Sunday, 11 October 2015

İyi değiliz, iyi olmayacağız, iyi olmayın...

Suruç katliamından beri profilimi karartmış bekliyordum. İyi bir şeyler olsun, güzel haberler alayım ve tekrar gülümseyen eblek suratlı fotoğraflarımı paylaşayım diye. Fakat gün geçmiyor ki yeni bir katliamla, acıyla karşılaşmayalım şu topraklarda.

"Bize ne senin boklu profilinden!" diyen iç seslerinizi duyuyorum. Haklısınız. Ama kararan o profiller Türkiye'nin gerçeğinin, uzun süren yaslardan bir türlü çıkamadığının, göğüs gerdiği darbelerden her seferinde daha ağır hasarlar aldığının bir göstergesi değil mi?

Dün o mitingde ben de olacaktım. Eğer hastanede bana yine zerrece anlamadığım bir beyin analizi randevusu verilmeseydi. Yaz başından beri gitmediğim doktor (önce bir nörolog, sonra dahiliyeci, ardından cildiyeci, sonrasında bir beyin cerrahı ve yine bir nörolog artı bir psikiyatr) kalmadığından erteleme riskini göze alamadım. Ve o gün Ankara'da olamadım.

Oh iyi ki gitmemişsin diyenlere açıktan sinirleniyor, hıncımı gizleyemiyorum. Bunun nasıl bir suçluluk duygusu, nasıl bir utanç olduğunu anlatamıyorum, anlamıyorlar. Sevinmemi bekliyorlar. Şükretmemi istiyorlar. Ne için sevinmeliyim? Başka zaman birlikte omuz omuza halay çekeriz diye planladığım insanların bir daha hiç halay çekemeyeceğini bildiğim için mi? Failini herkesin bildiği bir katliamın öcünü almaya gücüm yetmediği için mi? Bir kaç gün erteleyebileceğim bir randevuyu ertelemediğim ve yaralananların yanında olamadığım, ellerinden tutamadığım için mi?

Tarif edemiyorum, açıklayamıyorum, kıvranıyorum, çöküyorum. Bizim gibiler için oldukça tanıdık olan bu acıyı, tarihi acıyla dolu olmayanlara anlatamıyorum, anlatamıyoruz.

Daha fazla kan dökülmesin, silahlar tamamen sussun, bu toprağın evlatları birbirlerine kıymasın, küslük bitsin, barış olsun, Anadolu'da dev bir halay çemberi kurulsun diye toplananların katilini tanıyoruz.

Yastayız.

İsyandayız.

Unutmayacağız.



Monday, 21 September 2015

Bende durum şimdilik bu

Ruhsal sıkıntılar bende içe kapanıklık olarak zuhur eder, o dönemler kimseye tek kelime anlatmak istemem. Bazı kereler kendimi, beni seven insanlara karşı suçlu hissettiğimden dökülmüşlüğüm de vardır. Anlattığımda bile hissettiklerimin çoğunu içimde tutmak için çaba harcarım. Ama işte başıma ne geldiyse içimde tuttuklarımdan geldiği fikri kafamda yeni yeni netleşmeye başladı.

İçimdeki saf üzüntüyü kimseye belli etmemek için kendimi sıktığım bir akşam beynimden ayaklarıma kadar inen ve ilerleyen günlerde artan  kasılmaların epileptik nöbetler olduğunu öğrendiğimde şaşkına döndüm. Bir zaman sonra başka bir doktor depresyon dediğinde bu durum beni epilepsiden daha çok rahatsız etti. Nöbet geçirecek denli depresyona girmiş olma fikrine alışmak kronik bir nörolojik rahatsızlığa sahip olma fikrine alışmaktan daha zor gelmeye başladı.

Doktorların nöbetlerden kurtulmam için verdiği ilaçların tükenmeye başladığı şu günlerde beynim yine çeşitli sinyaller vermeye başlamışken, sağ elimde kasılmalar, dilimin ucunda bazen karıncalanmalar yer yer uyuşmalar artarken, davranışlarımın değişmesini hazmetmeye çalışıyorum. Tahammülsüzlüğüm beni bile yoruyor. Sorun ihtiva etmeyen durumları kendime dert ediyor, hatta bazen sırf bu durumlar yüzünden uyuyamıyorum. Uyuyamadığım geceler ağlama nöbetleri geçiriyorum. Sonra, doktorun uyku sorunu yaşadığım zamanlar içmem için yazdığı uyku ilacından bir tane yutup yarım saat sonra gözyaşları içerisinde uykuya dalıyorum. Ertesi gün kendime sinirlenecek başka bir şey bulup, onu kafamda kartopu gibi özenle büyütüp kim bilir kime saldırmak için fırsat kolluyorum.

Ya da susuyorum.

Bazen o kadar çok susuyorum ki kafamdakileri kusamadığım için mide spazmları geçiriyorum. Gündüzleri çok fazla nedensiz gülüp geceleri ağlıyorum ve bu sıklaşan bir döngü halinde sürüp gidiyor. Bu arada çevremdekileri suçlayıp, kırıp, döküp sonra türlü pişmanlıklarla tamir etmeye çalışıyorum.

Şimdi üçüncü bir doktor için hazırlıyorum kendimi. Üçüncü bir ilaç takviyesi için telkin ediyorum vücudumu. Sonrası ne olur bilmiyorum, rapor vermeye de gelmedim ama bende durum şimdilik maalesef bu...

Thursday, 8 January 2015

Şu inanç meselesi

Şayet ahiret inancına sahip olsaydım, öldürülen her masumun, gittikleri yerden insanlığa birer orta parmak gösterdiğini hayal edebilir, intikamlarının alınacağı günü sabırla beklediklerini düşünerek, onların adına tutulan kinin kendi payıma düşenini hafifletebilirdim. Çünkü ne kadar hümanist, barış sevdalısı, hippi olsa da insan; insanlığın geldiği bok çukurundan beter noktaya şahitlik ettikçe göğüs kafesinin altına bir yerlerde o kini muhafaza ediyor. Zaten o bok çukurunun en dibinde, dünyada olan bitene kayıtsız kalanlar, damarlarına (her nasıl oluyorsa) aşırı dozda duyarsızlık zerk etmiş olanlar, şikayet etmeksizin varlıklarını sürdürüyorlar.

O radde duyarsızlığı benim hücrelerimden tanrı esirgersin, eğer varsa. Tanrı inancı bana en saf haliyle, içime korku salınmaksızın öğretildiği için (çünkü inanç sonradan öğrenilen bir şeydir), onun varlığıyla ilgili ciddi şüphelerime rağmen, tam olarak hayatımdan çıkaramadığım bir olgudur. Din unsurundan tam anlamıyla vazgeçtiğimde bile tanrı inancı orada bir yerlerde, köylü kızının eteğinin ucundan yırtıp dilek ağacının en sağlam dalına düğümlediği patiska çaput gibi bağlı duruyor.

İnsanlığa olan inancımı kaybettiğimde herhangi bir dine inanmanın benim için bir anlamı kalmamıştı. O inanç adeta cisimleşerek, peşine naif olduğunu düşündüğüm irili ufaklı birçok inancımı (din, adalet, aşk vs) katıp omuriliğimden yukarı doğru kayarak terketti bedenimi. Halihazırda zaten dini bütün bir mümin değildim, aleviydim, islamiyete saygım Ali'den dolayı sonsuzdu falan. İnancımla birlikte saygımı yitirme gafletine düşecek akılları çok geride bıraktığımdan aynı saygı sistemini farklı bir simetride muhafaza etmeye devam ediyorum. Fakat tarih dini inancın aşşşşşşırısının, baştan ayağa komple mutlak teslimiyetin ne kadar tehlikeli olabileceğiyle ilgili örneklerle dolu. 2000 yıl önce yahudilerin İsa'ya yaptıkları; orta çağda katoliklerin din adına Avrupa'yı kan gölüne çevirişi; ve bulunduğumuz yüzyılda radikal islamcıların sınır tanımayan katliamları. Hatta sonuncusu olarak dün mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yapılan saldırı...

Back to the Future filmine göre 2015'te uçan kaykaylara binecektik, lakin daha yılın ilk haftasında radikal islamcılar bize bu yılın ana gündemini onların belirleyceğine dair devasa ipucunu zaten verdiler. Ve elbette, her islami saldırıdan sonra sosyal medyada türeyen "gerçek islam bu değil"ciler dertlerini çeşitli dillerde dünyaya anlatmaya çalışırken daha bir gecede parmak uçlarını klavyelere kurban verdiler. Halbüse çeşitli dost meclislerinde, lafı dönderip dolaştırıp avrupalıların geçmişteki bağnazlığına, cadı avlarına, engizisyon mahkemelerine getirip acımasızca hristiyanları eleştirdikleri günler çok geride değil. Türkleri ve müslümanları gereksizce övmek adına yazılmış, neo-islami tarih kitaplarından öğrendikleri yarım yamalak bilgilerle "Avrupaya medeniyeti biz getirdik, Versailles sarayında tuvalet yokmuş, kraliçe boş peynir tenekelerine sıçıyormuş" diyip, gıdığını sallayarak gevrek gevrek güldükleri dönemleri bir hatırlasalar... İnsanoğlu kendi kusurlarını gizlemek, unutmak için başkalarının kusurlarını görmeye kurulmuş. Avrupadaki islam fobisinin gittikçe büyümesinin sebebi de bu, müslümanlar arasındaki çürük çarıkların diğerlerinden daha fazla dikkat çekmesi. Sen ne kadar anlatmaya çalışırsan çalış IŞİD senden her halükarda daha popüler (kötü şöhret) olacak ve senin islamı aklama çaban dünya için hiçbir anlam ifade etmeyecek.
...

