Showing posts with label Sabahattin Ali. Show all posts
Showing posts with label Sabahattin Ali. Show all posts

Sunday, 13 April 2014

Surete aşık olmak

Yazın haznesindeki Kürk Mantolu Madonna'nın, sinemada zuhur etmiş halidir Sevmek Zamanı... Hikaye, zaman, mekan farklıdır, ama hissettirdiği aynıdır. Hülasa, ete kemiğe bürünmeyen uçsuz bucaksız aşkların beyaz perdeye en içli yansıyanıdır...



Sevmek Zamanı

"Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım. 

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim. 

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. 

meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. 

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor..."





Friday, 5 October 2012

Popüler kültür çok reröre

"En sevdiğim yazar Pucca" diyen kız prototipleri var sosyal medyada. Onlara denk geldikçe sinir hücrelerimi halının üzerine ifraz ediyorum. Ulan biz burada Elif Şafak'ı üç ayda bir kitap yayımlıyor, Mevlana'nın ekmeğini yiyor diye itin g.tüne sokuyoruz, sen gitmişsin Pucca diyorsun!

Tanımayanlar için kısaca anlatayım: Pucca mahlaslı ablamız da benim gibi alelade bir blogger. Ben takip etmiyorum kendisini lakin duyduğuma göre müstehçen yazılar yazan, cinsel hayatını blogunda afişe eden bir Havvakızı imiş kendisi. Eminim bu kadar tanındığında göre üslubu çok eğlencelidir, takip etsem beni de kendine hayran bırakır. Zaten blogunda yazdığı yazıları derlediği, yayımlanmış iki adet kitabı da var. Ama mesele Pucca'nın ne anlattığı ve nasıl anlattığı; yayımladığı kitabın çok satması veya satmaması değil. Mesele yeni neslin edebiyattan, onun özünden bu kadar kopuk olması, popülarizme "en sevdiğim yazar Pucca" diyecek kadar sıkı bağlanması.

Geçenlerde kardeşim, blogumda yazdığım bir yazıyı okumuş (çok nadir okur blogumu) ve artık kitap çıkarmamın zamanının geldiğine inanmış. Şöyle bir düşündüm ve dedim ki, ben kimim de kitap çıkaracağım lan! Hadi diyelim hasbelkader çıkardım bu eciş bücüş cümlelerimle, yarım yamalak bilgi birikimimle; beni kim okusun da yazdıklarımdan feyz alsın! Diyelim ki okudular, çok beğendiler. Ya kızın biri çıkar da twitter'da "en sevdiğim yazar lacrymosa" derse, ben o kızın ağzını burnunu, kazmanın sapıyla kırmaz mıyım? Sen git, Sabahattin Aliler, Yaşar Kemaller, Halide Edip Adıvarlar dururken en çok lacrymosa denen ağzı bozuk, depresif, sosyopat blog yazarını sev. Adamın g.tünden kan alırlar Kamil kan! (almalılar en azından)

Misal en sevdiği kitapların Bridget Jones's Diary serisi olduğunu, onları tekrar tekrar okuduğunu söyleyen kadınlar da beni ifrit eder. Ben o kitapları okuduğumda 8. sınıftaydım, daha o yaştayken bile yazın hayatıyla ilgili zerre bir şey katmadı bana o kitaplar. Sadece eğlencelik çekirdek hissi yarattılar bende o kadar. Ve düşün ki filmlerini dahi izlemedim "kitapları okudum zaten ne gerek var" diye. Ergen kafasıyla bile zaman kaybetmeyi reddetmişim popüler kültürün en meşhur temsilcilerinden birine karşı, var gerisini sen düşün. Aynı yıllarda okuduğum Duygu Asena kitapları çok daha fazla şey öğretti bana kadın-erkek ilişkileriyle ilgili.

Ha kınıyor muyum ben şimdi Bridget Jones's Diary okuyan, onun hayatından ders çıkaran kadınları, hayır! Kim ne isterse okusun, yeter ki okusun çünkü. Ama değer yargılarımızı belirlerken popülarite yerine kaliteye daha fazla önem verelim istiyorum ben. Harcanan emeğin, dağarcığımıza eklenen bilginin derecesinin farkında olalım.

Sonuç olarak;

Bir paket çekirdek gibi kısa zamanda tüketeceğim kitaplar, filmler, öykülerin hayatımda yer etmesine alışkın değilim ben. Çevremdeki çoğu insanın sıkıcı bulduğu zevklerim var evet, ama hepsinden öğrendiğim, öğreneceğim birçok şey var.

Beni "retro" bulanlar, sıkıcı olduğumu düşünüp uzaklaşanlar için ise, yapacak hiçbir şeyim yok.


Monday, 24 January 2011

Nöbetten türlü türlü notlar... (Vol. 3)

İnsanları kontrol etmek, etki altına almak için inancı kullanmak çok önemli bir faktörmüş gerçekten. Artık Cübbeli Ahmet Hoca’yı, Fethullah Gülen’i iyi anlıyorum, insanları yönlendirmek için dini kullanmalarına kızmıyorum (şaka lan şaka, hala uyuz oluyorum inanç sömügenliklerine). Aynısını ben bile yaptıysam onlar neden yapmasın ki?

