlemeyenler bunu okuyabilir, problem yok.

Geçen ay Sir Thomas Malory'nin Le Morte d'Arthur (Arthur'un Ölümü) adlı derlemesine başladım ve altıncı kitabı bitirmek üzreyken Merlin'in sezon finalini izledim. Adam yıllarca Fransız ve İngiliz kaynaklarını araştırmış, nazım şeklinde dilden dile anlatılan hikayenin tüm versiyonlarını üşenmeden kendi döneminin İngilizcesine çevirdikten sonra düz yazı haline getirip derlediği bu varyasyonları 21 kitapta toplamış.

Senin (yazar burada senaristlere sesleniyor) 4 sezon boyunca aynı eksende süründürdüğün ve bir sezonda apar topar bitirdiğin hikayeye adam ömrünü vermiş ömrünü! Senin millete maskara ettiğin, ta.ak oğlanına çevirdiğin ulu büyücü Merlin'le ilgili binbir çeşit kehanet aktarmış! Hasbelkader Malory alem-i berzahtan senin kıçı kırık hikayeni izlediyse mezarında takla atmıştır, (kaldıysa) kemikleri sızım sızım sızlamıştır. Düşün ki bazı bölümlerde anlatımın sığlığından ben bile utandım, o ne etsin!




Arthur'un doğumu Merlin'in büyüsü sayesinde gerçekleşmemiş; onu da geç, efsanenin kilit noktası olan Arthur'un evlatlık verilip yoksul bir ailenin yanında büyüdüğü bölüme değinmek şöyle dursun, Arthur saraydan dahi çıkarılmamış. Kral kızı olan ve güzelliği dillere destan olarak anlatılan Guinevere saray hizmetçisi oluvermiş hangi akıllının aklına estiyse artık. Hizmetçiliği sorun niteliği taşımaz diyelim, ama güzeller güzeli olması bir yana, gayet vasatın altında görselliğe sahip bir (Allahım kınamıyorum, yemin ederim!) oyuncu seçilmiş Guinevere rolü için (Angel Coulby). Bir önceki yazıda aktardığım gibi, kendisinin Winsor hanedanlığına herhangi bir yakınlığını tarafımdan tespit edilememekle birlikte, geçmiş Britanya hanedanlıklarıyla bir alakasının olduğu IMDB kayıtlarından kestirilememiştir. Peki annem, nereden torpilli bu kadın? Oyunculuğu şahane desen, çok daha güzel İngiliz kadınlar var aynı oyunculuğu kıçıyla icra eder, misal Eva Green (ki o da bir-kaç yıl önce Camelot dizisinin Morgan le Fay'iydi).

Arthur'un büyüye karşı takındığı tavır dizide gayet ikiyüzlüceydi. "Büyü kötülük için kullanılır, o zaman büyücülere ölüm!" Ama dördüncü sezona bir geldik, "Madem ki babamın hayatta kalabilmesini sağlayacak tek şey o, yaşasın büyü!" Emrys (Merlin) babayı ölümden kurtaramaz, "Kahrolsun büyü, nöbetçiler Emrys'in kellesini getirin bana!", "Eh ama Gwen'i kötülükten kurtarabilecek tek şey büyüyse o zaman forza büyü, varolsun büyücüler!" Öööööeeeeeh!

Ama... ama... ama...

Tüm bu olumsuzluklara rağmen diziyi çok sevdik be abi! Merlin'i oynayan it oğlu it (Colin Morgan) çok sempatikti bi' kere. Sonra Arthur var, Arthuaaaarrrrrrhhhhh! Bu iki sevimli varlık ne gada da datlı datlı atışıyorlar, diziyi destani kalıptan çıkarıp eğlenceli boyutlara taşıyorlardı.




Sanırım dizinin müdavimi olmamın sebebi bu iki adam. Başka mantıklı bir sebep bulamıyorum. Ama seviyordum işte, bittiğinde sinirden tırnağımın üzerindeki saçma sapan mavi-yeşil karışımı ojenin bir kısmını yedim. Bir de hafif gözlerim doldu, gece üzüntü-sinir karışımı hissiyattan dolayı uyuyamadım. (Vildan şahit!)

Ayrıca, aldığım duyumlara göre kraliçe II. Elizabeth dizinin finalini izleyince sinirlenip yönetmeni aramış, şöyle buyurmuş majeste, "Benim atalarımın sihirle, büyüyle işi olmazdı. Büyük büyük büyük dedem Arthur, Britanya'yı tek sancak altında toplayacağım diye 40 yıl at üstünden inmedi, seferden sefere koştu. Dizide Arthur'un Camelot'tan çıktığı yok, bu nasıl iş!" (bu kısımda azıcık ekşi'den esinlenme var itiraf edieyim, hakkında yazılanları daha yeni okudum zira...)

Sözün özü bu gençler. Bir sonraki Merlin dellenişime kadar, konuyu burada kapatıyorum. Lakin, Le Morte d'Arthur'un benim açımdan daha keyifli olmasını sağlayan rahmetli Mina Urgan'a teşekkür etmeden sözlerimi noktalamaya içim elvermedi. Çevirilerinden arşiv düzenleme girişimime emin adımlarla devam ediyorum. Nur içinde yatsın.



Selamımı da ilettikten sonra, yarın için ilan edilen kar tatilini kutlama etkinliklerime kaldığım yerden devam edebilirim, sağ tarafımdaki, Sibel'in yılbaşında getirdiği nar çiçeği rengi, Sex and The City'nin meşhur kokteyli Cosmopolitan ile. Yanında kabuklu fıstık, çekirdek filan da yiyim dedim ama kokteylin tipine bakınca yaptığım hareketin fazlasıyle kıro bir davranış olacağına kanaat getirip vazgeçtim... (Dayanamaz ve tuzlu fıstığa, leblebiye, bademe abanır!)

Hadi bana eyvallah!!!









Friday, 7 December 2012

Buralardan bir Charles Bukowski geçti 2

Farkettim ki, yıllar önce buraya yazdığım şu yazıda dostlar, Bukowski'ye haksızlık etmişim. Sanırım bu, onunla hayatımın çok da erken olmayan bir evresinde tanışmamdan ileri geliyor. Zira gençliğimde, her ne kadar feminist olsam da, sanırım yazarların içsel yansımalarına ve edebi kişiliklerine karşı daha hoşgörülüydüm.