En başta ne diyordum? Hah, masumlar... İnsanlığın komple aklanacağına dair inancımı yitirdiğim için doğa o sonsuz sabrından vazgeçip bizi komple yutmadığı sürece bu şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Cizre'de Ümitler; ABD'de siyahi Michaellar polis kurşunuyla öldürüle öldürüle tükenmeyecekler. Sultanahmette intihar bombacısı kadınlar, avrupanın kafatasçı müslüman avcıları, Suriye'de cuma namazından sonra kafa kesmek için örgütlenen müminler nefretimizi körüklerken sabrımızı sündürecekler. Daha şimdiden yolda karşıdan gelene şüpheyle ve dış görünüşünden dolayı nefretle bakabiliyorsa insanlar, bu dünyanın baştan başa yanmasını engelleyecek, kıyamadığımız ne kaldı? Sevgi, umut, aşk bilmemne demeyin, yukarıda da belirttiğim gibi omuriliğimden doğru kovaladım ben onları uzun zaman önce.

Yani demem o ki, biz inançsızlar olarak tüm pozitif enerjimizi insanlığa, evrende varoluş hakkının kutsallığına kanalize etmişken, siz bir takım "gerçek" inançlılar -tanrıya, allaha, yüce ruha, zeusa ya da paraya tapanlar- (uçan spagetti canavarına inananları bu gruptan ayrı tutuyorum) , sıkı sıkıya tutunduğumuz "insanlık" kavramını da elimizden aldınız.



Friday, 8 August 2014

Olsun

Karamsarlığın genele yayılabilen bir kavram olduğunu düşündüğüm için kendimi karamsar olarak nitelendirmemeye çalışırdım eskiden (çok eskiden). Ne zaman ki karamsarlığı spesifik bir noktaya yönlendirip oraya bırakabildiğimi öğrendim, o zaman farkettim ki ben sadece kendime karamsarım. Misal, elimin altında bir "dünyayı yok et" butonu olsa bütün dünyaya kıyıp o butona basamam. Ama "kendini yok et" butonu olsa, çoktan basmıştım.

Kendime karamsarlığımın, kendime acımasızlığımın membağı nedir, başlangıç noktası neresidir bilmiyorum. Çocukluk hatıralarımı şöyle bir gözden geçirdim, bir sonuca ulaşamadım...

Lakin hep bekledim, bu tuhaf halin bir kırılma noktası olsun, bir yol ayrımı, bir dönemeç çıksın diye. Hani belki ben de o, her küçük şeye büyük heyecanla sarılan, gözleri ışıldayan insanlardan olurum diye düşledim. Rayların üzerinde mutlu, el ele tutuşarak yürüyenlerin, paslı rayda bir adım atıp bir traverslere düşüp gülüşenlerin yanında, düzenli ve tekdüze adımlarla, dikkatli fakat düşünceli yürüyen ben, içimdeki kömürsü kuzgunların göğsümü yarıp etrafa uçuşması için çok bekledim.

Mamafih, bekleyince olmuyor, can çıkmayınca huy da çıkmıyor....




"Borcum varmış gibi kendimden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm"

P.B.


Thursday, 31 July 2014

Lojmanzede demiryolu kadınları

Küçükken Mel Gibson'a aşıktım. Beni yakından ya da uzaktan tanıyan, yaşıtım olan, olmayan herkes bilirdi bendeki bu onulmaz yarayı. Gazetenin bir köşesinde Mel Gibson resmi mi bulunmuş, hemen kesilip bana ulaştırılırdı. Bir dergide hakkında 3-5 satırlık haber mi yapılmış, hemen bana iletilirdi. TV'de gösterilecek yahut sinemada gösterime girecek her filmini Godot'yu bekler gibi, yarı delice bekler, yakınımdaki insanları da canından bezdirirdim. Mel Gibson resimleri, haberleri, posterleri vs ile dolu özel bir dosya (ürün dosyası) oluşturmuştum. O dosyaya sığdıramadıklarım defterlerin, kitapların, harçlıklarımı denkleştirip aldığım gençlik dergilerinin arasında dururdu.



Onun dışında şarkı sözleri, beğendiğim diğer oyuncu ve şarkıcılarla ilgili bir sürü kağıt yığını, üzerine defalarca çeşitli şarkılar doldurulmuş kasetlerim ufacık lojmana sığmaz olmuştu. Annem, fukara, onun tabiriyle "çöpçülüğüm"den bıkıp isyan etmeye başlamıştı. İki cümlesinden biri, "şunların birazını at!"dı belli bir dönem, zaten ben ergenliğe gireli pek konuşmaz olmuştuk, sadece benim, vitrinin sol alt köşesine yığdığım çer-çöple ilgili kavga eder dururduk. Mizaç itibariyle pek konuşkan olmayan ben, bu konuda usanmaz bir çirkef ve dırdırcıydım (babam ve anneannemden aldığım bir kısım genler sonucunda). Zaten iki göz, derme çatma girişini de hesaba katarsak iki buçuk göz TCDD lojmanı, dört kişilik çekirdek ailemiz ve sıklıkla diğer çocuklarıyla kavga edip bize taşınan anneanneme yetmiyordu. Bir de benim ergen hallenmelerimden kaynaklanan yerli yersiz yığıntılarıma ayırcak fazladan bir göz çekmecemiz dahi yoktu.

Annem, babası da TCDD memuru olduğundan ömrünün büyük bir bölümünü bu iki göz, derme çatma, işçi barakalarından, deplolardan bozma lojmanlarda tüketmiş. Altı-yedi kardeş bir odada yatmaya, kendilerine ait, yalnızlıklarıyla baş başa kalıp yüreklerini dinlendirmeye yarayacak bir kovukları olmadan yaşamaya çalışmışlar. Zavallı annemin kaderi evlendikten sonra da değişmemiş. O dönem bizim köydeki erkeklerin en büyük gayesi TCDD memuru olmakken babam da geçim gailesinden bu furyaya katılmak zorunda kalmış. Ya annemle birlikte ömür boyu köyde ektikleri iki parça ekinle geçinmeye çalışacaklar; ya babam inşaatlarda yevmiyeli çalışıp kendini tüketecek, ya da memur olacak. Uzun lafın kısası ben, Sivas'ta kerpiçten bir köy evinde gözlerimi açtıktan iki yıl sonra Balabanlı diye bir köyün terkedilmiş, ıssız istasyonuna bitişik, iki göz, köhne bir lojmana yerleştik. Hayal meyal hatırlıyorum da çatıdan, kömürlükten fare eksik olmazdı (civardaki ayçiçek tarlalarından bahçeye yılan girmişliği de çoktur). Lojmanın girişi aynı zamanda mutfağımız, tuvaletimiz aynı zamanda banyomuzdu.

Birkaç yıl sonra Muratlı'ya taşındığımızda bir süre, üzerimize ha yıkıldı ha yıkılacak diye tetikte durduğumuz basık tavanlı, birbirine sonradan eklenmiş kulübemsi iki odada kirada oturduk. Sonra tren istasyonunun hemen yanındaki lojmanlardan birine taşındık ki, bizim taşınmamızla, memurların oturdukları lojmanlara kira ödemesiyle ilgili yasal bir düzenleme hasıl oldu başımıza (Çiller'in başbakan olduğu o kara günler). Gerçi kulübeye ödediğimiz kirayı düşünecek olursak, bu neredeyse bedavaydı. Çevremizdeki tüm lojmanlar bizimki gibi depodan, barakadan bozma, çatısı akan, tavan arasındaki ufacık boşluktan farelerin eksik olmadığı, ya tuvaletiyle banyosu bir, ya da tuvaleti dışarıda bulunan izbe yerlerdi. Sadece istasyonun üst katı olan ve gar şefine ait olan lojman diğerlerine göre daha büyük ve kullanışlıydı, onun da bahçesi yoktu. Ki o dönem bahçe bizim için her şeydi. Bahçe, bizim o köhne evlerden kaçış noktamızdı, salıncak kurup sallandığımız, domates kasalarından oturak yapıp ağaç diplerinde saatlerce oturup kadın erkek, çoluk çocuk eğlendiğimiz yerlerdi. Bütün memur eşleri o bahçelerde, bir gün sahip olacakları geniş salonlu, kaloriferli evlerin hayalini kurar, sahip olacakları mobilyaları tasvir ederdi. Çünkü kimse bu döküntü evlere o caaanım mobilyaları yakıştıramaz, ki zaten sığdıramazdı. Hepimizin her eşyası ayrı ayrı alınarak bir araya getirilmişti. Salon takımları, vitrinler, dev aynalı gardroplu ve süslü şifoniyerli yatak odası takımları herkesin hayallerinde bir yerlerde yaşıyordu ve bir gün mutlaka en güzellerine, kendilerine ait evlerde sahip olacaklardı.

Biz demir yolu lojmanlarını hep böyle eski, taş duvarlı, sobalı, iki göz odasından biri ısınmayan, dolapsız mutfaklı yapılar zannettik. Ta ki, aynı bahçede, dip dibe lojmanlarda oturduğumuz komşumuz Ayten teyzeler Lüleburgaz'a tayin olana kadar. Taşınmalarının ardından ziyarete gittiğimizde yine 1800ler'den kalma taş binada yaşar bulduk onları. Lojman yine eski, fakat içi bizdeki üç memur evinin sahip olduğu eşyalarla bile doldurulamayacak kadar büyük, dubleks. Ağzımız açık bir süre evi gezdikten sonra, bir gün bizim de sahip olacağımıza inandığımız bu şahane lojmanın (o zamanlar gözümüze bir Beylerbeyi sarayı gibi görünmüştü) merdivenlerinden bir aşağı bir yukarı koşturup durmuştuk kardeşimle. Akşam treniyle kendi küçük lojmanımıza dönerken yol boyu içimizde bir şeyler burulup durdu. Annem dahil hepimizin gözlerinden aynı imrenmişlik okunuyordu.

