Showing posts with label Muratlı. Show all posts
Showing posts with label Muratlı. Show all posts

Thursday, 31 July 2014

Lojmanzede demiryolu kadınları

Küçükken Mel Gibson'a aşıktım. Beni yakından ya da uzaktan tanıyan, yaşıtım olan, olmayan herkes bilirdi bendeki bu onulmaz yarayı. Gazetenin bir köşesinde Mel Gibson resmi mi bulunmuş, hemen kesilip bana ulaştırılırdı. Bir dergide hakkında 3-5 satırlık haber mi yapılmış, hemen bana iletilirdi. TV'de gösterilecek yahut sinemada gösterime girecek her filmini Godot'yu bekler gibi, yarı delice bekler, yakınımdaki insanları da canından bezdirirdim. Mel Gibson resimleri, haberleri, posterleri vs ile dolu özel bir dosya (ürün dosyası) oluşturmuştum. O dosyaya sığdıramadıklarım defterlerin, kitapların, harçlıklarımı denkleştirip aldığım gençlik dergilerinin arasında dururdu.



Onun dışında şarkı sözleri, beğendiğim diğer oyuncu ve şarkıcılarla ilgili bir sürü kağıt yığını, üzerine defalarca çeşitli şarkılar doldurulmuş kasetlerim ufacık lojmana sığmaz olmuştu. Annem, fukara, onun tabiriyle "çöpçülüğüm"den bıkıp isyan etmeye başlamıştı. İki cümlesinden biri, "şunların birazını at!"dı belli bir dönem, zaten ben ergenliğe gireli pek konuşmaz olmuştuk, sadece benim, vitrinin sol alt köşesine yığdığım çer-çöple ilgili kavga eder dururduk. Mizaç itibariyle pek konuşkan olmayan ben, bu konuda usanmaz bir çirkef ve dırdırcıydım (babam ve anneannemden aldığım bir kısım genler sonucunda). Zaten iki göz, derme çatma girişini de hesaba katarsak iki buçuk göz TCDD lojmanı, dört kişilik çekirdek ailemiz ve sıklıkla diğer çocuklarıyla kavga edip bize taşınan anneanneme yetmiyordu. Bir de benim ergen hallenmelerimden kaynaklanan yerli yersiz yığıntılarıma ayırcak fazladan bir göz çekmecemiz dahi yoktu.

Annem, babası da TCDD memuru olduğundan ömrünün büyük bir bölümünü bu iki göz, derme çatma, işçi barakalarından, deplolardan bozma lojmanlarda tüketmiş. Altı-yedi kardeş bir odada yatmaya, kendilerine ait, yalnızlıklarıyla baş başa kalıp yüreklerini dinlendirmeye yarayacak bir kovukları olmadan yaşamaya çalışmışlar. Zavallı annemin kaderi evlendikten sonra da değişmemiş. O dönem bizim köydeki erkeklerin en büyük gayesi TCDD memuru olmakken babam da geçim gailesinden bu furyaya katılmak zorunda kalmış. Ya annemle birlikte ömür boyu köyde ektikleri iki parça ekinle geçinmeye çalışacaklar; ya babam inşaatlarda yevmiyeli çalışıp kendini tüketecek, ya da memur olacak. Uzun lafın kısası ben, Sivas'ta kerpiçten bir köy evinde gözlerimi açtıktan iki yıl sonra Balabanlı diye bir köyün terkedilmiş, ıssız istasyonuna bitişik, iki göz, köhne bir lojmana yerleştik. Hayal meyal hatırlıyorum da çatıdan, kömürlükten fare eksik olmazdı (civardaki ayçiçek tarlalarından bahçeye yılan girmişliği de çoktur). Lojmanın girişi aynı zamanda mutfağımız, tuvaletimiz aynı zamanda banyomuzdu.