Aradan yıllar geçtikçe hem içimdeki iflah olmaz hümanisti öldürdüm, hem de insanlara karşı daha tahammülsüz oldum sanırım. İtiraf edeyim ki bu iki kötü özelliği mesleğime de yansıtmaya başladım ve daha da kötüsü, bundan hiç rahatsız değilim.

Bukowski'ye dönecek olursak, Kadınlar'ın ardından onu okumaya 1 yıl kadar ara verdim. Çoğunlukla, okuduğum ilk romanını sevmediğim, görüşlerinden rahatsızlık duyduğum yazarların diğer kitaplarına dönüp bakmam bile. Ama, neden bilemiyorum, içimde bir dürtü Bukowski'ye bir şans daha vermemi söyledi. Belki de satır aralarına sıkıştırdığı ve üzerinde düşündükçe farketmeye başladığım toplumsal duyarlılığı beni buna itti.

Böylece Factotum, Sıcak Su Müziği ve Pulp'ı da okudum. Yazara gerçekten haksızlık etmişim! Tek bir romanından dolayı önyargılı davrandığım için pişmanlık duyduğum çok az yazardan biri haline geldi Charles Bukowski. Çok basit hayatları, basit bir dille anlatarak çürümüş sistemin derinlerine inişine yer yer hayran kaldım çünkü.

Üzerine uzun uzun konuşmak, uzun uzun yazmak isterim, ama bu cuma akşamında henüz, Bukowski felsefesine soyunacak kadar güzelleşmedi kafam. Keşke alkol stoğum biraz daha fazla olsaydı. İşte o zaman tam Bukowski kafasında yazardım ki benim gibiler okumasın...

Friday, 23 November 2012

Köpekbalıkları insan olsaydı...


“Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklara daha iyi davranırlar mıydı?” diye sordu hancının kızı, Bay K’ye.

“Şüphesiz” dedi Bay K.

“Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklar için denizde, içinde çeşitli gıda maddeleri, hatta bitki ve hayvan çeşitleri bulunan çok büyük sandıklar yaptırırlardı.

Sandıkların içinde devamlı taze su bulunmasını sağlarlar ve her türlü sağlık önlemlerini alırlardı. Örneğin küçük bir balığın yüzgeci yaralansa, zamanından önce, yani köpek balığı kendisini yemeden önce ölmemesi için hemen yarası sarılırdı.

Balıkların üzgün ve neşesiz olmamaları için arada sırada büyük deniz şölenleri yapılırdı; çünkü neşeli balıklar, hayata küsmüş balıklardan daha lezzetli olurlar.


Bu büyük sandıkların içinde, doğal olarak okullar da bulunurdu. Küçük balıklar bu okullarda köpek balıklarının ağzına doğru nasıl yüzeceklerini öğrenirlerdi.

Ayrıca, orda burda miskin miskin yatan köpek balıklarını kolayca bulabilmeleri için coğrafya ile ilgili bilgiler de öğrenmeleri gerekirdi.

En önemlisi de küçük balıkların ahlâk eğitimi olurdu. Onlara küçük bir balığın kendisini seve seve feda etmesinin en büyük ve en güzel şey olduğu, tüm köpek balıklarına inanmaları gerektiği, hele hele köpek balıkları onlara iyi bir gelecek sözü veriyorlarsa, onlara inanmak zorunda oldukları öğretilirdi.

Küçük balıklara, bu güzel geleceğe sadece itaat etmeyi öğrendikleri takdirde kavuşabilecekleri öğretilirdi. Balıkların materyalist, egoist ve Marksist gibi tüm kötü eğilimlerden sakınmaları gerekirdi. İçlerinden birisi bu eğilimleri gösterecek olsa hemen köpek balıklarına bildirilmesi gerekirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, yabancı balık sandıklarını ve yabancı balıkları ele geçirmek için kendi aralarında savaşırlardı. Fakat savaşları kendi küçük balıklarına yaptırırlardı. Onlara, kendileriyle diğer köpek balıklarının küçük balıkları arasında büyük bir fark olduğu öğretilirdi.

Küçük balıkların bilindiği gibi aptal olduklarını, fakat çok farklı dillerde sustukları için birbirlerini anlamalarının mümkün olmadığını söylerlerdi. Savaşta birkaç tane başka dilde susan, küçük düşman balıklarını öldüren küçük balıklara, yosundan bir madalya takıp, onlara kahraman unvanı verilirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, onların da bir sanat dünyası olurdu. Köpek balıklarının dişlerinin canlı renklerle, ağızlarının ise, insanın içine zevkle dalabileceği tam bir eğlence parkı gibi gösterildiği tablolar olurdu.

Denizin dibindeki tiyatrolarda kahramanca cesareti olan küçük balıkçıkların nasıl da heyecanla köpek balıklarının ağızlarına doğru yüzdükleri sahnelenirdi, müzik ise öyle güzel olurdu ki, onun eşliğinde küçük balıkçık yavaş yavaş, rüyada gibi en güzel düşüncelere dalmış bir halde köpek balığının ağzına dalardı.

Dini inançları da olurdu, köpek balıkları insan olsaydı. Bu din, küçük balıkçığa gerçek yaşamının köpek balığının karnında başladığını öğretirdi.

Ayrıca köpek balıkları insan olsaydı, tüm küçük balıkların şimdi olduğunun aksine, birbirleriyle eşit olmaları son bulurdu. Bazıları birtakım makamlara getirilirler ve diğerlerinin üstünde olurlardı. Hatta birazcık büyük olanlar daha küçükleri yiyebilirdi de. Bu da, köpek balıklarının daha da işine gelirdi, çünkü o zaman daha büyük lokmalar yutabilme olanakları olurdu. Ve daha büyükler, mevki sahibi olan balıkçıklar, küçük balıklar arasında asayişi sağlarlar, öğretmen, subay, sandık inşaatında mühendis filan olurlardı.

Kısacası denizin dibinde bir uygarlık kurulurdu, eğer köpek balıkları insan olsaydı."
........

Bertolt Brecht'in kısacık öykülerinden birini okudunuz sevgili canlar.

Bir hafta öncesine kadar yazarın böyle bir öyküsü olduğunu dahi bilmiyordum. Ta ki Genco Erkal ve Tülay Günal'ın başrollerini paylaştığı kabare, "Ben Bertolt Brecht"i izleyene kadar. Ama itiraf edeyim, Sibel bu oyunun Kadıköy'de oynanacağını söylemeseydi yine mahrum kalacaktım böylesine sanatsal, edebi, politik, satirik şölenden. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Bertolt Brecht bana, "internet sözlüğü" kavramının kazandırdığı en önemli unsurlardan biri. Şayet düzenli Ekşi Sözlük okuma bağımlısı olmasaydım, ya da vaktiyle gecemi gündüzümü yazar ve okur olarak Kousözlük'te geçirmeseydim kendisiyle çok daha geç tanışabilirdim. Nitekim 20li yaşlarımın başı bile bana bir geç kalmışlık hissi veriyor yeterince.