Bu hüzünlü akşam yolculuğumuzdan yaklaşık on beş yıl kadar sonra Tekirdağ'a liman yapılıp da oradan Muratlı'ya bağlanan yeni demir yolu hattı oluşturulduğunda içimizde yeni umutlar yeşerdi. Başbakan yeni liman istasyonunun açılışını yapıp, trenle Muratlı'ya kadar gelecek ve bir kaç dakika buralarda takılacak diye istasyon ve çevresine, lojmanların içine ve dışına yeni düzenlemeler, tadilatlar yapılacağını öğrendik. O ara babam ve annemin gündeminde şefin yıllar önce tayin edilişinden itibaren boş kalan istasyon üstü lojmanına taşınmak için TCDD genel merkezine başvuru yapmak vardı. İstasyonda kalan tek memur babam ve tek aile biz olduğumuzdan emekliliğe kadar artık rahata ermeyi hak etmiştik. Ben artık onlarla yaşamıyordum ama tatillerimin %98ini geçirdiğim yerin iyileştirileceğini öğrenmek içimi ferahlattı. İstasyonun üstü bizim evlerimizden bir oda daha fazlaydı. Çocuk odası olmayacak kadar küçük, konumu itibariyle geçiş noktası sayılabilecek çok da kullanışlı olmayan bir odaydı ama, üniversiteye başlayana kadar kendi odasına sahip olmamış, anne-babasının kışın derin dondurucuyu andıran yatak odasını gece olup onlar uyuyana kadar çalışma odası olarak kullanmış biz; gelen hiçbir misafire, "salona geçelim daha rahat ederiz" diyememiş annem için önemli bir lükstü o odanın varlığı. Sonra bu evin nispeten daha geniş bir mutfağı vardı, hatta içine masa kurup yemeklerimizi orada bile yiyebilirdik. Zaten tadilattan sonra dolaplar, banyo ve tuvalet de yenilenirdi, hepimiz rahat ederdik.

Birkaç ay sonra, ben Tutak'tayken annemler üst lojmana taşındılar. Evin her yeri baştan aşağı yenilenmişti. Hatta bizim boşalttığımız lojman ve diğerleri de iç-dış tadilata alındı. Ama doğru dürüst kâr getirmeyen her devlet kurumuna yapılan yatırım gibi buralar için harcanan para yine asgari seviyede tutuldu. Banyoya döşenen fayans, yerleştirilen duş teknesi en adi ve ucuz malzemeden yapıldı. Böylece ne üzerinde rahat hareket edebildik, ne de oluşan lekeleri giderebildik. Camlardaki çerçeveler yenilendi, lakin, aman binanın tarihi dokusu bozulmasın, o büyülü atmosfer yitirilmesin diye ahşap çerçevelerden vazgeçilmedi. İç mimar hanım kışın o çerçevelerin soğuk havayı içeriye süzeceğini, yazın camlara sineklik takılamayacağını hesaba katmadı sağolsun. Ve biz, sonunda biraz daha rahat edeceğimizi düşündüğümüz bu eve de tam anlamıyla sığamadık. Annemin vazgeçemediği dev boyutlardaki döşek, yorgan, yastık yüklüğü ve yıllardır açıp bakmadığı çeyiz sandığı; babamın kullanmadığı halde atmaya da kıyamadığı bir takım elektronik aletler hala evimizin kendileriyle en alakasız bölgelerinde ikamet etmeye devam ediyorlar (çöpçülük bizde aile geleneğiymiş meğer). En büyük kazancımız, içerisindeki gereksiz eşyalar topluluğuna rağmen artık bir salona sahip olmamız ve bahsi geçen küçük odaya kurduğumuz sobanın hemen hemen tüm evi ısıtıyor olması.

bizim ev


Yukarıda da bahsettiğim gibi, etrafımızdaki tüm lojmanzede aileler birer ikişer tayin/emekli olup yakın diyarlara göçtüler. Bazıları kendi evlerine kavuşup, hayallerindeki takım takım mobilyayı geniş, ferah odalarına dizdiler bile. Bazıları lojmandan kalma eşyalarıyla kirada idare etmeye, emekli maaşına ek gelir olsun diye bir yerlerde çalışmaya devam ediyor. İstasyonun tüm işi, bileti, hesabı, kitabı, boku, püsürü bir vakitlerin en genç memurlarından olan babama kaldı. Bir vakitlerin en genci olan babam biraz daha çalışsa kendi emeklilik süresine tur bindirecek artık. Önünden, içinden, çevresinden binlerce hikaye geçmiş bu istasyon; şimdilerde özellikle evlenme arifesindeki çiftlerin düğün fotoğraflarına dış mekan görevi görüyor. Ve annem, gençken alabildiğine geniş, birbiriyle uyumlu mobilyalarla döşenmiş huzurlu bir yuva hayal eden, lakin ömrünü sıkış tepiş lojmanlarda geçiren güzeller güzeli annem hala o geniş, uyumlu mobilyalarla döşenmiş, huzurlu yuvanın hayalini kurarak yaşamaya devam ediyor.



Sunday, 13 April 2014

Surete aşık olmak

Yazın haznesindeki Kürk Mantolu Madonna'nın, sinemada zuhur etmiş halidir Sevmek Zamanı... Hikaye, zaman, mekan farklıdır, ama hissettirdiği aynıdır. Hülasa, ete kemiğe bürünmeyen uçsuz bucaksız aşkların beyaz perdeye en içli yansıyanıdır...



Sevmek Zamanı

"Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım. 

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim. 

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. 

meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. 

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor..."





Friday, 14 March 2014

Hani biz Berkin'i çok sevdik ya


Hani biz Berkin'i çok sevdik ya,
Hani hiç tanımadan bağrımıza bastık o esmer çocuğu,
Acısıyla sokaklara döküldük, derdiyle güce baş kaldırdık,
Öfkesiyle katilinin karşısına dikildik ya...

Siz ahlaksızlar, bize "nekrofili" dediniz.

Neyse bizi boşverin. Siz katiller, Berkin'in arkasından,
"Seçimler yaklaşırken çocuğun fişini çektiler" dediniz.
Aranızda sorgulayanlar vardı,
"Çocuğun eylemde ne işi var?" diye,
Daha da ileri giden haysiyet yoksunlarını tanıdık,
"Su testisi su yolunda kırıldı." diyen.

Bugüne kadar sustuk, korktuğumudan değil,
İnsanlığını, onurunu yitirmiş arlanmaz dalkavuklarla,
Zorbalığı adalet sayan soysuz katillerle,
Şerefiyle cüzdanı yer değiştirmiş arsız hırsızlarla
Kendimizi bir tutmayışımızdan...

Siz zorbalığa devam ettikçe insanlığımızı yitireceğimiz gün çıkın karşımıza,
O gün karşımıza çıkın ki,
Elimize geçtiğinizde yalvararak, göz yaşı dökerek sığınacağınız,
Zerre kadar merhamet kırıntısı bulamasın çaresiz gözleriniz,
Birimizde bile...


#BerkinElvanÖlümsüzdür


Sunday, 16 February 2014

100mutlugün

Kelebekler, benim karnımda uzun süre kalmazlar. Azıcık kanat çırpar, sağa sola uçuşurlar biraz, sonra sıkıldıklarından mıdır nedir, birer ikişer kaybolup giderler...

Onlar giderken kanatları gövdemi yırtar, soldan üçüncü kaburgamın altında bir yara açılır. Onu, orada öylece bırakıp bilinmezliğe doğru uçar giderler.

Neden sonra...

100 gün kadar önce, o serin Kasım akşamı, ben batan güneşe elveda şarkısı mırıldanırken tekrar karşılaştım onlarla. Şarkımı duyup geldiler diye, umursamadım onları, bakmadım bile başımın etrafında oluşturdukları renk cümbüşüne. Aldırmadılar umursamazlığıma, dönüp durdular saç tellerimde.

Ve işte o kelebekler, tam 100 gündür benimle birlikteler. Gözlerimi kapattım, rengarenk kanatlarının ılık esintisinde dinleniyorum şimdi. Ben şarkı söylemekten hiç bıkmam, onlara diyin saçlarımda dans etmeye devam etsinler...

Gitmesinler...


 

Tuesday, 21 January 2014

Onlar, uyanacaklar...

Berkin ha uyandı, ha uyanacak diye 220 gündür bekliyoruz.
Şimdi beklenenlerin sayısı ikiye yükseldi.
Nejat İşler de ha uyandı, ha uyanacak!


Gezi günlerinde ara sokaklardan birinde...

İki güzel adam...


Sunday, 24 November 2013

Doğanın simgesi

Kendimi bildiğimden bu yana annemle babamdan bir çok güzel hediye aldım, hepsini severek kullandım, özenle sakladım. Hepsinin yeri, değeri aynı benim için.

Yalnız bana armağan ettikleri tek şeye paha biçemiyorum, kardeşim.

Kardeşinden herhangi bir hediye gibi bahsetmek bile ona verdiğin alelade değeri gösterir gibi geliyor kulağa değil mi? Bunu söylediğim için kınanmalıyım aslında...