Birkaç yıl sonra Muratlı'ya taşındığımızda bir süre, üzerimize ha yıkıldı ha yıkılacak diye tetikte durduğumuz basık tavanlı, birbirine sonradan eklenmiş kulübemsi iki odada kirada oturduk. Sonra tren istasyonunun hemen yanındaki lojmanlardan birine taşındık ki, bizim taşınmamızla, memurların oturdukları lojmanlara kira ödemesiyle ilgili yasal bir düzenleme hasıl oldu başımıza (Çiller'in başbakan olduğu o kara günler). Gerçi kulübeye ödediğimiz kirayı düşünecek olursak, bu neredeyse bedavaydı. Çevremizdeki tüm lojmanlar bizimki gibi depodan, barakadan bozma, çatısı akan, tavan arasındaki ufacık boşluktan farelerin eksik olmadığı, ya tuvaletiyle banyosu bir, ya da tuvaleti dışarıda bulunan izbe yerlerdi. Sadece istasyonun üst katı olan ve gar şefine ait olan lojman diğerlerine göre daha büyük ve kullanışlıydı, onun da bahçesi yoktu. Ki o dönem bahçe bizim için her şeydi. Bahçe, bizim o köhne evlerden kaçış noktamızdı, salıncak kurup sallandığımız, domates kasalarından oturak yapıp ağaç diplerinde saatlerce oturup kadın erkek, çoluk çocuk eğlendiğimiz yerlerdi. Bütün memur eşleri o bahçelerde, bir gün sahip olacakları geniş salonlu, kaloriferli evlerin hayalini kurar, sahip olacakları mobilyaları tasvir ederdi. Çünkü kimse bu döküntü evlere o caaanım mobilyaları yakıştıramaz, ki zaten sığdıramazdı. Hepimizin her eşyası ayrı ayrı alınarak bir araya getirilmişti. Salon takımları, vitrinler, dev aynalı gardroplu ve süslü şifoniyerli yatak odası takımları herkesin hayallerinde bir yerlerde yaşıyordu ve bir gün mutlaka en güzellerine, kendilerine ait evlerde sahip olacaklardı.

Biz demir yolu lojmanlarını hep böyle eski, taş duvarlı, sobalı, iki göz odasından biri ısınmayan, dolapsız mutfaklı yapılar zannettik. Ta ki, aynı bahçede, dip dibe lojmanlarda oturduğumuz komşumuz Ayten teyzeler Lüleburgaz'a tayin olana kadar. Taşınmalarının ardından ziyarete gittiğimizde yine 1800ler'den kalma taş binada yaşar bulduk onları. Lojman yine eski, fakat içi bizdeki üç memur evinin sahip olduğu eşyalarla bile doldurulamayacak kadar büyük, dubleks. Ağzımız açık bir süre evi gezdikten sonra, bir gün bizim de sahip olacağımıza inandığımız bu şahane lojmanın (o zamanlar gözümüze bir Beylerbeyi sarayı gibi görünmüştü) merdivenlerinden bir aşağı bir yukarı koşturup durmuştuk kardeşimle. Akşam treniyle kendi küçük lojmanımıza dönerken yol boyu içimizde bir şeyler burulup durdu. Annem dahil hepimizin gözlerinden aynı imrenmişlik okunuyordu.

Bu hüzünlü akşam yolculuğumuzdan yaklaşık on beş yıl kadar sonra Tekirdağ'a liman yapılıp da oradan Muratlı'ya bağlanan yeni demir yolu hattı oluşturulduğunda içimizde yeni umutlar yeşerdi. Başbakan yeni liman istasyonunun açılışını yapıp, trenle Muratlı'ya kadar gelecek ve bir kaç dakika buralarda takılacak diye istasyon ve çevresine, lojmanların içine ve dışına yeni düzenlemeler, tadilatlar yapılacağını öğrendik. O ara babam ve annemin gündeminde şefin yıllar önce tayin edilişinden itibaren boş kalan istasyon üstü lojmanına taşınmak için TCDD genel merkezine başvuru yapmak vardı. İstasyonda kalan tek memur babam ve tek aile biz olduğumuzdan emekliliğe kadar artık rahata ermeyi hak etmiştik. Ben artık onlarla yaşamıyordum ama tatillerimin %98ini geçirdiğim yerin iyileştirileceğini öğrenmek içimi ferahlattı. İstasyonun üstü bizim evlerimizden bir oda daha fazlaydı. Çocuk odası olmayacak kadar küçük, konumu itibariyle geçiş noktası sayılabilecek çok da kullanışlı olmayan bir odaydı ama, üniversiteye başlayana kadar kendi odasına sahip olmamış, anne-babasının kışın derin dondurucuyu andıran yatak odasını gece olup onlar uyuyana kadar çalışma odası olarak kullanmış biz; gelen hiçbir misafire, "salona geçelim daha rahat ederiz" diyememiş annem için önemli bir lükstü o odanın varlığı. Sonra bu evin nispeten daha geniş bir mutfağı vardı, hatta içine masa kurup yemeklerimizi orada bile yiyebilirdik. Zaten tadilattan sonra dolaplar, banyo ve tuvalet de yenilenirdi, hepimiz rahat ederdik.