Ömrümü onun ironik, sarkastik, didaktik anlatımından bihaber geçirebilirdim, şayet internet sözlüklerine uzunca süre takılıp kalmasaydım...

Geçen haftasonu izlediğim oyun, Bertolt Brecht öykülerinden, tiyatro oyunlarından ve romanlarından küçük küçük derlemelerle süslenmiş, iyi oyunculukla harmanlanmış fevkalade bir yapım olmuş. Dostlar Tiyatrosu'yla "Sivas 93"le başlayan tanışıklığım, harika bir oyun ve oyunculukla pekişti.

Sözün özü canlar, Brecht'i izleyin, okuyun, okutturun. Ufkunuzdaki genişlemeyi tüm hücrelerinize kadar hissedeceksiniz, garanti ediyorum...


Friday, 5 October 2012

Popüler kültür çok reröre

"En sevdiğim yazar Pucca" diyen kız prototipleri var sosyal medyada. Onlara denk geldikçe sinir hücrelerimi halının üzerine ifraz ediyorum. Ulan biz burada Elif Şafak'ı üç ayda bir kitap yayımlıyor, Mevlana'nın ekmeğini yiyor diye itin g.tüne sokuyoruz, sen gitmişsin Pucca diyorsun!

Tanımayanlar için kısaca anlatayım: Pucca mahlaslı ablamız da benim gibi alelade bir blogger. Ben takip etmiyorum kendisini lakin duyduğuma göre müstehçen yazılar yazan, cinsel hayatını blogunda afişe eden bir Havvakızı imiş kendisi. Eminim bu kadar tanındığında göre üslubu çok eğlencelidir, takip etsem beni de kendine hayran bırakır. Zaten blogunda yazdığı yazıları derlediği, yayımlanmış iki adet kitabı da var. Ama mesele Pucca'nın ne anlattığı ve nasıl anlattığı; yayımladığı kitabın çok satması veya satmaması değil. Mesele yeni neslin edebiyattan, onun özünden bu kadar kopuk olması, popülarizme "en sevdiğim yazar Pucca" diyecek kadar sıkı bağlanması.

Geçenlerde kardeşim, blogumda yazdığım bir yazıyı okumuş (çok nadir okur blogumu) ve artık kitap çıkarmamın zamanının geldiğine inanmış. Şöyle bir düşündüm ve dedim ki, ben kimim de kitap çıkaracağım lan! Hadi diyelim hasbelkader çıkardım bu eciş bücüş cümlelerimle, yarım yamalak bilgi birikimimle; beni kim okusun da yazdıklarımdan feyz alsın! Diyelim ki okudular, çok beğendiler. Ya kızın biri çıkar da twitter'da "en sevdiğim yazar lacrymosa" derse, ben o kızın ağzını burnunu, kazmanın sapıyla kırmaz mıyım? Sen git, Sabahattin Aliler, Yaşar Kemaller, Halide Edip Adıvarlar dururken en çok lacrymosa denen ağzı bozuk, depresif, sosyopat blog yazarını sev. Adamın g.tünden kan alırlar Kamil kan! (almalılar en azından)

Misal en sevdiği kitapların Bridget Jones's Diary serisi olduğunu, onları tekrar tekrar okuduğunu söyleyen kadınlar da beni ifrit eder. Ben o kitapları okuduğumda 8. sınıftaydım, daha o yaştayken bile yazın hayatıyla ilgili zerre bir şey katmadı bana o kitaplar. Sadece eğlencelik çekirdek hissi yarattılar bende o kadar. Ve düşün ki filmlerini dahi izlemedim "kitapları okudum zaten ne gerek var" diye. Ergen kafasıyla bile zaman kaybetmeyi reddetmişim popüler kültürün en meşhur temsilcilerinden birine karşı, var gerisini sen düşün. Aynı yıllarda okuduğum Duygu Asena kitapları çok daha fazla şey öğretti bana kadın-erkek ilişkileriyle ilgili.

Ha kınıyor muyum ben şimdi Bridget Jones's Diary okuyan, onun hayatından ders çıkaran kadınları, hayır! Kim ne isterse okusun, yeter ki okusun çünkü. Ama değer yargılarımızı belirlerken popülarite yerine kaliteye daha fazla önem verelim istiyorum ben. Harcanan emeğin, dağarcığımıza eklenen bilginin derecesinin farkında olalım.

Sonuç olarak;

Bir paket çekirdek gibi kısa zamanda tüketeceğim kitaplar, filmler, öykülerin hayatımda yer etmesine alışkın değilim ben. Çevremdeki çoğu insanın sıkıcı bulduğu zevklerim var evet, ama hepsinden öğrendiğim, öğreneceğim birçok şey var.

Beni "retro" bulanlar, sıkıcı olduğumu düşünüp uzaklaşanlar için ise, yapacak hiçbir şeyim yok.


Friday, 31 August 2012

Ben dinlenesiye yaz bitti

Genç kızlarımızın facebook üzerinden, "en derin göğüs dekolteli, en şıkır şıkır parlayan bronz bacaklı fotoğraf albümü paylaşmaca" kapışmalarının kıran kırana sürdüğü bir yaz mevsimini daha geride bırakmak üzereyiz.

Aslında yazın artık tadında bırakarak bitmesi hepimizin göz ve mide sağlığı için fevkalade faydalı. Zira daracık mini şortun bittiği yerde pörtleyen bacak seyretmekten; sandaletlerden fışkıran batık tırnaklı, mantarlı ayak parmaklarına maruz kalmaktan kurtulacağız. Elbette bu görüntülerin zirvesinde, yeterince iyi temizlenmemiş, terli koltuk altları var.

Sanırım yaz mevsiminin aslında çok da cazip olmadığını anlatmak için daha fazla iğrençleşmeme gerek yok. Zaten cazip olan mevsimin kendisi değil, beraberinde getirdiği tatil. Tatil anlayışı deniz-kum-güneş olan biz Akdeniz insanının bu vıcık vıcık ve bunaltıcı mevsimi iple çekmesi gayet normal tabi. Herhangi bir meslekte çalışan insan için yıllık iznini istediği tarihte kullanma özgürlüğü varken yazı seçmesi de bundandır. Tatili zorunlu olarak yaz mevsimine denk gelen meslekler (misal öğretmenler) hariç.