Fakat onun dünyaya gelişinin benim için nasıl bir dönüm noktası olduğunu; annem ve babamın bana bir, "ömür boyu en yakın arkadaş" armağan ettiklerini daha nasıl anlatırım bilmiyorum.

Bir çoğunuz bilmez, ne ilginç duadır kardeş istemek. Kutsal kitaplarda buna karşılık gelen cümleler var mıdır bilmiyorum. Ama istedim. Ben, Cem Yılmaz'ın abisi gibi "dümdüz" gelmişken onun benden daha güzel, daha zeki, daha eğlenceli, daha başarılı olacağını bile bile istedim.

İyi ki istemişim. Ya kendime ait "little miss sunshine"ım olmasaydı? Ya küçük kelebeklere benzetemeseydim ben hiç kimseyi? O zaman nasıl inanırdım Tanrı'ya? Hatta bana bu kadar nadide bir parça sunmamış olsaydı, o da olmazdı belki benim için.

Aslında yalnızlık diye bir şeye asla yer yok benim hayatımda, hiç kimse olmasın, kardeşim yeter bana...







Fotoğrafçı, kız çocuğuna, "ağır bir yükün var" diyor.
Kız çocuğu, "yük değil o, kardeşim".

Saturday, 26 October 2013

Geçti. Geçmedi. Geçer.

Yıllar yıllar önce -öyle ki birden fazla çoğul ekini hak edecek kadar olmuş ben kendimi ite kaka yaşamaya çalışırken- izlediğim o filmi, izleyemem üzüntümden dediğimi, bir tesadüfler silsilesinin ardından tekrar izledim.

Film, içerisinde devasa bir hüznü barındırıyordu, ama ben, ilk izleyişimde, o devasa hüzne bir damla ortak olamadım. Bilet gişesinin önüne gelene kadar, ne izleyeceğimizi bilemeden, boş gözlerle afişleri incelerken anlık bir kararla o filmi seçtiğimizde, içinde o devasa hüznü ve yer yer boğumlanmış neşeyi barındırdığını biliyorduk da aslında.

Benim neşemse, ölçülü davranışlar sergilememi engellemeye çalışırcasına gözeneklerimden taşma noktasındaydı. Neftiye çalan yeşil renkli sinema koltuklarına yerleşirken birkaç gün sonra başıma gelecek bir temelli gidişi aklıma dahi getirmiyordum. Karın boşluğumda uçuşan kelebeklerin kanat sesleri, kendi karamsar iç sesimi tamamen bastırıyordu ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az tattığım bir zevktir karamsar iç sesimin tamamen kısılması.

Filmdeki "esas kız" o eski, sarı bavuluyla yola çıktığında iç sesim duyurdu kendini bana. O âna kadar filmdeki tek bir karakterin hüznünü paylaşamadım, kendi mutluluğumun tadını çıkarmaya çalışıyordum o an ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az yakaladığım bir fırsattır bu.

O eski, sarı bavul sanki geleceğin habercisi gibi, hayatımın gidişlerden ve belki de pişmanlık içerisinde dönüşlerden ibaret olacağını fısıldıyordu bana o dev perdeden. Ciddiye almadım, filmdeki hiçbir karakteri kendimle özdeşleştirmeden, yine de her bir kareyi hafızama kaydetmeyi ihmal etmeden, sadece kendi mutluluğumu yaşamaya devam ettim.

İşe ben o filmi, sarı bavullu esas kızı, bir daha izlemeye yüreğim dayanmaz dediğimi, bir kez daha izledim.

Filmin içerisindeki devasa hüzne değil; bana anımsattığı mutluluğun, o neftiye çalan yeşil sinema koltuklarına yapışıp kalışına kabardı hüznüm.

Sarı bavulun fısıldadığı kehanetin gerçek oluşuna dertlendi yüreğim.

O filmle başlayan kısacık mutluluğun, yıllar dolusu mutsuzluğa evrilmesine daraldı göğsüm.

Friday, 25 October 2013

Ahlak anlayışınızın hiç mi suçu yok!

Birkaç gündür "2 aylık bebeğini evde bırakıp 9 gün tatile çıkan canavar anne" haberiyle çalkalanıp duyuyoruz. Her birimizin yorumu birbiriyle benzer. Haberi duyduğumuz andan itibaren kadına katil, cani, orospu damgası yapıştırdık. Yetmedi duruşunu, bakışını çeşitli psikopatlara benzettik. O da yetmedi saç modelini, giydiği pantolonun rengini, kısacası tüm dış görünüşünü acımasızca eleştirdik. Ben de dahil, hepimiz kadını suçladık, sorgulamadan kafamızda yargıladık ve zihnimizin en karanlık kuyularında recm ettik.

Haberin detaylarını öğrenmeye başladıkça yaptığım eleştirilerin dozajı vicdanımı rahatsız etmeye başladı. Zor durumda olduğu, ruh ve akıl sağlığının ciddi hasar gördüğü her halinden, her davranışından belli olan hemcinsim ve meslektaşıma gösterdiğim acımasızlık, toplumdaki iki yüzlü ahlak anlayışını farkında olmadan benimsemiş olduğumu hissettirdi bana.

Kadının yaptığını onayladığımdan değil, zavallı bebeğin ölümü üzerindeki tüm suçu/sorumluluğu ona yüklemekten rahatsızlık duyduğum için hakkında iki kelam etmek isterken bir ekşi sözlük yazarının aşağıdaki yazısına tesadüf ettim. Yazılanlar benim zihnimden dökülmüş gibi, eksiği yok fazlası var ve benim yapabileceğimden çok daha iyi ifade edilmiş. Sırf belleğimden silinmesin, birkaç kişiye daha ulaşabilsin diye buraya da kaydetmek istedim.

Tek bir virgülüne dahi dokunmadan paylaşıyorum:


"ben kadının esasında canavar ruhlu, soğuk kanlı bir katil olduğuna filan inanmıyorum. öyle olsa muhtemelen nüfusa kaydı bile yapılmamış bir bebeğin cesedini kendi elleriyle hastaneye getirmez, onu beslemeye çalışmaz, bebeğin cesedinden kurtulmaya bakardı.

kadının ifadesinde kamu oyuna sunulan eksik bir görüntü var. şu ki; kadın kendini hamile bırakan kişi tarafından yalnız bırakılmış. 9 ay boyunca hayal edilmeyecek bir stresle hamileliği gizlemeyi başarmış. başvurduğu kurumlar; kimliğinin gizlenmesini reddedince doğumu evde kendi kendine gerçekleştirmiş. bu süre zarfında utancından ya da korkusundan kimseden yardım isteyememiş. büyük olasılıkla konuyla ilgili temas kurduğu tek kişi adana çevik kuvvette polis olan baba. kadın yaşadığı kırılma noktasında hızla delirirken, içinde bulunduğu durumla ilgili hiç bir sorumluluk almayan babaya gelip çocuğuna sahip çıkacağı zannıyla rest çekip gidiyor. ifadesinde bu durumu dile getirmiş olsa bile polis; kendi kurumsal itibarı adına babayla ilgili bu noktayı es geçiyor.

okültizm'de 'şeytan' sembolü; -hiçbir eleştiri yapmadan yaşadığımızda, kendi ruhumuzun aynasına bakmakta olduğumuzu fark etmeden “dışarıdaki” kötüden korktuğumuz bir dünya görüşünü - ifade ediyor.

dolayısıyla kadını; bir bebeği gözünü kırpmadan öldürebilecek vicdan yoksunluğuyla suçlamak; pek çoğunun işine geliyor bence.

adamın biri bahaneyle 'tecavüz' cürmünü haklı göstermeye çalışmış. bebeğin hıçkırdığı, can çekiştiği binada travma yaşaması gereken teyze bile 'vay anam vay neler dönmüş serhat ya' üslubuyla gayet soğuk kanlı 'yukarıda kuş ölmüş' zannettikleri olgusunu kameralarla paylaşmanın heyecanı içerisinde. muhtemelen komşularla uzun süre ağızlarını dolduracak dedikodu unsuru yakalamanın itiraf edilmemiş tatminini yaşıyor.

kadın suçludur evet. ama onu 'ben evli olmadığım bir adamla birlikte oldum ve ondan bir çocuk doğurdum, evet. ve bu kimseyi ilgilendirmez.' demekten alıkoyan; ona bu baskıyı, bu utancı, bu korkuyu yaşatarak delirmeye götüren anne, baba, sevgili, komşu, akraba, çevre, sen, ben, herkes; en az onun kadar suçlu. o içinde bulunduğu durumun çaresizliğiyle yolda yürürken; ondan selamını esirgeyen, bir gülümseyişiyle hayatı üstlenme gücünü sakınan herhangi biri de suçlu. ona; sakındığı konunun ne olduğunu bile bile bir alternatif çıkış yolu önermeyen kurum, ona dertleşecek samimiyet vermeyen arkadaş, onu delirmeye mahkum eden sistem, yöneticiler, başbakan, devlet başkanı, herkes; bu bebeğin ölümünden sorumlu.

dünyanın öteki ucunda kuyruğu sıkışmış bir tilkiden bile sorumlu olduğunu bilecek vicdandan yoksun yaşayan sen; en çok.

bunun sorumluluğunu, azabını içinde hissetmiyorsan zerre kadar; doğrudan saldırıya geçiyorsan; en çok ama en çok; sen suçlusun.

ve muhtemelen bu travmayı ömrünce içinde taşıyacak bir kadının ismini burada teşhir edip; hayatı boyunca bir daha yaşama tutunmasını sağlayacak tüm unsurları damgalayarak aforoz etmek de sana düşmez. 

katilin de, canavarın da en tanımsız şekli sensin."


lisbethsalander - ekşi sözlük

Eyüp Can da, Radikal'deki köşesinde konuyla ilgili şunları dile getirmiş:

Sınanmadığın günahın masumu değilsin


Wednesday, 9 October 2013

Ne güzel demişti Savcı Esra...