Birkaç ay sonra, ben Tutak'tayken annemler üst lojmana taşındılar. Evin her yeri baştan aşağı yenilenmişti. Hatta bizim boşalttığımız lojman ve diğerleri de iç-dış tadilata alındı. Ama doğru dürüst kâr getirmeyen her devlet kurumuna yapılan yatırım gibi buralar için harcanan para yine asgari seviyede tutuldu. Banyoya döşenen fayans, yerleştirilen duş teknesi en adi ve ucuz malzemeden yapıldı. Böylece ne üzerinde rahat hareket edebildik, ne de oluşan lekeleri giderebildik. Camlardaki çerçeveler yenilendi, lakin, aman binanın tarihi dokusu bozulmasın, o büyülü atmosfer yitirilmesin diye ahşap çerçevelerden vazgeçilmedi. İç mimar hanım kışın o çerçevelerin soğuk havayı içeriye süzeceğini, yazın camlara sineklik takılamayacağını hesaba katmadı sağolsun. Ve biz, sonunda biraz daha rahat edeceğimizi düşündüğümüz bu eve de tam anlamıyla sığamadık. Annemin vazgeçemediği dev boyutlardaki döşek, yorgan, yastık yüklüğü ve yıllardır açıp bakmadığı çeyiz sandığı; babamın kullanmadığı halde atmaya da kıyamadığı bir takım elektronik aletler hala evimizin kendileriyle en alakasız bölgelerinde ikamet etmeye devam ediyorlar (çöpçülük bizde aile geleneğiymiş meğer). En büyük kazancımız, içerisindeki gereksiz eşyalar topluluğuna rağmen artık bir salona sahip olmamız ve bahsi geçen küçük odaya kurduğumuz sobanın hemen hemen tüm evi ısıtıyor olması.

bizim ev


Yukarıda da bahsettiğim gibi, etrafımızdaki tüm lojmanzede aileler birer ikişer tayin/emekli olup yakın diyarlara göçtüler. Bazıları kendi evlerine kavuşup, hayallerindeki takım takım mobilyayı geniş, ferah odalarına dizdiler bile. Bazıları lojmandan kalma eşyalarıyla kirada idare etmeye, emekli maaşına ek gelir olsun diye bir yerlerde çalışmaya devam ediyor. İstasyonun tüm işi, bileti, hesabı, kitabı, boku, püsürü bir vakitlerin en genç memurlarından olan babama kaldı. Bir vakitlerin en genci olan babam biraz daha çalışsa kendi emeklilik süresine tur bindirecek artık. Önünden, içinden, çevresinden binlerce hikaye geçmiş bu istasyon; şimdilerde özellikle evlenme arifesindeki çiftlerin düğün fotoğraflarına dış mekan görevi görüyor. Ve annem, gençken alabildiğine geniş, birbiriyle uyumlu mobilyalarla döşenmiş huzurlu bir yuva hayal eden, lakin ömrünü sıkış tepiş lojmanlarda geçiren güzeller güzeli annem hala o geniş, uyumlu mobilyalarla döşenmiş, huzurlu yuvanın hayalini kurarak yaşamaya devam ediyor.



Tuesday, 9 August 2011

Hardcore davulcunun mazot takviyesi

Bakıyorum herkes birer ikişer ramazan hikayeleri anlatıyor, ramazan ayıyla ilgili maceralarını yazıyor, ben de bu ramazan hakkında aklımda en fazla yer edeceğini düşündüğüm şeyi anlatayım istedim.