Ha ben bundan şikayetçi miyim? Değilim tabi. İki ay kesintisiz tatil yapmak her mesleğe nasip olmuyor en nihayetinde. Ama isterdim ki tatilimin bir kısmını henüz bunaltıcı sıcakların bastırmadığı Nisan-Mayıs aylarında kullanabileyim. Ya da sonbaharda trenle, şöyle Paris'e doğru... Sonuncusu saçmaydı evet. Senin cürmün ne ki Paris'e gidiyorsun sonbaharda ulan?! Babam okusa "önce aç karnını doyur sen" der. Haklı...

"Neyse konuyu dağıtmayalım!" şeklinde devam edecektim ama farkettim ki konu yok amk! Sadece yaz tatili bitiyor olduğu için, birkaç gün sonra işbaşı yapacağım için ne kadar bedbaht olduğumu anlatmak istiyordum ama neyle başladık, neyle devam ettik anasını satayım! (özne yüklem uyumsuzluğunu kestin mi kanka?)

Keşke ben de şu, öğrencilerine kavuşmayı dört gözle bekleyen öğretmenlerden olsam. Tatillerde onlarla görüşmek için fırsatlar yaratsam, onları özlesem filan... Ayrıca bilmem farkına vardınız mı (gerçi çoğunlukla iplemiyorsunuz burada anlatıp anlatmadıklarımı) ama bu yıl hiç okuldan, ya da öğrencilerden bahsetmedim. Zira, okulla ilgili anı dağarcığım ve halet-i ruhiyem eve döndüğümde, mutlak suretle bilinçaltına itmeye çalıştığım durumlarla doluydu. Belki vakti geldiğinde, artık onlara karşı yeterince duyarsızlaştığımda öğrencilerimi de anlatmaya başlarım burada. Daha önce de söylediğim gibi okulu benim için katlanılabilir hale getiren belli kişiler var ve sayıları her geçen gün artacağına gittikçe azalıyor. O koskoca, delicesine kalabalık binada bir elin parmaklarını geçmiyorlar benim için. Böyle olmasından memnunum, zaten hayatımın hemen hemen hiçbir döneminde kitlesel arkadaşlıklar kurmadım, geniş kalabalıklara yaymadım dostluğu.

Yaz biterayak bana da bir soğuk algınlığı dadandı. Yağmur yağdığından havanın serinlemiş olduğunu göz ardı edip her zamanki gibi içeceğimin içine buz boca ettiğim gecenin sabahı boğaz ağrısıyla uyandım. Ağır depresif bir insan olduğum için herhangi bir fiziksel disorder durumunda psikolojimde de üç günlük ömrü kalmış hasta bunalımı hasıl oluyor. En çok bu huyuma gıcık oluyorum. En önemli tedavinin güçlü motivasyon olduğu ağır bir hastalığa yakalansam, hastalığı yenmem imkansız yeminle. (Tahtaya vurur!)

6-7 yıl önce bıraktığım, seri Agatha Christie kitabı okuma alışkanlığıma geri döndüm. Çekirdek yemek gibi geliyor bana bu teyzenin (nur içinde yatsın) kitaplarını okumak. Ara sıra onları okuyarak zihnimi dinlendirmem gerekiyor. Fakat şunu anlamıyorum, o kadar A. Christie kitabı okudum, çoğunun ismini hatırlayamadığım gibi okumadığım daha bir sürü kitabı olduğunu öğrendikçe şaşırıyorum. Elif Şafak gibi seri üretmiş bu teyzemiz kendi zamanında, yine de Elif Şafak kitabı okumak kadar zaman kaybı gelmiyor bana onun kitaplarını okumak. En azından Mevlana gibi, Şems gibi ünlü düşünürlerden ekmek yemek yerine kendi kahramanlarını yaratıyor (Hercule Poitot, Jane Marple vs) onlar üzerinden kurguluyor hikayelerini.

Özlemişim...

(şu bitişleri bir türlü beceremiyorum arkadaş ya!)

Saturday, 11 August 2012

Başak burcunun tuhaf hikayesi

"Şimdi de burç yorumculuğuna mı başladın?" şeklinde şahlananlar bi sakin olsun! Günlük burç yorumlarına inanmam. Zaten şu ahir ömrümde inandığım çok az şey, çok az kişi ve çok az varlık var. Bunlardan biri de doğduğun anda yıldızların bulunduğu konumun karakterin üzerinde yarattığı etki. Kütle çekim yasaları, Johannes Keppler'in gezegensel hareket kanunları vs. değil buna inanmamın sebebi. Zaten astrofizik konusunda bilgim ilköğretim 7. sınıf seviyesinin üzerine çıkmamıştır, ama astronomiyi severim, astrolojiye de gökyüzüyle ilintilendirildiği için ilgi duyarım.


Başak'ın simgesi
Bilindiği üzre Başak takımyıldızı, Latin kökenli diller ve Roma İmparatorluğu kökenli tüm milletlerce "Virgo" olarak adlandırılır. "Bakire" anlamına gelen bu sözcüğün niçin bu takımyıldızına/burca verildiğini merak ettim ve sizin için araştırdım.

(Yalnız kardeşimin de Başak olduğunu es geçmem; bu burçtan olanların ukala, çok bilmiş, üşengeç, umursamaz gibi kötü; zeki, pratik, yardımsever gibi iyi özelliklerini bu yarı tarihi, mitolojik yazı içerisine dahil etmemem gerekiyor. Bilginize, arz ederim.)

Aslında itiraf etmek gerekirse, bu merakımı tetikleyen Gabriel Garcia Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım romanının ilk sayfalarından birinde, bir genelev patroniçesinin, romanın baş karakterine, "ortalıkta dolanan tek bakireler, siz ağustos doğumlu başak burçlularsınız" şeklinde kurduğu cümledir. Zihnimde bir ışık yanmasına sebep olmuştur bu cümle. 11 yaşımdan beri "Virgo"nun (virgin)  Başak burcu olduğunu biliyor, fakat bunun kökenini araştırma ihtiyacı duymuyordum sevgili canlar. Sağolsun Marquez şu araştırmacı ruhumu canlandırdı ve ben de sizlerle paylaşmak için yepyeni bilgiler edindim, hadi yine iyisiniz!