"... En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bi bok bilmiyorum ki! Acı nedir bilmem, yalnızlık nedir bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, on iki santim yerinden oynadı, sen bana bi santim bile yaklaşmadın. Saplantılısın..."

"Haa, bak ne güzel söyledin, saplantılıyım ben. Benden bi bok olmaz. Biz senle hep kavga ederiz. Mutsuz oluruz biz senle."

"Mutsuz olalım, ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım..."





Thursday, 29 August 2013

Sen yetkili bi abiye benziyon

(Başlığa takılanlar için video)

Başbakanın, iktidarda kaldığı her 
yasama döneminde aldığı oyların kendisini yepyeni yetkilerle donattığına dair bir inancı olduğunu düşünüyorum. Kendince oynadığı peygambercilik oyununu her seferinde daha geniş kitlelere yaydıkça coşuyor, kişisel aurasıyla her vatandaşa tek tek tesir edebileceğini zannediyor. Yoksa yaşam tarzlarına müdahale konusunda söylediklerine tepki gösterilmesini şaşkınlıkla karşılamaz, “aganın pohunun üstüne poh olur mu”culuğa kadar indirmez çirkefliğin boyutunu. İşin ilginci, yorumları kendine oy veren taban içerisinde oldukça prim yapıyor.

Şimdi oturup en az üç çocuk mottosundan; kürtajı, sezaryeni ahlaksızlık olarak değerlendirip yasaklama arzusundan; içki içen herkesi alkolik olarak sınıflandırmasından uzun uzun bahsetmeyeceğim bunları hepimiz ezberledik artık.



Tayyip Erdoğan ve muadillerinin birkaç aydır yeni yetki alanları, insanların neye üzülüp, neye üzülemeyeceklerini denetleme isteği. Konuyu döndürüp dolaştırıp “Gezi Parkı direnişinde ölenlere üzülenler neden Mısır’daki müslümanlara yapılanlara tepki göstermiyor”a getiriyorlar. Amaç hem yaraları kaşımak, hem de “müslüman” sözcüğünü kullanarak kendi hedef kitlelerine inceden mesaj göndermek. Son birkaç aydır kendi etki alanları altında olduğunu düşündükleri insanların da bir uyanış içerisine girmiş olmalarından ölesiye korkuyorlar çünkü. Gerçek istekleri Gezi destekçilerini Mısır’daki acıya ortak etmek değil, “müslümanlar ölüyor” diyerek inanç üzerinden sınıflandırma yaparak insanları ötekileştirmek. “İnsanlar ölüyor” dese belki Geziciler’den destek bulacak, istediği destek değil, çekilen acılar üzerinden kutuplaşmalar yaratmak. Çünkü karşısına aldığı kitleyi iyi tanıyor; işin içine inanç, etnik köken, cinsiyet gibi keskin ayraçları sokuşturduğunda onları kendinden uzaklaştıracağını iyi biliyor. Düşman gördüğünün tepkisini bolca çekerek mağduriyetini artırıyor.






İktidar terörüne karşı direnirken hayatını kaybeden Ethem’i, Abdullah’ı, Ali İsmail’i Mehmet’i, Medeni’yi (hatta halihazırda komada yatmakta olan 14 yaşındaki Berkin'i) devlete baş kaldıran hainler gibi lanse ettikten, cenaze törenlerine dahi saldırdıktan sonra Adeviye meydanına öldürülen Esma için gözyaşı dökerek yancı toplama samimiyetsizliğini yüzlerine vuranları duygusuz sığırlar olarak nitelendirmeye de kalktılar. Mısır’daki insanlar darbe mağduruyken biz kaybedilmiş bir kaç göz, hastanelik olmuş yedi sekiz çapulcu ve beş ölülük halimize şükretmeliyiz çünkü onların nazarında. Acının büyüklüğü ölen kişi sayısıyla ve ne yaparken, ne şekilde öldükleriyle belirleniyorsa Reyhanlı’ya da bir göz atalım. Rojava ve Lazkiye’ye hiç girmiyorum bile, zira etnik köken ve mezhep ırkçılığınız Arap-Sünni müslüman kardeşlerinizden başkasının acısını paylaşamayacak kadar kör etmiş gözlerinizi.



Burada işin içine üst düzey siyasi çıkarlar da giriyor elbette. Bu nekrofili hastaları için Ortadoğu'da ne kadar çok ölü, o kadar siyasi rant. O yüzden “Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ölenler Müslüman değil miydi onları neden böyle savunmadınız?” bikbikçiliği yapmanın hiçbir anlamı yok. Boşa nefes tüketmeyin. İşin içine emperyalizmin girmediği bir “özgürleşme”, “demokratikleşme” girişiminin onlar için değeri yok. Nasıl ki Irak’a demokrasi götüreceğini söyleyen emperyalistlerle işbirliği yaparak Irak halkına karşı bir “taşak geçme” politikası uyguluyorlarsa, Mısır’da ölenler için yas tuttuklarını söylerken de Mısır halkına karşı aynı politikayı uyguluyorlar. Türkiye’yi bu kategoriye katma gereği duymuyorum bile, zaten malumunuz birkaç gün önce palalı saldırgan için kırmızı bülten çıkardıktan sonra bugün adamı göz altına alıp bir iki saat içerisinde serbest bırakmış olmaları malum politika için yeterli bir gösterge. Yukarıda tek tek isimlerini saydığım direniş şehitlerinin katili olan polislerin isimlerini zikretmeme sanırım gerek yok…

Fakat bizim çapulcular yine de dirayetli çıktılar, başbakan ve ekibinin attığı iftiralara, çirkin yakıştırmalara, ötekileştirme çabalarına rağmen Mısır'daki kanlı darbe konusunda da sessiz kalmadılar. Mehmet Ali Alabora bile hedef gösterildikten ve hakkındaki ütopik iddialara karşı basın açıklaması yaptığından beri koruduğu sosyal medya suskunluğu Mısır halkının yaşadığı zulum sonucu bozdu. Ve elbette "bağzı ünlüler" gibi sıkıya gelince "hüloooğğğ" diye yırtınarak değil...




Thursday, 15 August 2013

Ben diyeyim Hercule Poirot siz diyin Sherlock Holmes

Heyhat! yaşadıkça ne dersler çıkarıyorum bu hayattan. Bütün kış, şu yaz tatili gelse de kaseyi devirip kömüş gibi yatsam diye hayaller kurup durdum. Belli bir müddet gezer, görmediğim uzak diyarlara varıp acıcık fotoğraf çeker, sonra, yazın en sıcak günlerinde Trakya'ya dönüp kırar dizimi otururum dediydim. Her ne kadar, kaseyi devirip yatma planım tıkır tıkır işliyor olsa da aklımın, havsalamın almadığı kadar saçma bir yaz tatili geçiriyorum.

Yaz tatili başlangıcı için yaptığım, ipinden boşanmış davar gibi gezme planımın, benim elimde olmayan nedenlerle suya düştüğüne şu yazıda kısaca değinmiştim hatırlarsanız. Daha sonrasında da plan yapmayı bırakıp kendimi makus kaderimin kollarına bırakmıştım.

Sonra, anacığımın ramazan bayramı tatilinde İstanbul'a gidelim azıcık sahil neyin gezelim isteğini geri çeviremedik Esra ve ben. Hafif gönülsüzce hazırlanıp, bavulumuzu toplayıp, arife günü yola koyulduk Büyükçekmece'ye doğru. Silivri'ye kadar güle oynaya, yer yer bindiğimiz aracın sürücüsünün açtığı radyodan gelen Mustafa Ceceli, Bengü vs çığırışlarının kafamızı s.kmesine engel olmak için kulaklıkları takıp son ses, kendi zevkimize uygun müzik türüyle kafamızı s.ktik. Silivri'ye ayak bastığımız anda,  Büyükçekmece ve ötesine seyreden aracın çığırtkanı bavullarımızı ve bizi kanadımızdan tuttuğu gibi bagajın/aracın içine attı. Biraz dalgıncana görünen muavin, ücretleri toplarken ben, çok ayrı yerlerde oturan annemle kardeşime kaşlarımla "bendensiniz raad olun" işareti yaptım.

Büyükçekmece'ye varıp otobüsten indiğimiz anda o dalgıncana muavin lahzada cevvalleşip bizim bavulları önümüze atıp, aracın kaportasına tak tak vurup içeri atlayayazdı ki, "bu bizim bavulumuz değil" diye feryat ettim. Annem, "bizim bavul işte" dedi, "yok anam yok kurban olduğum ben kendi bavulumu tanımaz mıyım, bu bizim bavul değil" dedim tekrar. Muavin lafa karıştı, "ama başka bavul yok bagajda" (sanki başka bavul olsa içlerinden en çok beğendiğimizi seçip alıcaz, karpuz çünkü) "galiba Batıköy'de inen bayan aldı sizin bavulu, aynısı vardı onda da" dedi, ("galiba" ne ulan göt!) ona göre çok doğal bir durum, artık kaç kez karşılaştıysa bu durumla. Bize otobüsün Silivri şubesinin numarasını verdi, farkederse o bayan orayı arar dedi. Koştur koştur, arkasına bakmadan otobüse bindi gitti eşşoğlusu! Aradık Silivri'yi meramımızı anlattık, henüz başka arayan olmadı dediler numaramızı aldılar, aslında şaşırtıcı derecede ilgilendiler mağduriyetimizle (belki de mış gibi yaptılar ne bileyim).

