Showing posts with label İzmit. Show all posts
Showing posts with label İzmit. Show all posts

Saturday, 26 May 2012

Mayıs sıkıntısı

Nuri Bilge Ceylan'ın bu filmini izlemedim. Sadece bir parçasını aslında... Zaten şimdiye kadar herhangi bir Nuri Bilge filmini sonuna kadar izleyebilmişliğim yoktur. Bir Norah Jones, bir de Nuri bilge sağolsun amansız insomnia derdime, biri şakılarıyla, diğeri filmleriyle deva oldular.

...

Bir gün, böyle gün dönümü vakitleri yukarıdaki paragrafı yazmış ve kayıplara karışmışım. Günlerdir (hatta haftalardır) o paragraf, taslak halinde çaresizce, tarafımdan tamamlanmayı bekliyor.

Normalde çoktan o yazıyı tamamlamış, Mayıs ayı içerisine en az üç dört tane daha yazı sığdırmıştım, sonuçta bunun 1 Mayıs'ı var, 6 Mayıs'ı var, 11 Mayıs'ta Calipto'nun Hacettepe'de oynadığı müzikal var, Mayıs'ın ikinci pazarına denk gelen anneler günü var, 23 Mayıs'ta iki sendikanın birlikte yürüttüğü genel grev var... Bunların hepsini es geçip yazmaktan vazgeçmişim, artık sen düşün sıkıntıyı.
1 mayıs 2012

Her Allah'ın Mayısı ben onulmaz dertlere düşmüşcesine bunalıma girerim. Ortada hiç bir halt olmamasına rağmen ağlamaktan gözlerim kan çanağına döner, kendimi dış dünyadan soyutlarım, içimdeki tüm hümanizmi rafa kaldırıp insanlardan ölesiye nefret ederim.

Bana hasıl olan bu sıkıntının bir sebebi, bir geçmişi, bir kaynağı bir başlangıç noktası yok. bu Mayıs sıkıntılarımın bilincine 2006 yılında vardım. 2007'de durumu tamamen teyit ettim. 2008 Mayısım ise, diğerlerinden çok farklı geçti ki binlerce saçma, yer yer hoş duygular içerisinde kendimi kaybettikten sonra, içimde hala sönmeden duran simsiyah korların da mümessili olarak yer etti kişisel kronolojimde.

Sonrakiler de yine içe kapanma, soyutlanma, tüm iç daralmalarına rağmen bunları çevreye yansıtmamak için olağanüstü bir çaba harcamayla geçip gittiler.

Cabare M - Calipto (Ankara)

Bu tecrübeleri hesaba katarak 2012 Mayısını da büyük bir tedirginlikle bekledim. İnsan mutsuz olmaktan korkuyor biliyor musun? Mayıs ayında nelerle karşılaşacağını bilmemek, fakat bu dönemin kendisini ne tür bir halet-i ruhiye içerisine iteceğinden çok emin olmak ister istemez ruhta gerilmelere yol açıyor. Zaten Mayıs sıkıyor, fazladan bunalıma sebebiyet verecek ani problemlere düşerim diye endişe ediyor.

Mayıs ayının sonunu ha getirdik, ha getiriyoruz derken bu Mayıs'ın kısa özetini geçeyim. Bayramla başlayan bu ayın ilk gününü, bu kez Taksim'de değil İzmit'te geçirmeyi tercih ettik, ben, Eğitim sen, Halkevleri ve yeni yoldaşlarım, okulu benim için tahammül edilebilir hale getiren arkadaşlarımla birlikte (onları bi ara burada da tanıtmayı planlıyorum). Sonrası koşturmacayla, kendini hayatın akışına bırakmayla, alışkanlıklara ve alışılmadıklara kaptırmayla geçti.


Son 4-5 günü nasıl geçiririm bilemem, şimdilik yalnız kalmadığım zamanlarda durumu iyi idare ettim gibi görünüyor. Sadece hoşlanmadığım, yanlarında bulunmaya tahammül edemediğim insanların yanında yüzüm gülmüyor, ama bu zaten Mayıs'a özgü bir durum değil benim genel tavrım. Okulda Tutku, Vildan, Asiye ve Sultan sayesinde (artık insanlara mahlas üretmekten sıkıldım, yeniler kulaklarına ezanla söylenen kendi isimlerini görecekler burada.) toparlayabiliyorum kendimi. Evde de, her ne kadar dalgınlığı çoğunlukla sinirlerimi zıplatsa da, Desislava sayesinde içime kapanmamayı başarıyorum.

Genel durum bu canlar. Nasıl oldu da bu kadar ara verdim yazmaya bilemiyorum. Fakat bildiğiniz üzre Mayıs ayındayız, hesab edin işte bendeki denge problemini, istikrar düşüşünü...

Saturday, 12 November 2011

Sonbahar

Hangi duyudan güç alarak bilmem, ama yıllardır kendimle özdeşleştirmişimdir bu mevsimi.

Kasveti ve karamsarlığında, sık sık değişen ısısında kendimi bulurum hep. Onun o dengesiz, asi halet-i ruhiyesi fena halde "ben"dir bana göre.
...

Altında büyüdüğüm dev çınar ağaçlarının gölgesinde tanıştım sonbaharla. Dev ağaçların dev yaprakları tren yolu boyunca uçuşurken onları seyretmenin zevki apayrıydı benim için. Bahçede biriken yaprak öbeklerinden tüm aile fertlerim nefret ederken ben onları avuçlamaya, koklamaya, bazen bir tekme savurup dağıtmaya bayılırdım.