Bu takımyıldızı ve burç Virgo ismini, gelmiş geçmiş en ünlü bakire Hz. Meryem'den alıyor (ikinci en ünlü bakire de Britney Spears'tı şayet bekaret yeminini bozmasaydı). Daha doğrusu bu yıldızlar topluluğunu Hz. Meryem'e ithaf etmiş Romalılar. Kendisinin bu burcun konumunda doğduğu mu hesaplanmış, yoksa mitolojide bu yıldızların ilişkilendirildiği tanrıça, Meryem'den önceki en ünlü bakireymiş de ondan mıymış, o kısım biraz belirsiz. Ama Virgo adının nereden geldiği konusunda birden çok mitolojik hikaye olduğunu gördüm araştırmalarım sonucunda.

Hikaye no:1 . Bu hikayelerden ilki, tanrıça Artemis'e bağlılık yemini eden ve onun yanından ayrılmayan güzeller güzeli nymph (peri) Callisto'nun hayatına aittir. Callisto, Artemis'e bağlılık yemini ederken bakire kalmaya da yemin eder. Çünkü Callisto, hikayeden öyle anlaşılıyor ki tarihte anlatılan ilk lezbiyenlerdendir ve Artemis'e sırılsıklam aşıktır. Ondan başkasını gözü görmez. (Bakireliği de, vaktiyle aynı yemini etmiş olan tanrıçaya bir jesttir kanımca.)

Malum mitolojinin ve tarihin en gözü doymaz, en uçkuru gevşek karakteri baş tanrı Zeus'tur. Zeus bu periye de göz koyar ama Artemis'e olan bağlılık yemininden dolayı onu kandıramaz. Baş tanrılık müessesesinde çarelerin tükenmeyeceğini bilen Zeus bir gece Artemis'in kılığında Callisto'nun koynuna girer. Callisto'nun bu oyunu anlaması uzun sürmez ama iş işten çoktan geçmiştir.


Callisto
Bu birliktelik sonucu bakire peri ablamız hamile kalır. Bunu öğrenen Artemis Callisto'yu da, Zeus'la birlikteliğinden doğan çocuğu Arcas'ı (Arkas diye de bilinir) da kovar. Artemis öğrenir de, Zeus'un resmi nikahlı zevcesi Hera öğrenmez mi! Hera küplere biner, intikam hırsıyla yanıp tutuşarak Callisto'yu ayıya dönüştürür (evet bildiğimiz ayı). Böylece Callisto çocuğundan da koparılır.

Arcas büyüyüp de delikanlı olduğunda (Arcas'ın nasıl büyüdüğü, kimler tarafından büyütülüp o yaşa getirildiği konusunda herhangi bir bilgi yok, ama sonradan kurulan Arkadya bölgesi adını ondan alır.) sık sık ava çıkar ve bir gün ayı suretindeki Callisto'yla karşılaşır. Peri ablamız oğlunu hemen tanır, kollarını açar ona, yalnız dev bir ayının yükselip de kollarını bana doğru açtığını hayal ettim de, vay anam! Anında silahıma davranırım. Netekim Arcas da öyle yapar, okunu gerer ve tam anasını vuracakken hasbelkader olan biteni gören Zeus, Arcas'ı küçük bir ayıya dönüştürür. Hikayenin bu kısmında, aslında her seferinde mahallenin laf taşıyıcı piçi gibi görüdüğünü, duyduğunu etrafa yetiştiren, tanrıların habercisi Hermes devreye girer ve olanı biteni gider Hera'ya anlatır. Zeus bunu bildiğinden, hem eski sevdiceğini hem de oğlunu Hera'nın şerrinden korumak için bunları kuyruklarından tuttuğu gibi gökyüzüne fırlatır. Callisto Büyük Ayı (ursa major), Arcas da Küçük Ayı (ursa minor) adıyla anılır bundan sonra.

Ama azizim Hermes'in azğı torba değil ki büzesin, tabii ki Hera'ya anlatır son gördüklerini. Hera son bir numara yapıp Callisto'ya sonsuz ızdırap vermeye kararlı olduğundan, Poseidon'a gider ve bu takımyıldızının bir daha asla denizde yıkanmamasını ister. Bu sebeple Büyük Ayı'nın hiçbir zaman batmadığı rivayet edilir.

Denizde yıkanma olayı da şu: denizle gökyüzünün birleştiği yerde, yani ufuk çizgisinden yıldızların konumları gözlemlenirmiş. Bazı yıldızlar bu ufuk çizgisinden kayıp denize giriyormuş izlenimi verirmiş. Yunanlılar da bunu, yıldızların belli dönemlerde denize girip yıkanıyorlarmış gibi alıgılarlarmış. Dünyanın dönüşleri sebebiyle bazı aylar, bazı yıldız kümeleri, dünyanın bazı bölgelerinden görülmez. Fakat bu durum Kuzey yıldızını da içinde barındıran Küçük Ayı ve onun güneyindeki Büyük Ayı için geçerli değilmiş, bunun sebebi de eksen eğikliği imiş. Kuzey yarım küreden, yılın her ayı bu iki yıldız kümesi görülebiliyormuş. Tabi bu ikisi dışına başka takımyıldızlar da var hiç denize dalmayan, ve mitolojide lanetlenmiş yıldızlar olarak geçer adları, tıpkı Büyük Ayı ve Küçük ayı gibi.

Kendime soru: O kadar anlattın, emek harcadın sağol balım da, bu Büyük Ayı ile Virgo takımyıldızı arasındaki bağ nedir? Bunlar ikisi ayrı takımyıldızları değiller mi?

Büyük Ayı ve Virgo'yu birbirine bağlayan Boötes (çoban) adlı takımyıldız, Virgo için anlatılan bir diğer hikayede yer almaktadır. Zaten eğer araştırırsanız mutlaka göreceksiniz ki her burcun tek takımyıldızı varken, Virgo'nun üç takımyıldızı vardır. Ve bu takımyıldızlar birbirine Virgo kümesindeki en parlak yıldız Virginis ile bağlı imişler.

Bu nedenle de size anlatacağım iki hikaye daha var canlar.


Hikaye no:2 . Toprak ve bereket tanrıçası Demeter ve Icarius'un (bazı kaynaklara göre elbette ki Zeus'un) güzeller güzeli, el değimemiş kızı olan Persephone bir gün Atlantik okyanusunu temsil eden tanrı Okeanos'un kızlarıyla çayırda oyunlar oynayıp, çiçekler toplarken; kızlar neşeli şarkılar eşliğinde birbirleriyle şakalaşırken yer boydan boya yarılır. Yerin altından ölüm tanrısı Hades çıkar ve Persephone'yi kaptığı gibi kendi diyarına götürür.