Biz elimizde elalemin bavuluyla, boynumuz bükük amcamgilin eve vardık. Bavulu açtık, bakarsın bir iz, bir telefon numarası, bir adres, en azından facebookta araştırmalık bir isim-soyisim buluruz diye. İçerisinde nemli havlular, alelacele dürülüp bavula tıkılmış yazlık XXL elbiseler, bir fotoğraf makinesi ve Jorge G. Castaneda'nın Che Guevara Yoldaş kitabından (o telaş, sinir ve endişe dolu hissiyata rağmen takdir etmeden duramadım) başka bir şey yoktu. Kitabın sayfalarında tek bir yazı bulamadık. Fotoğraf makinesinde manasız (bize göre) fotoğraflar, kafelerde, restorantlarda çekilmiş, CHP kadınkolları üyelerini andıran teyzeleri içeren videolarda da belirgin bir detay yoktu. Hala Silivri'den haber bekliyorduk.

Biz elimiz böğrümüzde otururken, yengem bavulu yeterince didiklemediğimizi düşünüp tekrar açtı. O esnada annem bizim bavulun içindekileri sayıyor, bir yandan moralini yüksek tutmaya çalışıp bir yandan daha siftah yapmadığı bilmem kaç liralık elbisesine ağıt yakıyordu. Yengem bavuldan çıkardığı her giysi, havlu, çul, çaputa ayrı mahana buluyor, "şu kokmuş soykaları arayıp netsin, hebire sevinmiştir sizin çantayı bulduğuna." diyordu. Ben içten içe ulan kadın belli ki XXXXXXL beden, neresine monte etsin bizim XS, annemin L pırtıları diyordum ama o ruh haliyle yine de hak veriyordum yengeme.

Üç gün kulağımız seste, bavuldan bir haber bekledik. Bu arada yaptığımız tüm gezmece-tozmaca-eğlenmece planlarını sırf moral bozukluğundan rafa kaldırdık. Hatta annemle yengem bi aralık ellerine kadının fotoğraf makinesini alıp Batıköy yollarına düştüler. Belki soruşturursak buluruz, Batıköy avuçiçi kadar yer dediler. Yorgunluktan dökülür halde eve döndüklerinde çoktan akşam olmuştu. İkisinin de ayakları su toplamış boyunları sıcaktan kızarmış, kolları güneşten gövermiş velakin, soruşturmadık dükkan, fotoğrafları göstermedik güvenlikçi bırakmadıkları halde elle tutulur bir şey bulamamış, fukaralar, yavrumlar yazık. Biz de hepten üç günlük yas ilan edip bayrakları yarıya indirmedik tabi, azıcık sahile filan çıktık, bir iki şort tişört aldık, kuzenin gardroptan geçinirken yüzümüz kızarıyor, utançtan betimiz benzimiz atıyordu çünkü. Yok lan, tek mesele gardrobun efsanevi dağınıklığıydı, kedi eniğini kaybetse bulamaz, kedi kendi girse o hengameye, oksijensizlikten ruhunu teslim eder, kedinin cesedi Keops piramidini andıran o yığını aşıp koku da sızdıramaz, kısacası kediyi de eniğini de bulamaz, dinimize uygun bir cenaze merasimi yapamayız sasddfsdfgdhgfjgklkş

Bayramın son günü babam geldi, olaylardan haberi yok tabi, önceki günlerde beni arıyor, "ne yapıyorsunuz?", "hazırlanıyoruz sahile gidicez" halbüse yalan, evde baykuş gibi hareketsiz oturuyoruz. "annen nerde?", "yengemle markete kadar gittiler, onlar gelince hep birlikte çıkıcaz." yalan, halbüse Batıköy'de bavul izi sürüyorlar. Kendisi adeta ayaklı stres topu olduğundan gerçeği telefonda söyleyip bir de onun moralini bozmayalım oralarda dedik. Hayır hepsini geçtim saatte bir arar, bavuldan haber var mı, aradınız mı, bi daha arayın diye diye iki dişi kalmış huzurumuzun da içine eder. Son gün geldi babam, bizim bavuldan daha ses yok, ben zaten ümidi kesmişim, eve dönme hazırlığındayım... Bir de ne var biliyor musun, biz elin kadınına laf edip durduk bi telefon, adres iliştirmemiş bavulun kıyısına diye, bizim bavulda da çaputtan, pılı pırtıdan başka bir şey yok amk! Geri kalan her şey kol çantalarında filan. O değil de insan bavulunu tanımaz mı? Belki o yaşa gelince ben kendimi tanımam şimdi peşin peşin kınamıyım kadını, yengem gibi.

Babama bütün gerçeği, tüm çıplaklığıyla ve uygun bir dille anlattık. Bir de ben bakayım şu resimlere dedi. Kuzende uygun kablo varmış bu kez bilgisayara bağladık makineyi, her fotoğrafı tek tek inceledik, videoları tek tek seyrettik. Benim yüzümde belertik bir ifade, biz kaç gündür izliyoruz, kadının Beren adında bir torunu olduğu dışına bir şey öğrenemedik sen mi bulucan, düşüncelerine dalmış dolanıyorum evin içinde. Bir ara, bi kafede çekilmiş videolardan birinde masa örtüsünün üzerinde bir yazı ilişmiş Esra'nın gözüne. O anlık görüntüyü durdura durdura, tekrar tekrar baka baka okudu en sonunda, Batıköy Park Cafe. Hemen internetten adresi ve telefon numarası bulundu, fotoğrafçıdan kadının resmi büyütülüp çıkartıldı. Batıköy yollarına düşüldü tekrardan, bu sefer ben, babam, amcam, Esra, Aydın (kuzen). Sora sora bulduk kafeyi. Durumu kafe sahibine anlattık, resmi gösterdik, videoyu izlettik. Videodaki kadınlardan biri (adı Reyhanmış) tanıdık çıktı, hemen telefon edildi kadına, durum izah edildi. Ama kadın o videoda kimlerin olduğunu bir türlü hatırlayamadı, en sonunda Esra "Beren adında torunu var kameranın sahibinin" diyince, telefondaki kadın kolları üyesi ablanın hafızası yerine geldi, "Sema o zaman o" dedi. Sonra o Sema'yı aramış durumu izah etmiş, tekrar kafenin sahibine döndü telefonla, Sema hanım da zaten yakınlarda bir kafede oturuyormuş (milletteki rahatlığa bak amk!) yola çıkmış, bize doğru geliyormuş.

Kadını bulduğumuzda ana avrat sövme hayali kuran Esra, mutluluktan ekstrem bir kibarlığa büründü. Adeta bir Fransız leydisiymişcesine az-öz ve ölçülü konuşmaya başladı. Arabanın arka koltuğuna arkalı önlü sığışıp Sema teyzenin eve doğru giderken teyze de bize Silivri'yi aradığına dair çelişkili ifadeler veriyordu. Biz o mutlulukla çok da iplemedik teyzeyi açık söyliyim, yalnız kadıncağız üç gündür ateşler içinde yattığını hiçbir şeyle ilgilenemediğini filan da söyledi. Artık ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben üç gün ateşler içinde yatsam dördüncü gün kafelerde ahbaplarımla taşak muhabbeti yapmak için yarışa girmem, iyice iyileşmeyi beklerim. Her neyse, bagajda muhafaza ettiğimiz emanet bavulu teyzeye teslim ettik, asansörde teyzeye onu bulma hikayemizi anlattım hızlıca. O da bavulu açtığında hep "küçük kız eşyaları" bulunca anlamış kendi bavulu olmadığını. Boyumuz ve kilomuzdan dolayı çeşitli öküzler tarafından türlü aşağılamalara maruz bırakıldık yıllarca, ama bu kadar bilinçsizce geçilen dalga daha bi bozdu moralimi lan! Ayrıca kadının bavulunu tanımaması normal, 50cm önündeyim hala bana "küçük kız" diyip durdu ya la!

Bu kadar koşturmacayla elde ettiğimiz şey nedir? Çantanın iç gözündeki astarın altına gizlenmiş dört tomar İngiliz pound'u değil tabi. "Mal canın yongasıdır!" da değil, sadece moralimizi bozup annemin kısacık tatilini burnundan getiren üç beş parça kıyafeti geri bulmak bizim için teselli oldu gibi sanki. Allah fukarayı sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya.

Bunun gibi.

Bu yaz çok s.kimsonik! Bitse de çalışsak, unutsak...

Kendime not: Acaba bu hikayeyi "Detective Stories" ünitesinde çocuklara anlatıp kendimi bir de onlara mı rezil etsem. Zaten bu blogu da sırf kendimi ele güne karşı gömeyim diye açmışım gibi olmamış mı lan? Hep bir rezillik, hep bir daşşak muhabbeti...

Tuesday, 30 July 2013

İstihareye yatsam böyle rüya göremem (2)

Evet biliyorum, farkındayım zaman zaman hepimiz tuhaf rüyalar görüp, uyandığımızda bilinç altımıza hayret ediyor, hatta belli bir süre bu rüyaların etkisi altında kalabiliyoruz. Hatta okuyanlar bilirler benim bilinç altım da uyurken ibretlik senaryolar canlandırır zihnimde. Şurada ve şurada anlattıklarım bunlardan ve uyandığımda tamamını hatırladıklarımdan yalnızca ikisi.