Efenim şimdiii bizim ev TCDD lojmanı ve tam tren istasyonunun üstünde bulunmakta. Bir yanımız tren yoluna bir yanımız Muratlı çarşısının en işlek meydanına bakıyor. (Muratlı'da ne kadar işleyebilirse artık) Dolayısıyla meydana en yakın ev bizimki oluyor. Nitekim başka ev de yok yakın civarda. Hep dükkanlar, dükkanlar ve dükkanlar var.

Bizim mahallenin davulcusu eminim bu durumun farkında, lakin inatla dönüp dolaşıp meydana gelip davula, tokmağa abanmakta kararlı. Hayır normal normal çalsa şöyle melodili manili filan ama yok, gayet Dave Grohl hırsıyla dövüyor davulu. Sanırsın sadece bu mahalleyi değil bütün Trakya'yı uyandırma vazifesi buna verilmiş gibi.

Bazen sinirim tepeme çıkıyor, kulak zarım haddinden fazla sese maruz kalınca camdan sarkıp en brutal sesimle, "tamam ulan uyandım aq s...tir git artık!" diyesim geliyor. Oruç tutmamama rağmen bu adam yüzünden ışığı açıyorum ki uyandığıma ikna olsun da defolup gitsin.

Fakat canlar, hiç de bizle alakası olmayan bir meselesi varmış adamcağızın, öğrenince pişmiş kelle gibi sırıtmakla birlikte saygı duydum kendisine.

Meğer bu davulcu abimiz, bizim evin 15 metre ilerisindeki 24 saat açık büfe-tekel bayii karışımı dükkandan mazot takviyesi yapıyormuş geceleri. Trakyalılar ne demek istediğimi zırt diye anladı eminim de olmayanlarda da ufak bir ışık yandı bence.

Bu abinin 5-10 dakikada bir bizim evin önüne gelme sebebi büfenin kapısına zualaladığı içkiden (bira büyük ihtimalle) ufak ufak pırniklenmekmiş aslında (bkz: pırnik). Ben de diyorum adam dönüyor dolaşıyor aralıksız çalıyor, buraya gelince 10 saniye kadar bi es verdikten sonra var gücüyle tekrar başlıyor tokmaklamaya(!).

Bu olay yaklaşık iki saat boyunca böyle devam ediyor. Ta ki ezana yarım saat kalana kadar, ya da belki davulcunun kafası güzelleşme kıvamına gelene kadar bilemiyorum.

...

Davulcu abinin evden çıkıp görevini icra etmesine çok az bir zaman kaldı. Birazdan gelir, bira kutusunu açıp iki sokak gezmeye yetecek kadar miktarı midesine sevk eder, ilk turunu atar ve takriben on dakika sonra  soluğu bizim kapıda alır. 10 saniyelik bir "fırt" esi verdikten sonra turlamaya devam eder. Bir yandan da herhangi bir melodi ihtiva etmeyen vuruşlarıyla lacry ve ailesinin sinirlerini gerer.

Bir an önce kulağımız alışsa da uykumuzdan olmadan geçirebilsek bu ramazanı da...

...

Başlığa "hardcore" yazdım diye bazılarının gözlerinden alevler fışkırmaya başladı biliyorum ama yan anlam, mecaz falan algılayanları hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm canlar...



Dave Grohl abimiz davul başında coşuyor

Saturday, 25 June 2011

Tutak'a veda edememek

Önce Edith Piaf ablamıza kulak verelim, hatta Gülriz Sururi'nin çevirisiyle şarkısının sözlerini de içimize çekelim, sonra yazdıklarıma geçip, alakayı kendimiz kurmaya çalışalım.



hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
eskimiş dostuma, düşmanıma
son bir kez elveda

anılar yok artık
canı cehenneme
hepsini süpürdüm
kafamın içinden
içim titrese de
dönmem ben geriye
yaşarım bu günü
başlayıp sıfırdan

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım

hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
dün gece başladım
seninle yeni bir hayata

İşte başlıyoruz...


Evet bir yıldır bu anın hayalini kurdum, bugünü iple çektim ama yine de göğsümün sol tarafında bir düğüm var. İş ciddiye binince, sürekli "ulan giderken şu adamların hepsine NAH çekicem!" dediğim insanlar bile gözüme masum birer çocuk gibi görünmeye başladı (hepsi değil tabi).