Nassı yaniii?

Hemen anlatayım!

Yurtta kalan öğrencilerimizin barınma ihtiyaçları gibi, diğer temel ihtiyaçlarını da devlet karşılıyor. Kahvaltılar açık büfe servis edildiğinden öğrenciler bazen aç gözlülük edip yiyebileceklerinden fazla kahvaltı alıyorlar. Yiyemedikleri için çoğunu döküyorlar. Benim de israf olan onca yiyeceğe içim acıyor, cidden üzülüyorum. Halbuki bana ne, parası cebimden mi çıkıyor sanki değil mi? Değil işte!

Doğduğumdan beri bana emeğe saygı, hak, adalet gibi şeyler empoze edilmiş ya, duramıyorum konuşmadan. Öğrencileri de bu şekilde etkilemeye, vicdanlarına bu şekilde seslenmeye çalıştım. “Bu zeytini döküyosunuz ama, sizin sofranıza gelene kadar kaç kişi emek veriyo onlara biliyo musunuz?” gibi şeyler zırvaladım.

Zırvaladım diyorum çünkü onlara göre bunlar şaçmaydı, emekten, haktan yana çok fazla şey öğretilmemiş onlara çünkü…

Ama kısa zamanda zayıf noktalarını buldum, din!

Bizim öğrenciler inanç konusunda pek bir hassaslar. Nasıl ki ben “emeğe saygı” düsturu ile yetiştirildiysem, onlar da, “aman sakın şunu yapma Allah çarpar, cehennemde cayır cayır yanarsın!” diye korkutularak büyütülmüşler.

Ben de bir gün kahvaltı esnasında zeytinlerini bitirmeden (özellikle zeytinden bahsediyorum çünkü en çok ziyan edilen yiyecek o) masadan kalkmaya çalışan öğrenciye yaklaştım ve nereden duyduğumu bile hatırlamadığım şu sözleri söyledim. “Bilir misin? Dünya üzerine cennetten inen üç tane yiyecek var; biri nar, biri incir, diğeri de zeytin. Bunlar kutsal olarak addedildiği için, ziyan edilmesi diğer yiyeceklerin israfından daha günahmış.” Ve bu cümleler ağzımdan çıktığı anda masada oturan dört kız hep birlikte artan zeytinleri yemeye başladılar. Ben de içimden kıs kıs gülerek bir başka masaya yaklaşıp yine aynı taktiği kullandım, sonuç: pozitif!

Masanın üzerine tuz döken öğrenciyi, bir zamanlar kardeşimden duyduğum şu tuhaf cümleyi kullanarak uyardım, “öteki dünyada ziyan ettiğin her tuz tanesini kirpiklerinle tek tek toplatacaklar sana biliyo musun?” ve elbette işe yaradı. Yaptığım çok kötü, en çok tiksindiğim insanlara benzediğimin farkındayım, bundan ben de hoşlanmıyorum ama o kadar yiyeceğin ziyan olmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu kadar insanın emeği sömürülürken, hatta bazılarına emeğini harcama fırsatı bile verilmezken.

Yaptığım kurnazlığı fark eden birkaç 11. sınıf öğrencisine de (ki bunlar boş zamanlarında Fethullah Gülen kitapları okuyan kızlar) aynı şekilde yaklaşınca, “hocam bizi kendi silahımızla vurmaya çalışmayın!” karşılığını aldım, akabinde, “Anladığınız dilden konuşmayı öğrenmem çok da uzun zaman almadı fark ettiyseniz…” diye cevap verdim. Çok seviyorum o öğrencileri, ellerinde Fethullah Gülen kitapları görünce üzüldüğümü de itiraf edeyim.

Onlara Tolstoy, George Orwell, Dostoyevski kitapları okumayı telkin etmek isterdim. Nazım Hikmet şiirleri ezberlesinler, Sabahattin Ali öyküleri okuyarak zihinlerini geliştirsinler isterdim. Zeki kızlar çünkü, azimliler de… Ama birileri benden önce davranıp kendi düşüncelerini empoze etmiş bile onlara. Neyse ki inanca saygılı olmayı da kıyısından köşesinden bile olsa öğrenmişler. Alevi olduğumu öğrendiklerinde yadırgamamalarından anladım bunu, hatta mezhebimle ilgili içten sorular sordular, ben de bildiğim kadarıyla cevap verdim hepsine.

Kendime hala şaşırıyorum, inanç sömürmeyi bile öğretti bana bu meslek. Hayatımda öğrendiğim için pişmanlık duyduğum tek şey. Vicdanım sızlayıp duruyor… Hadi ben bunu geçici olarak yaptım ve üzgünüm. Bunu hayatının en büyük amacı yapanlar geceleri nasıl rahat uyuyabiliyorlar çok merak ediyorum…