İzmit'e geldiğim ilk dönem aynı çınar ağaçlarından yürüyüş yolu boyunca görmek çok sevindirmişti beni. Yaprakları ortalıktan savuşturan fırçalı küçük arabalardan yoktu ilk başlarda. Ben yine yaprak öbeklerini, savurduğum tekmeyle havaya saçmanın zevkini doyasıya yaşardım o vakitler. Ve kim bilir kaç belediye işçisinden küfür yedim bu hareketimden dolayı.

Sonra o fırça süpürgeli, küçük arabalar hasıl oldu yürüyüş yolunda. Sarı tonlarındaki yaprakları pek sık göremez oldum civarda. Ama sonbaharın bendeki yeri hiç değişmedi. Çınar ağaçları oradaydı ya, rüzgar estikçe yukarılardan o yapraklarının hışırtısını duyuyordum ya...

O ses fena halde "ben"di çünkü.

Çoğu insan ilkbahar gibiyken sonbahara benzemek de ürkütür beni, ruhumda barınmaya çalışan bir lokmacık iyimserliği alır götürür, lakin kabullenmek de bir erdemdir çoğu zaman. Bırak derim kendime, onlar ilkbahar gibi coşkuyla uyanadursunlar rengarenk hayatlara, sen sarımtırak kahverengi tonlarınla, zamansız fakat ziyansız iniş çıkışlarınla kuruyan ağaç dallarında esmeye devam et.

Onlar her bahar yeni umutlar yeşertirken sen eskilerin yasını tut, ama kış gibi gürleyip yağma, çevrendekileri hissizce yıkıp dağıtma. Kendi dinginliğin içerisinde, berrak damlaların, ürperten esintilerinle yaşa ve her kim olursa olsun etrafında, onlara zarar verme...

Ve ben yıllardır gittiğim her yeni memlekette sonbaharı yaşamadan o toprakları yaşamışım saymam kendimi. Başka hiçbir mevsim daha iyi anlatamaz bana olduğum yeri. Karamsardır sonbahar, kasvetlidir, sevilmez pek ama dürüsttür en azından, ömrü üç gün süren renkli fakat yalancı tomurcukları yoktur. 

Soğuk durduğuna bakmayın, ruhu ılık meltemlerle doludur.


Saturday, 25 June 2011

Tutak'a veda edememek

Önce Edith Piaf ablamıza kulak verelim, hatta Gülriz Sururi'nin çevirisiyle şarkısının sözlerini de içimize çekelim, sonra yazdıklarıma geçip, alakayı kendimiz kurmaya çalışalım.



hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
eskimiş dostuma, düşmanıma
son bir kez elveda

anılar yok artık
canı cehenneme
hepsini süpürdüm
kafamın içinden
içim titrese de
dönmem ben geriye
yaşarım bu günü
başlayıp sıfırdan

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
dün gece başladım
seninle yeni bir hayata

İşte başlıyoruz...


Evet bir yıldır bu anın hayalini kurdum, bugünü iple çektim ama yine de göğsümün sol tarafında bir düğüm var. İş ciddiye binince, sürekli "ulan giderken şu adamların hepsine NAH çekicem!" dediğim insanlar bile gözüme masum birer çocuk gibi görünmeye başladı (hepsi değil tabi).

3 yıl önce ağlaya ağlaya terk ettiğim yere, Kocaeli'ye geri dönüyorum. Siyah-beyaz resim çerçevem, tahta kalemliğim, bir kısmı çatlamış mor aynam, yeşil çiçekli kağıt tutacağım da benimle birlikte ana vatanlarına dönüyorlar. Bilmem pişman olur muyum, sırf gitmek için Dilovası'nda çalışmaya razı oldum, buna değecek mi emin değilim.

Tutak'tan sık sık şikayet etmiş olsam da biliyorum ki buraları arayacağım dönemler de olacak. En başta öğrencilerimi çok arayacağım; o iyi niyetli, sıcak kanlı, içten gülüşlü öğrencilerimi. Sonra Ophelia'yı, aynı odayı, aynı evi, aynı hayatı paylaşabilmemizi özleyeceğim. Tabi buna bağlantılı olarak erkek arkadaşını, onun arkadaşlığını, her ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda oluşunu, sayesinde hayatımıza giren ve her biri ayrı birer renk cümbüşü olan arkadaşlarını özleyeceğim.

Çalışma arkadaşlarımı çok özleyeceğim. Öğretmenler odasındaki eğlenceli sohbetlerimizi, hararetli tartışmalarımızı, öğrenciler hakkında yaptığımız ufak dedikoduları (evet bunu cidden yapıyorduk) özleyeceğim.

Eminim özleyeceğim daha çok şey olacak Tutak'la ilgili. Zaten büyük ihtimalle buraya yazarım yeri geldikçe. Bulunduğum yere küfreder, "Tutak'da olsam böyle olmazdı!" diye isyan ederim. Biliyorum kendimi çünkü. Damarlarımda karamsarlık akıyor sonuçta. :)

Buralara geldiğim için pişman olduğumu düşündüğüm günler olmuştu. Ama yok, pişman değilim, Tutak'ın bana, kişiliğime kazandırdıklarını düşününce hiç de pişman olmadığımı anladım... Çok sinirlendim, ağladım, zırladım, küfrettim evet, ama pişmanlık, ı ıh! Sonuçta aynı küfürleri vaktiyle benden Muratlı da yedi, İzmit de yedi, sonra ne oldu oralar gözümde birer cennet oldu. Tutak da anılarım içerisinde yerini aldı ya, artık kah gülerek, kah sinirlenerek, kah hüzünlenerek anacağım onu.

Gidiyorum evet, hayatımın bir parçasını da burada bırakarak gidiyorum, anılarıma yenilerini eklemiş olarak gidiyorum. Ama geldiğime pişman değilim, Edith Piaf ablamızın da dediği gibi, burada yaşadığım hiçbir şey için pişmanlık duymuyorum.