Bu (aslında dün evet) akşamüstü kanepede yattığım yerden Penguen okurken, sıcaktan zaar, feci derecede uyku bastırdı. Şuracıkta azıcık kestireyim dememle dalıp gitmem bir olmuş. Kafamın içinden bir iki belirsiz imge geçtikten sonra kendimi evde görüyorum. Evin içerisinde bir takım düzenleme, pencere önlerinde bir kaç peyzaj işleri yapıyorum. Sürekli odadan odaya koşturuyorum, çok meşgulüm anlayacağınız.

Neden sonra, elime anahtarımla cüzdanımı alıp, hiç üzerimi değiştirmeden, saçımı başımı toparlamadan, evde giydiğim alelade şort ve göbeğinde çamaşır suyu lekesi olan tişörtümle sokağa çıkıyorum. Meğer evin çok yakınındaki bir mobilyacıya gidiyormuşum. Mobilyacıya borcum varmış onu ödeyecekmişim. Dükkanın kapısının önünde dizili, küçüklü büyüklü, açıklı koyulu masaları, dolapları, komodinleri şöyle bir inceleyerek giriyorum içeriye. Satış elemanı kıza sebeb-i ziyaretimi anlatıyorum beni üst kata, patronun ofisine yönlendiriyor.

Merdivenlerden çıkıyorum, ne kapı ne bir şey, direkt ofise bağlanmış basamaklar. Dükkanın üst katını komple ofis yapmış adam ve zemin boydan boya karamel rengi halılarla döşenmiş. Son basamağı bitirip adımımı halıya attığım andan itibaren burnuma lahmacun gibi, pide gibi ekmeğin üzerine et döşenmiş, baharat boca edilmiş gıda maddesi kokusu geliyor buram buram, yeni yenmiş ve bütün odayı esir almış ağır bir koku. Olduğum yerde bir duraklıyorum, geri dönesim geliyor, ortamın havasızlığı ve karamel renginin kasveti içimi daraltıyor zira.

Patronzade beni görüp, "gel gel buyur" diyor. O çağırınca ben de ortamın kasvetini incelemekten vazgeçip adamın yüzüne bakıyorum, RECEP TAYYİP ERDOĞAN! Mobilya dükkanının sahibi oymuş meğer. Ama sanki sıradan bir esnaf görmüşcesine şaşırmadan ilerliyorum masasına doğru. "Size borcum vardı onu kapatmaya geldim." diyorum, yüzüne bakmadan masanın üzerindeki kağıt, kalem, defter, delgeç, zımba vs gibi edevatları incelerken. Bu tipik ofis eşyalarının yanında, orta boy poşet içerisinde dürüm halie getirilmiş ve yarısı yenmiş bir lahmacun parçası, içerisindeki mor lahananın suyunu yanına akıtmış ölü gibi yatıyor. Cüzdanıma davranıyorum, o anda bir adam giriyor içeriye, hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bizim mobilyacı Tayyip kalkıyor masadan, yanına gidiyor, sanki ben yokmuşum gibi adamı yamacına alıyor, ofisin içinde bir aşağı bir yukarı volta atıyorlar ve adam susmaksızın konuşurken bizimki sadece dinliyor. Adam da kim olsa beğenirsiniz, KAMER GENÇ!

Tayyip, Kamer Genç'i dinlerken ben cüzdanımdan çıkardığım çarşaf büyüklüğündeki banknotları saymaya başlıyorum. Mobilyacıya borcum tamı tamına 84 TL imiş. Elimde 90 TL tutuyorum ve paramın üstü olan 6 TL'yi geri alıp bu havasız, kasvetli ve artık Kamer Genç yüzünden bir hayli de gürültülü ortamdan sktirolup gitmek istiyorum. Hayır bakın abartmıyorum, rüyamda da aynen bunu hissettim, yüz ifadem, duruşum, bakışım, her şeyim ortamı acilen terketmek, defolup gitmek, buharlaşmak hissini yansıtıyordu. Patron Tayyip, K. Genç'e usulca bir iki söz söyleyip masasına dönüyor, velakin Kamer Genç bir türlü susmak bilmiyordu, çok dertliydi, mağdurdu, sinirliydi ve susmak bilmiyordu.

O laf kalabalığı arasında elimdeki parayı (90 TL) Tayyip'e uzattım. Elime uzanmak yerine bana masanın üzerini işaret etti, daha da bir sinirlendim ama öfkemi belli etmemeye çalışarak (çünkü ortamı gerip orada bulunma işkencesini daha fazla uzatmak istemiyordum) parayı sert bir şekilde masanın üzerine bıraktım (yine de dayanamamışım). Parayı aldı, benim elimde A4 kağıdı büyüklüğünde görünen mürdüm rengi banknotlar (neden bu renk bilmiyorum) onun elinde küçülüp yeşile dönüştüler. Küçük yeşil banknotları sayıp önündeki dosyanın içine yerleştirdikten sonra çekmeceden altı tane bozukluk çıkarıp bana uzattı. Bir eliyle bana parayı uzatırken diğer eliyle yarım kalmış lahmacununu kavradı ve ağzına götürüp koca bır ısırık aldı, bu esnada hiç yüzüme bakmıyor, muhtemelen Kamer Genç'i dinlemiyor, gözleri masadaki bir takım evrakları incelerken diğer tüm uzuvları lahmacuna odaklanmış görünüyor.

Parayı almıyorum, masanın ucunu işaret ediyorum, şaşırıyor. Ama bunu belli etmekten korkar gibi, yüz ifadesini çabuk toparlıyor ve 6 TLlik bozukluğumu masanın ucuna bırakıyor. "Senedim?" diyorum kısa ve net. Önündeki dosyadan bir senet defteri çıkarıyor sayfalarını hızlıca çevirip, üzerine bir şeyler yazıp imzalıyor ve paraları bıraktığı köşeye koyuyor. Bir elime parayı diğer elimin avcuna sürüklüyor, senedi de katlayıp şortumun cebine tıkıştırıp merdivene doğru ilerliyorum, Kamer Genç hala konuşuyor, patron Tayyip hala lahmacununu kemirmeye devam ediyor...

Son görüntüden sonra uyandım ve farkettim ki babam salonun televizyonunu açık bırakmış, kanalın birinde Kamer Genç bağıra çağıra bir şeyler anlatırken cümlelerin içerisinde sıkça "başbakan", "Tayyip Erdoğan" sözcükleri geçiyor. Ayrıca vantilatörün durmaksızın üfürüşünden başımın sol tarafı hafif uyuşmuş. Kalkıp can havliyle televizyonu kapattım, nedense...

Wednesday, 24 July 2013

Cıvık müdürüm afedersin

Bu adamlar hakkında yazmasam da olur, zaten sosyal medyada haklarında yapılmayan espri kalmadı diye düşünüyordum ama dayanamadım, kendi kişisel tarihime bir not düşmek, ileride "haklarında iki çift kelam etmemişim" dememek için bir iki şey karalayacağım.

Doğuş : "Tüm yollar önce Allah'a sonra başbakana çıkar." diyerek Tayyip Erdoğan sevgisini cümle aleme duyurmuştu geçenlerde. Yetmedi, AKP için şarkı yaptı. Yetmedi, konuk olduğu bir programda "keşke şeerat (şeriat) çıksa" dedi. Gezi direnişinde başbakana karşı ayaklananların cayır cayır yanacağını, tez vakitte biat etmelerini salık verdi vs vs vs. Siyasi görüşü AKP yönünde olabilir onun kendi bileceği iş. Ama işte "bilmek" fiili burada çok ehemmiyetli bir yer tutuyor. Zerrece bilgi sahibi olmadığı konularda yorum yaparak üç kuruşluk göz ve kulak zevkimizi bozmazsa daha bir memnun oluruz gibi sanki. Başbakan için "her devrin adamı" demiş ama bak o açıdan takdir ettim, bu tamlamanın aşağılayıcı yönü olduğunu da bilmiyor zira. Hani "bilmek" fiilinin önemine vurgu yapmıştık ya... Ayrıca Flash Tv'yle 7/24 halay çekilen kanal diyek daşşak geçeriz ya, bakın ayarın en büyüğünü kim vermiş Doğuş'a:

http://www.youtube.com/watch?v=E7J42Y9uL1k&feature=youtu.be

İsmail Türüt : Kendisiyle aynı cehalet ekseninde bir takım faşist dışında ciddiye alanı, seveni-sayanı yok. Ama yıllarca dalgaya alınmış Karadeniz şivesi ve Mehmet Ali Erbil programlarında ucuz parodilere maruz kalmış espri anlayışına sahip bir insan olarak belli bir yaştan sonra ciddiye alınmak istiyor. Yakınlık duyduğu milliyetçi kesime jest olarak Ogün Samast ve Yasin Hayal'i yücelten bestesinden sonra gücün ve paranın kaynağı AKP için de Gezi eylemcilerine yönelik derin göndermelere, metaforlara sahip alegorik bir besteyi icra etmiş kendisi. Şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=-hnToGstM90

Şafak Sezer: Gezi protestolarında "diktatör başbakan" sloganları eşliğinde polise karşı cansiparane barikat kuran bu "komedyen" abimiz, son iki gündür, İner misin Çıkar mısın programından beri hiç güldürmediği kadar güldürdü bizi sağolsun. Bir iftarda Tayyip Erdoğan'ı görmüş, elini öpüp protestolara katıldığı için özür dilemiş, affını rica etmiştir. Başbakan da durur mu, yapıştırmış cevabı: hüloğğğğ! Öhömm, kısa sürede bu kadar hızlı yön değiştirmesinin ardından hakkında yapılan eleştirel yorumlara da gayet kendi espri anlayışına yakışır, "novor yooo, boşbokonomo sövömöz möyöm" minvalinde cevaplar vermiştir. Şahsın resmi Twitter hesabında yazdıkları:



tipik Şafak Sezer cıvıyışı


Mustafa Ceceli : Bu adamı piyasaya ilk çıktığından beri sevmem ama benim kişisel fikrim değil burada önemli olan bittabi, bu adamın kişisel fikri. Gezi protestolarının en başından beri tavrı belliydi, ona eyvallah, ama protestolara destek veren arkadaşlarını sosyal medyada bir bir listeden çıkarması, çıkarmadan önce spamlaması, kendince övündüğü olgunluğuna yakışır bir davranış değil. Ama sosyal medyadaki dinciler tarafından evliya ilan edildi mi, edildi. Melih Gökçek, Kadir Topbaş tarafından tertip edilen konserlerde boy gösteriyor mu, gösteriyor. Demek ki amacına ulaştı, yürü be şakirdoğlan!