Demeter
Kızının aniden kaçırıldığını duyan Demeter dokuz gün boyunca dünyayı dolaşır ve kızını arar. Ayrıca Demeter kızına feci derecede düşkündür, kızını ekseriyetle yanından-yöresinden ayırmaz. Hatta o kadar fazla bir aradadırlar ki, Demeter ve kızına "iki tanrıça" denir, o zamanlar.


Her neyse dostlar, bu kadıncağız dokuz gün dünyayı dolaşıp kızını aradıktan sonra onuncu gün güneş tanrısı Helios'la karşılaşır. Helios da, ya Hermesliğe merak sardığından, ya da Demeter'in ana yüreğinin ızdırabına dayanamadığından Hades'in, kızını, Zeus'un izniyle yer altına kaçırdığını söyleyiverir. Hey yavrum hey, eşşoğlusu Zeus yine yapacağını yapmış, kendi kızını öz kardeşine peşkeş çekmiş. Kızı zorla Hades'e nikahlamış. 

Persephone
Demeter bunu duyduğu anda Olimpos'u terkedip insanlar arasında Eleusis'te yaşamaya başlamış. Demeter küsünce toprağın beti bereketi gitmiş, ekinler çıkmaz, buğdaylar bitmez olmuş. İnsanoğlu kıtlıktan kırılmaya başlamış. Zeus bakmış olacak gibi değil, insanlar açlıktan sapır sapır ölüyor, Demeter'e toprağa bereket kazandırması için yalvarmış. Demeter de kızının ona geri gönderilmesini şart koşmuş. Lakin şöyle bir sıkıntı varmış ki, şayet yer altına inenler orada bir şey yerlerse orada kalmaya mahkum olurlarmış. Bizim saf Persephone yediği dört tane nar tanesinden dolayı yılın 4 ayını yeraltında geçirmeye mahkum olmuş. Kalan 8 ayda ise yer yüzünde, anacığının dizinin dibinde yaşayabilecekmiş.

İşte bu, ilkbaharla başlayıp sonbaharla biten 8 ay yeryüzünde bolluk bereket olur, ekinler buğdaylar başaklar verir, bitki örtüsü tüm verimiyle insanlığa sunulur. Kalan 4 ay Persephone yer altındayken  mevsimin kış olması hasebiyle, Anadolu topraklarının temel besin kaynağı buğday ve başak yetişmez.

Kendime soru: Bunun Virgo ile alakası nedir? Persephone başta bakiredir tamam da sonra, Hades?


Virgo takımyıldızı baharın başladığı mart ayında gökyüzünden görülmeye başlar, ekim ayının sonunda ise doğduğu yönün tam aksi yönünde batar. Virgo'nun görüldüğü aylar Persephone'nin yeryüzüne çıktığı aylardır. Ve mitolojide kendi isteğiyle değil de zorla evlendirilen tüm kadınlar gibi "bakire" olarak anılır.


Hikaye no: 3 . Şarap tanırısı Dyonisos, bir seyahati sırasında, alelade bir çoban olan İcarios'un evine konuk olur ve ona en güzel şaraplarından ikram eder (Bize böyle misafirler gelmez anasını satayım!) Bu içkiyi çok beğenen İcarios, Dyonisos'tan üzüm yetiştirmeyi ve şarap yapmayı öğrenir. Yaptığı şarapları da köylülere ikram eder ki bu güzel içkinin tadına herkes bakabilsin (mitolojik komünist).

Ama insanoğluna yaranılmaz kardeşim, yeri gelir bir şişe köpek öldüren şarabı için birbirini yer bunlar, ama işlerine gelmedi mi, körkütük sarhoş olunca vay sen bizi zehirledin diyerek Zeus adına cihada gider gibi tek adamın üstüne çullanırlar, linç ederler fukarayı. Ayıldıktan sonra yedikleri bokun farkına varırlar ama iş işten geçer, adam çoktan ölmüş. Tek çare olarak cesedi de delilleri de yok ederler. Götürüp ormanın içine saklarlar. (Yakmak akıllarına gelmemiş. Tam ayılamadılar demek ki)

İcarios, Erigone ve Maira'ya
ait, bulabildiğim tek tasvir
İcarios'un Erigone adında gencecik bir kızı vardır. Babası eve gelmeyince telaşlanır ama ne yapacağını bilemez. Gece İcarios kızın rüyasına girer ve olan biteni anlatır, cesedini bulup gömmesini ister ondan. Erigone, köpeği Maira'yı da alıp orman yollarına düşer babasını bulmak için.

Cesedi köpek bulur. Erigone babasının o linç edilmiş, perişan haldeki cesedini görünce kederinden ne yapacağını şaşırır ve rahmetlinin yanında kendini bir ağaca asıp intihar eder. Sadık köpek Maira insanların etmediğini eder, iki cesedin yanından ayrılmaz ve günler sonra orada açlıktan ölür.

Tanrılar İcarios'un ve ailesinin bu hazin sonuna pek bir içlenirler ve bu üç mevtayı gökyüzünde birbirlerine bağlı takımyıldızları olarak sonsuza dek yaşatmaya karar verirler. İcarios gökyüzünde Çoban (Boötes), Erigone Virgo, Maira da Küçük Köpek (Canis Minor) takımyıldızlarına dönüşüverirler.

Dikkat ettiyseniz (eşek değilsiniz ya etmişsinizdir zaten sonuna kadar okuduysanız) üç hikayede de bir "masum bakire" tasviri vardır. Bu üç mitolojik karakter de kendi iradeleri dışında, tanrıların ya da insanların zulmünden dolayı acılar çekmiş, daha sonrasında sonsuz bakirelikle kutsanmışlardır.

Böylece, Mart ayında kuzay yarımkürede görünmeye başlayıp ağustos-eylül aylarında, Anadolu'da hasadın en verimli olduğu vakitler gökyüzünün zirvesine oturan bu takımyıldızına Virgo adı verilmiştir. Bizde neden "Başak" dendiğini açıklamama sanırım artık gerek yok.

Bu arada söylemeden edemiyciyim, bunu okuyanlar sanmasın ki diğer burçlardan herhangi birini kapsayan devam niteliğinde bir yazı daha gelecek. Çok merak edenler araştırır, okur benim yaptığım gibi. Mesela ben birazdan Yengeç burcuna neden, İngilizce'de "kanser" anlamıne gelen "Cancer" dendiğini araştıracağım.

