Showing posts with label film. Show all posts
Showing posts with label film. Show all posts

Sunday, 13 April 2014

Surete aşık olmak

Yazın haznesindeki Kürk Mantolu Madonna'nın, sinemada zuhur etmiş halidir Sevmek Zamanı... Hikaye, zaman, mekan farklıdır, ama hissettirdiği aynıdır. Hülasa, ete kemiğe bürünmeyen uçsuz bucaksız aşkların beyaz perdeye en içli yansıyanıdır...



Sevmek Zamanı

"Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım. 

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim. 

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. 

meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. 

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor..."





Saturday, 26 October 2013

Geçti. Geçmedi. Geçer.

Yıllar yıllar önce -öyle ki birden fazla çoğul ekini hak edecek kadar olmuş ben kendimi ite kaka yaşamaya çalışırken- izlediğim o filmi, izleyemem üzüntümden dediğimi, bir tesadüfler silsilesinin ardından tekrar izledim.

Film, içerisinde devasa bir hüznü barındırıyordu, ama ben, ilk izleyişimde, o devasa hüzne bir damla ortak olamadım. Bilet gişesinin önüne gelene kadar, ne izleyeceğimizi bilemeden, boş gözlerle afişleri incelerken anlık bir kararla o filmi seçtiğimizde, içinde o devasa hüznü ve yer yer boğumlanmış neşeyi barındırdığını biliyorduk da aslında.

Benim neşemse, ölçülü davranışlar sergilememi engellemeye çalışırcasına gözeneklerimden taşma noktasındaydı. Neftiye çalan yeşil renkli sinema koltuklarına yerleşirken birkaç gün sonra başıma gelecek bir temelli gidişi aklıma dahi getirmiyordum. Karın boşluğumda uçuşan kelebeklerin kanat sesleri, kendi karamsar iç sesimi tamamen bastırıyordu ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az tattığım bir zevktir karamsar iç sesimin tamamen kısılması.

Filmdeki "esas kız" o eski, sarı bavuluyla yola çıktığında iç sesim duyurdu kendini bana. O âna kadar filmdeki tek bir karakterin hüznünü paylaşamadım, kendi mutluluğumun tadını çıkarmaya çalışıyordum o an ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az yakaladığım bir fırsattır bu.

O eski, sarı bavul sanki geleceğin habercisi gibi, hayatımın gidişlerden ve belki de pişmanlık içerisinde dönüşlerden ibaret olacağını fısıldıyordu bana o dev perdeden. Ciddiye almadım, filmdeki hiçbir karakteri kendimle özdeşleştirmeden, yine de her bir kareyi hafızama kaydetmeyi ihmal etmeden, sadece kendi mutluluğumu yaşamaya devam ettim.

İşe ben o filmi, sarı bavullu esas kızı, bir daha izlemeye yüreğim dayanmaz dediğimi, bir kez daha izledim.

Filmin içerisindeki devasa hüzne değil; bana anımsattığı mutluluğun, o neftiye çalan yeşil sinema koltuklarına yapışıp kalışına kabardı hüznüm.

Sarı bavulun fısıldadığı kehanetin gerçek oluşuna dertlendi yüreğim.

O filmle başlayan kısacık mutluluğun, yıllar dolusu mutsuzluğa evrilmesine daraldı göğsüm.

Saturday, 20 July 2013

İyisi mi ben gidip bi çay koyayım

Kendimce "kutsal topraklar" diye adlandırdığım Trakya'ya ayak basalı, babaocağının duvarlarına yüz süreli koccaaaammann iki hafta oldu. Velakin burada, bu evde, bu hayatın içerisinde zaman geçmiyor dostlar... Zamanın geçmeyişinin sebebi ışık hızında, galaksiler arası uzay yolculuğu yapıyor olmam değil bittabi ve aslında zaman geçsin de istemiyorum, hatta kafam yeterince çalışıyor olsa zamanı devinimsiz bırakacak yeni bir ilke oluşturmak için kolları sıvarım.

Yine tatil planı yapmadım çünkü bu yıl yaptığım tüm planlar benim elimde olmayan sebeplerden suya düştü. Dağ taş gezip, deli dana gibi koşturma hayallerim elimde patlayınca, tüm motivasyonum cam kırıkları gibi tiz bir gürültü yayarak etrafa saçıldı ve o andan itibaren, tüm yıkılmışlığıma rağmen başım dik, sol elimle kırmızı pelerinimi savura savura taş basamakları tırmanarak kendimi karanlık kuleme hapsettim.