Okan Bayülgen: Teee Gezi protestosunun ilk zamanları çadırlarında efendigine oturan insanlara kitap okurken gerim gerim gerilen Bayülgen, sert polis müdahaleleriyle birlikte, bilahare sırra kadem basmıştı. Ara ara vatandaşın arasında eşiyle gazdan kaçarken arzı endam etti kendileri, millet cesaretinden dolayı alkışlıyor yine hindi gibi kabarıyordu bizimki. Meğer mesele tam da öyle değilmiş. Adamın yemeğini, kahvesini burnundan getirmiş bizim Gezi ergenleri. Galata'da, evinin yakınlarında eşiyle dostuyla açık havada otururlarken polisin Gezicilere müdahalesinden bu da nasibini almış. Ördek yavrusu gibi kaçışmaları ondanmış. Yoksa onun ne işi varmış o güzel havalarda macera arayan gençlerin arasında? Ona göre bu koskoca ayaklanma ergen psikolojisine indirgenecek kadar basit ve sıradanmış ve fakat tüm İstanbul'a zarar vermiş. Bu adamı yıllarca ciddiye alıp izledik, gençliğimizde programı için uykumuzdan vazgeçtik lakin zararın neresinden dönülse kâr, o şimdiden sonra bizsiz devam etsin, konuk ettiği insanları itin g..tüne sokmaya, telefonla programa bağlanıp "ay okaaağğğğn" diye konuşan üniversite öğrencilerini azarlamaya. Bundan sonra programlarını da şakirtlere göre yapıversin artık. Tek bir videoyla halkın çocuğu değil, gerçekten "televizyon" çocuğu olduğunu kanıtladı. İlgili video için linke buyrun:

http://www.milliyet.tv/video-izle/Bayulgen-den-carpici-aciklamalar-NtUKK4ynYHhm.html


Sözün özü canlar, yukarıda oluşturduğum listenin geneline bakarsanız Okan Bayülgen'i grubun bir nebze dışında tutabilme şansımız olsa da hepsi halkın herhangi bir şekilde zaten ciddiye almadığı adamlar. Halkın ciddiye almadıkları başbakana yanaşıyor, varın AKP'nin halini siz düşünün. Hatta, şimdi onlar düşünsün!


Saturday, 20 July 2013

İyisi mi ben gidip bi çay koyayım

Kendimce "kutsal topraklar" diye adlandırdığım Trakya'ya ayak basalı, babaocağının duvarlarına yüz süreli koccaaaammann iki hafta oldu. Velakin burada, bu evde, bu hayatın içerisinde zaman geçmiyor dostlar... Zamanın geçmeyişinin sebebi ışık hızında, galaksiler arası uzay yolculuğu yapıyor olmam değil bittabi ve aslında zaman geçsin de istemiyorum, hatta kafam yeterince çalışıyor olsa zamanı devinimsiz bırakacak yeni bir ilke oluşturmak için kolları sıvarım.

Yine tatil planı yapmadım çünkü bu yıl yaptığım tüm planlar benim elimde olmayan sebeplerden suya düştü. Dağ taş gezip, deli dana gibi koşturma hayallerim elimde patlayınca, tüm motivasyonum cam kırıkları gibi tiz bir gürültü yayarak etrafa saçıldı ve o andan itibaren, tüm yıkılmışlığıma rağmen başım dik, sol elimle kırmızı pelerinimi savura savura taş basamakları tırmanarak kendimi karanlık kuleme hapsettim.

O gün bugündür vaktimi kitaplara, filmlere verdim (bir de yer yer Banu'ya). Aylardır, hatta abartmıyorum yıllardır izlemeyi nedense ertelediğim filmleri izlemeye başladım. Bunlar arasında Oldboy gibi, Elephant Man gibi, Fritz Lang'ın Metropolis'i gibi daşşaklı filmler de var; Thor gibi her yanından tanrısallık, popülarite, mitoloji akan; Disturbia gibi üstü başı buram buram ergenlik, hafif gerilim, seksi komşu kızı kokan filmler de...

Hatta çok değil yarım saat önce, belli bir yerden sonra sinemalara para dökerek seyreylemeyi bıraktığım Twilight serisinin son filmini izleyip, bu, çoğ afedersin skimsonik seriyi zihnimin tozlu raflarına kaldırayım dedim. Yine vazgeçtim. Belki bu aralar, herkesin uyuduğu, dolunayın göğün en tepesinde baş köşeye kurulduğu, kurtadamların dağ yamaçlarından uluyarak, her biri birer aydınlatma şöleni şehirlere doğru yol aldığı bir vakitte tekrar izlemeye yeltenirim. Kim bilir...

Halbuki serinin ilk filmini izlediğimizde hepimiz (ben, Esra, Sibel, Emel) "ohaaaaaa" anırışlarıyla sinemadan çıkmış, Edward'ın, Angel'dan sonraki en karizmatik, en giderli vampir manita olduğu konusunda fikir birliğine varmış ve filmin DVDsini satın alıp baş ucumuzdaki kilitli, altın işlemeli çeyiz sandıklarımızda muhafaza edeceğimize dair ant içip, olaysız evlerimize dağılmıştık. Ve fekat serinin devam filmleri, kitabın yazarının hayalgücünün de bir yere kadar olduğunu görmemizi sağladı. Ben yine, her zamanki gibi, popüler kültür okuyarak vakit öldürmeyi reddettiğim için bu seriyi okuma işini Esra'ya bıraktım. O, ayrıntıları bana anlatırdı ne de olsa. Anlaşılmayacak bir şey de yok zaten, gayet basit ve hatta edebi sayılmayacak bir anlatım dili ve buna binaen gayet basit bir çeviri, daha önce Harry Potter'daki detayları da ondan dinlemiş, ama eserin geniş karakter, mekan, zaman varyasyonundan dolayı olay örgüsünü yeterince algılayamamıştım. J. K. Rowling lan bu, Stephenie Meyer de kimmiş yanında... Yine de bazen, insanın içerisinde bir umut oluyor yazın dünyasının görsel sanatlara aktarılışıyla ilgili, ben filmlere aynı hevesle gitmeye devam edeyim dedim Robert Patinson'ın yüzü suyu hürmetine, çünkü Harry Potter - Ateş Kadehi'nde "Cedric" karakterini canlandırdığından beri kendisine gizli bir hayranlık besliyordum.

Sonra canlar, üçüncü filmden itibaren bende şalter attı (sebebini hatırlamıyorum), "Nö poro horcoyom bo homono koydomon fölmlörönö!" diye sövüp saydıktan sonra kalan bölümleri internetten kaçak izleme kararı aldım. Zaten pek bir şey de kalmadı sanırım. Son bölümü ikiye böldüler ya kodumun tüccarları, ilkini daha 3-4 ay önce izledim, sonuncuyu da iki önceki paragrafta bahsettiğim şartların olgunlaştığı bir gece izlerim.

Thor'un da devamı çekiliyor imiş dağlara daşlara, ben daha ilk filmi yeni izledim! Devamı olsa da olur olmasa da, (yalnız bunu söylediğimi Natalie Portman duymasın, kırılır) ben mitolojik kitaplardan Odin ve Thor'un akıbetinin ne ile sonuçlandığını okur öğrenirim elbet. Ama diyorum ki, hazır tanrıyı oynaması için bir tanrı bulmuşlar, devamını da çekiversinler ellerine mi yapışır! İskandinav tanrısını Avustralyalı bir tanrıya oynatmak mitsel açıdan caizse ben okeyim...

O değil de ben bu konuya nasıl geldim? Aslında başka bir şey anlatmak için huzurlara çıkmıştım ama, kader, kısmet...

İyisi mi ben gidip...

Saturday, 13 July 2013

Şüpheli şarkının şairi

Çeşmim, çarem, çarmıhım
Cümlen kopkoyu bir bıçak sırtında yana yana sevişmeye benzer
Sihrim, sahim, sarhoşluğum
Hücren kan kırmızı bir güneş batımında üşüyerek sevişmeye benzer
Gel yetimimden bir kez ısır beni
Gel yittiğimden savur tekrar bul beni
Ben mahremimden bir cam çocuk yontmuştum sana
Bir bahar vaktiydi, hamdım
Titredim dalında duysana
Şimdi yürekte kuyu, kuyuda et kemik
Ve yaralı, yamalı bir çıkrık sesi
Seni ağladık aynı kahvenin köşesinde
Günlerden pazartesi...