Sağlıcakla kalın...


Virgo'nun bir tasviri
(parmak arası terlik tee o zamanların modasıymış meğer)


Virgo takımyıldızı (bir üstteki kadın tasvirine ne açılardan
benzediğini kontrol edebilirsiniz)


Sunday, 8 January 2012

George Orwell'a açık mektup


Sevgili Orwell,

Sen sevdiğimiz bir abimizsin. Diğerlerini bilmiyorum da ben sana cidden büyük saygı duyuyorum, eserlerini de zaman buldukça severek okuyorum. Adını cemiyetlerde, Thomas More ile birlikte anıyor, "işte gençler" diyorum "bu iki İngiliz'e feci gıpta ediyorum."

Yalnız diyeceğim şudur ki, sen şu meşhur distopik eserin 1984'ü yazarken geleceği çok yanlış öngörmüşsün. Senin Sosyalist görünümlü totaliter yönetimin, günümüz Neoliberalizm'ine göre o kadar masum görünüyor ki gözüme anlatamam. Stalin'e dokundurayım derken, ta 1940lı yıllarda RTE'yi biçimlendirmişsin meğer.

Sen bizdeki emniyet yapılanmasını görsen, eserindeki "düşünce polisleri"ni alnından öpersin kuran çarpsın. Ayrıca sende o "Büyük Birader"den bir tane var. Bizde dokunulmazlığı eline alan Büyük Birader olmuş, memura, işçiye, yazara, sanatçıya, gazeteciye, karikatüriste tehditler savuruyor.

Yani sözün kısası Sevgili Yoldaş George, senin bahsettiğin Totalitarizmi buralarda, iki lafından biri "demokrasi" olan neoliberaller pek güzel kullanıyorlar.

Sen yine de mezarında rahat uyu, sonuçta taaa 70 yıl öncesinden uyarını yaptın, mesele senden çıktı artık!

Saygılarımla...

(2012'nin ilk yazısını G. Orwell'a ithaf ettim, huzurluyum...)

Thursday, 17 November 2011

Sosyalizm ile Komünizm arasındaki fark nedir?

Bir aralar uzun süre ben de bunu sorgulamıştım, "acaba Komünizm ve Sosyalizm arasındaki fark nedir?" diye. Sorgulamakla kalmadım araştırdım, aklım yettiğince öğrendim. Soranlara da dilimin döndüğünce anlatıyorum. Fakat hala bu konuda öğrenmem gereken bir kamyon bilgi olduğu kanaatindeyim. O sebeple genellikle sınırlı bilgi birikimim sözü uzatmama engel olur (gerçi bu çevremdeki insanlar açısından iyi bir şey...) Bu konuyla ilgili kafasında soru işaretleri olanlar, mevzuyu merak edenler, öğrenmeye meyilli olanlar varsa diye Leo Huberman'ın "Sosyalizm'in Alfabesi" adlı kitabından kırptığım şu bölümü okuyabilirler. Hem benim için de güzel olur, blog arşivimde durur, ara ara bakar hatırlarım. Kısacası kimse okumazsa ben okurum.


" ...
Sosyalizm ile komünizm, her ikisi de, kullanım için üretim yapan sistemler olması ve üretim araçlarının mülkiyetinin kamuya ait bulunması ve merkezî planlamaya dayanması bakımından benzer sistemlerdir. Sosyalizm, doğrudan doğruya kapitalizmden doğup gelişir, yeni toplumun ilk biçimidir. Komünizm çlaha ileri bir gelişme ya da sosyalizmin "daha yüksek bir aşamasıdır".

Herkesten yeteneğine göre, herkese yaptığı iş kadar (sosyalizm).

Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesi kadar (komünizm).

İşe göre, yani yapılan işin nitelik ve niceliğine göre,
sosyalist dağıtım ilkesi, hemen uygulanması mümkün ve pratik bir ilkedir. Öte yandan, gereksinmeye göre komünist dağıtım ilkesi, hemen uygulanması mümkün bir ilke değil, son bir hedeftir.

Besbellidir ki, bu aşamadan önce üretimin çok yüksek bir düzeye erişmesi gerekir; herkesin gereksinmesinin karşılanması için her şeyin çok bol olması zorunludur. Ayrıca, insanların işe karşı tutumlarında bir değişiklik olması gerekir; zorunlu oldukları için çalışma yerine, çalışma, hem topluma karşı bir sorumluluk duygusunu karşıladığından, hem de kendi hayatlarında bir boşluğu doldurduğundan, insanlar arzu ettikleri için çalışacaklardır.

Sosyalizm, bolluğu gerçekleştirmek ve halkın zihnî ve manevî görünümünü değiştirmek için üretici güçleri geliştirme sürecindeki ilk adımdır. Yani sosyalizm, kapitalizmden komünizme geçişte zorunlu bir aşamadır.

Sosyalizm ile komünizm arasındaki ayrımdan, yeryüzünde sosyalist diye adlandırılan partilerin sosyalizmi savundukları, komünist partilerin ise komünizmi savundukları sonucu çıkartılmamalıdır. Durum bu değildir. Kapitalizmin yerine ancak sosyalizm geçeceği için, komünist partiler de tıpkı sosyalist partiler gibi sosyalizmin kurulmasını hedef olarak almışlardır.

Bu durumda, sosyalist ve komünist partiler arasında bir fark yok mu demektir? Hayır, arada bir fark vardır.

Komünistler, işçi sınıfı ile müttefiklerinin, durumu elverir elvermez, devletin yapısında’temelli bir değişiklik yapması gereğine inanırlar; kapitalistlerin bir sınıf olarak (birey olarak değil) varlığına son verme ve en sonunda sınıfsız bir topluma ulaşma sürecinde, işçi sınıfı üzerinde kapitalist diktat örlük yerine, kapitalist sınıf üzerinde işçi sınıfı diktatörlüğünü kurmalıdırlar. Sosyalizm, sadece, eski kapitalist hükümet mekanizmasını devralmak ve bunu kullanmakla kurulamaz. İşçiler, eski devlet aygıtını parçalamak ve kendi yeni devlet aygıtlarını kurmalıdırlar, îşçi devleti, eski egemen sınıfa, bir karşı-devrimi örgütleme fırsatı vermez. Kapitalist direnmenin doğduğu yerlerde, bunu ezmek için, silahlı gücünü kullanmalıdır.