O gün bugündür vaktimi kitaplara, filmlere verdim (bir de yer yer Banu'ya). Aylardır, hatta abartmıyorum yıllardır izlemeyi nedense ertelediğim filmleri izlemeye başladım. Bunlar arasında Oldboy gibi, Elephant Man gibi, Fritz Lang'ın Metropolis'i gibi daşşaklı filmler de var; Thor gibi her yanından tanrısallık, popülarite, mitoloji akan; Disturbia gibi üstü başı buram buram ergenlik, hafif gerilim, seksi komşu kızı kokan filmler de...

Hatta çok değil yarım saat önce, belli bir yerden sonra sinemalara para dökerek seyreylemeyi bıraktığım Twilight serisinin son filmini izleyip, bu, çoğ afedersin skimsonik seriyi zihnimin tozlu raflarına kaldırayım dedim. Yine vazgeçtim. Belki bu aralar, herkesin uyuduğu, dolunayın göğün en tepesinde baş köşeye kurulduğu, kurtadamların dağ yamaçlarından uluyarak, her biri birer aydınlatma şöleni şehirlere doğru yol aldığı bir vakitte tekrar izlemeye yeltenirim. Kim bilir...

Halbuki serinin ilk filmini izlediğimizde hepimiz (ben, Esra, Sibel, Emel) "ohaaaaaa" anırışlarıyla sinemadan çıkmış, Edward'ın, Angel'dan sonraki en karizmatik, en giderli vampir manita olduğu konusunda fikir birliğine varmış ve filmin DVDsini satın alıp baş ucumuzdaki kilitli, altın işlemeli çeyiz sandıklarımızda muhafaza edeceğimize dair ant içip, olaysız evlerimize dağılmıştık. Ve fekat serinin devam filmleri, kitabın yazarının hayalgücünün de bir yere kadar olduğunu görmemizi sağladı. Ben yine, her zamanki gibi, popüler kültür okuyarak vakit öldürmeyi reddettiğim için bu seriyi okuma işini Esra'ya bıraktım. O, ayrıntıları bana anlatırdı ne de olsa. Anlaşılmayacak bir şey de yok zaten, gayet basit ve hatta edebi sayılmayacak bir anlatım dili ve buna binaen gayet basit bir çeviri, daha önce Harry Potter'daki detayları da ondan dinlemiş, ama eserin geniş karakter, mekan, zaman varyasyonundan dolayı olay örgüsünü yeterince algılayamamıştım. J. K. Rowling lan bu, Stephenie Meyer de kimmiş yanında... Yine de bazen, insanın içerisinde bir umut oluyor yazın dünyasının görsel sanatlara aktarılışıyla ilgili, ben filmlere aynı hevesle gitmeye devam edeyim dedim Robert Patinson'ın yüzü suyu hürmetine, çünkü Harry Potter - Ateş Kadehi'nde "Cedric" karakterini canlandırdığından beri kendisine gizli bir hayranlık besliyordum.

Sonra canlar, üçüncü filmden itibaren bende şalter attı (sebebini hatırlamıyorum), "Nö poro horcoyom bo homono koydomon fölmlörönö!" diye sövüp saydıktan sonra kalan bölümleri internetten kaçak izleme kararı aldım. Zaten pek bir şey de kalmadı sanırım. Son bölümü ikiye böldüler ya kodumun tüccarları, ilkini daha 3-4 ay önce izledim, sonuncuyu da iki önceki paragrafta bahsettiğim şartların olgunlaştığı bir gece izlerim.

Thor'un da devamı çekiliyor imiş dağlara daşlara, ben daha ilk filmi yeni izledim! Devamı olsa da olur olmasa da, (yalnız bunu söylediğimi Natalie Portman duymasın, kırılır) ben mitolojik kitaplardan Odin ve Thor'un akıbetinin ne ile sonuçlandığını okur öğrenirim elbet. Ama diyorum ki, hazır tanrıyı oynaması için bir tanrı bulmuşlar, devamını da çekiversinler ellerine mi yapışır! İskandinav tanrısını Avustralyalı bir tanrıya oynatmak mitsel açıdan caizse ben okeyim...

O değil de ben bu konuya nasıl geldim? Aslında başka bir şey anlatmak için huzurlara çıkmıştım ama, kader, kısmet...

İyisi mi ben gidip...