3 yıl önce ağlaya ağlaya terk ettiğim yere, Kocaeli'ye geri dönüyorum. Siyah-beyaz resim çerçevem, tahta kalemliğim, bir kısmı çatlamış mor aynam, yeşil çiçekli kağıt tutacağım da benimle birlikte ana vatanlarına dönüyorlar. Bilmem pişman olur muyum, sırf gitmek için Dilovası'nda çalışmaya razı oldum, buna değecek mi emin değilim.

Tutak'tan sık sık şikayet etmiş olsam da biliyorum ki buraları arayacağım dönemler de olacak. En başta öğrencilerimi çok arayacağım; o iyi niyetli, sıcak kanlı, içten gülüşlü öğrencilerimi. Sonra Ophelia'yı, aynı odayı, aynı evi, aynı hayatı paylaşabilmemizi özleyeceğim. Tabi buna bağlantılı olarak erkek arkadaşını, onun arkadaşlığını, her ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda oluşunu, sayesinde hayatımıza giren ve her biri ayrı birer renk cümbüşü olan arkadaşlarını özleyeceğim.

Çalışma arkadaşlarımı çok özleyeceğim. Öğretmenler odasındaki eğlenceli sohbetlerimizi, hararetli tartışmalarımızı, öğrenciler hakkında yaptığımız ufak dedikoduları (evet bunu cidden yapıyorduk) özleyeceğim.

Eminim özleyeceğim daha çok şey olacak Tutak'la ilgili. Zaten büyük ihtimalle buraya yazarım yeri geldikçe. Bulunduğum yere küfreder, "Tutak'da olsam böyle olmazdı!" diye isyan ederim. Biliyorum kendimi çünkü. Damarlarımda karamsarlık akıyor sonuçta. :)

Buralara geldiğim için pişman olduğumu düşündüğüm günler olmuştu. Ama yok, pişman değilim, Tutak'ın bana, kişiliğime kazandırdıklarını düşününce hiç de pişman olmadığımı anladım... Çok sinirlendim, ağladım, zırladım, küfrettim evet, ama pişmanlık, ı ıh! Sonuçta aynı küfürleri vaktiyle benden Muratlı da yedi, İzmit de yedi, sonra ne oldu oralar gözümde birer cennet oldu. Tutak da anılarım içerisinde yerini aldı ya, artık kah gülerek, kah sinirlenerek, kah hüzünlenerek anacağım onu.

Gidiyorum evet, hayatımın bir parçasını da burada bırakarak gidiyorum, anılarıma yenilerini eklemiş olarak gidiyorum. Ama geldiğime pişman değilim, Edith Piaf ablamızın da dediği gibi, burada yaşadığım hiçbir şey için pişmanlık duymuyorum.

Friday, 21 January 2011

The drops of my blues

After a long time I feel depressed again. I dont know the reason why I feel so. Is it ‘cause of my period, or the intensity of my occupational life?


The dose of my medicine is not enaugh for  me anymore I guess. This is what I’ve been afraid of, as I said before. Is it an addiction, or is it a temporary mood? I hope it’s temporary coz I’m in a term to make a decision to stop using antidepressants.

When I look into my life and scan it for a while, I can see nothing for being in blues. I’m working in a big school with good students (at least they’re respectful), I’ve got beloved friends and constant health. The only thing I dont have in my life is love. But in such a place I live, love is a burden. Every nice feeling is burden here already…

Perhaps it’s the result of working so hard both at school and dormitory. All I need might be a short holiday, far from Tutak, close to my beloved ones. Ohh gosh, I’ve felt like Bathsheba in Far From the Madding Crowd :) After I’ll leave Tutak forever, I’ll write my own novel (maybe autobiography) called “Far From the Maddening Tutak”. ‘Cause I know that I’ll go crazy till I go away from here permanently. Tutak is not madding but maddening as far as I see (experience actually).

I hate talking about Tutak, coz every word I utter about it increases my hatred for the town. I’ve missed my pretty Muratlı, my lively Tekirdağ, my merry Thracian people... My family… Oh my goodness, I desperately need a holiday! Fortunately this is my last week here for this term (thank God!).

I think it’s beter to go on a holiday before increasing the dose of my pills. Wait for me Trakya, the holy land, I’ll be there soon…