Sosyalistler ise devletin niteliğinde temel bir değişiklik yapılmadan kapitalizmden sosyalizme geçilebileceğine inanmaktadırlar. Bu görüşte olmalarının nedeni, kapitalist devleti esas olarak, kapitalist sınıfın diktatörlüğünün bir kurumu olarak değil de, daha çok onu ele geçiren sınıfın kendi yararına kullanabileceği yetkin bir mekanizma olarak kabul
etmeleridir. Bu durumda, iktidardaki işçi sınıfının eski kapitalist devlet aygıtını yıkmasına ve kendisininkini kurmasına gerek yoktur. Sosyalizme doğru yürüyüş, kapitalist devletin demokratik çerçevesi içinde adım adım gerçekleştirilebilir.

Her iki partinin de, Sovyetler Birliği’ne karşı tutumları, (Doğrudan doğruya bu soruna yaklaşmaları açısından ileri gelmektedir. Genel bir deyişle, komünist partiler Sovyetler Birliği’ni övmekte, sosyalist partiler değişik ölçülerde onu yermektedir. Komünistler için Sovyetler Birliği, sosyalizm düşünü gerçekleştirdiği için bütün gerçek sosyalistlerin övgüsüne hak kazanmıştır. Sosyalistler içinse, Sovyetler Birliği sosyalizmi hiç kuramadığı için -hiç değilse onların hayal ettikleri sosyalizmi kuramadıkları için- sadece yergiye lâyıktır.


... "


Monday, 1 November 2010

Ne zaman Lilith’in kızı oldum

Üniversitede, Cinsel Sağlık Eğitimi dersini almaya başladığımdan beri Lilith araştırmaları yapıp duruyorum.

“Ne alaka ulan?” diyeceksiniz biliyorum.

Şöyle ki:

Üç semavi dinin cinselliğe bakışaçısını araştırıyoruz, bana da Musevilik düşünce mikve ayininden tut, cinsellik orucuna kadar bir çok şey öğrendim. Bu araştırmalarım esnasında bir İbrani efsanesinin baş kahramanı Lilith’le ilgili bilgiler geçti elime. Onunla ilgili yazılar “Tarihteki ilk feminist.”, “Erkeklere ilk hareketi Lilith çekmiştir.” gibi başlıklar altında yayınlanınca, ister istemez radarlarım sinyal verdi. Bulabildiğim kadar çok bilgi bulmaya çalıştım, onunla ilgili en ufak yazıları bile okumaya başladım.

Lilith’in öyküsünü hepiniz uzaktan yakından biliyorsunuzdur ama ben yine de kısaca anlatıvereyim.

“Lilith, Adem’in Havva’dan önceki karısıdır. Aynı Adem gibi topraktan yaratılmıştır, yani onunla eşittir. Bu sebepten olsa gerek Lilith Adem’in bazı konularda (özellikle cinsellik) ondan üstün olmasını kaldıramaz. Adem’i terk edip Tanrı’ya da isyan edince cennetten kovulup Şeytan’ın saflarına geçer. Ve geçerken de doğan erkek çocukları öldürmeye yemin eder… Daha sonra Tanrı, Adem’in kaburgasından Havva’yı yaratır ona eş olsun diye. Bu yeni kadın Adem’in bir parçasından yaratıldığı için ona karşı gelmeyecek, onun sözünden çıkmayacaktır…”

Geçenlerde okula gelen kitapçının kitap listesini incelerken mitoloji serisini gördüm ve gözüm bu seri içerisinde bulunan Vera Zingsem’e ait Lilith kitabına takıldı. Hipnotize olmuşcasına bakıp durdum kitaba. Kitapçıya, “Ben mitoloji serisini alıyorum!” diyiverdim. Lilith’in yanı sıra 19 tane daha kitabı anında satın aldım. Mitolojiye de çocukluğumdan beri ilgi duyduğumu da varsayarsak (hep bu Zeyna ve Herkül yüzünden) çok da faidelü bir iş gerçekleştirdim kendi adıma. Maaşı kitaplara yatırmak konusunda master degree insanlardanım, bunu söylemek her ne kadar hoşuma gitse de, babama, “bissürü kitap aldım baba, hepsi çok güzel.” dediğimde yüzündeki ifadeyi görmekten de nefret ediyorum, o ayrı.

 

Şimdi Vera Zingsem’in Lilith’ini ağzımdan salyalar akıtarak okuyorum. Lilith’e dair her anlatım ilgimi çekiyor, okurken kalp atışlarım hızlanıyor. Her seferinde, kötülüğüne rağmen Lilith’e hayran oluyorum.

 

Kendimi onun kızı ilan etmem de bundan olsa gerek.

 

Annem duymasın, sütünü helal etmez yeminle!



Monday, 11 October 2010

Buralardan bir Charles Bukowski geçti

İlk okuduğum kitabı Kadınlar olmamalıydı diyorum kendi kendime.

Çok bahsediliyordu adından, sanal alemde ona ait sözleri kullanarak felsefe yapıyordu genç beyinler. Bulunduğum bir iki ortamda da bahsi geçince, “ehhh!” dedim, “kimmiş la bu bukowski? meziyetleri neymiş?” diyip kitaplarını incelemeye koyuldum.

Tahmin edileceği üzere gözüme ilk çarpan Kadınlar oldu. Aldım, okudum, beğenmedim. Bu kitabı yazarken neyi amaçladığını bile anlamadım tam olarak. Romanda tasvir ettiği adam (Henry Chinaski – ki bu ismi tam beş romanında daha kullanmış) fiziksel açıdan kendisiyle birebir örtüşüyor gördüğüm kadarıyla ve şayet onun hayatı da bu karakterin hayatı gibiyse bu roman okuduğum ilk ve son Bukowski romanıdır, kesin kararım budur dostlar. Adam her romanında bu içi boş yaşam tarzını tanıtacaksa okumamayı yeğlerim. Zira Kadınlar romanıyla, bu insan benim de hayatımdan 3 gün çaldı.

Arada hayata dair birkaç güzel cümle de okumadım değil, ve karakterin vicdanının ince yansımalarına da rastladım sık sık… Fakat şimdi sorsanız, aklında Henry Chinaski’nin yaşamına dair ne kaldı diye, söyleyeceklerim mide bulandırıcı +18 sahneler içerir.

…

Bundan sonra en fazla Charles Bukowski şiirleri okurum gibi geliyor bana. En azından Kadınlar’ın kötü etkisinden kurtulana kadar Charles Bukowski’ye ait özlü sözleri filan okurum. Herhalde… Ne bileyim…