Thursday, 7 April 2011

"S.O.S"

i'm tired...


i'm so tired... even my ankles aching, my head is full of conficts.


i'm having quarrells with my collegues again.


i cant pull round if i dont enject a sum of fight, into my veins.


tutak never does good to me. i've lost my enthusiasim here.


whenever i recharge my energy, something wrong happens to put out my desire.


i need a specific reason to leave here. i also need courage to leave everything behind.


i need a tough step to go further.


shortly, i need HELP!

Monday, 28 March 2011

MİM dediğin soldan sağa dört köşe

Sevgili blogdaşım, sözlükdaşım, facebookdaşım Holywitch uzun zaman önce beni blogunda mimlemiş idi. Fakat gel gör ki hem yoğunluktan, hem de unutkanlıktan cevaplayamamıştım sorularını. Kısmet bugüneymiş diyor ve soru-cevap kısmına geçiyorum.


1-Gün içerisinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey: birden bire boyum 10 cm kadar uzarsa şok geçiririm yeminle... hayır bana eyi, bana çoh eyi ama şimdi bi de gardrop yenilemesi, boyuma göre yeni pantolonlar alması var ki bunlar hep masraf...


2-Gördüğün zaman eğer almazsan uyuyamam dediğin şey : MANTI... aklıma gelince bile yemezsem uyuyamıyorum. İşte böyle bi sevda bendeki.


3-Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey : Diyet yapmıyorum, çünkü zaten sıfır bedenim ben... Şayet yapsaydım uğruna diyeti bozacağım şeyi artık zaten biliyorsunuz, MANTI!!!


4-uğurun var mı? uğurun: Uğurum yok, uğur'a kılım, hiç sevmem, seveni de sevmem! (sözüm meclisten dışarı...)


5-kendine en yakıştırdığın renk : Black&White


6-en sevdiğin takın : Makas kolyem (o nasıl oluyo deme, anlatamam görmen lazım!)


7-takıntın : "sol" takıntılıyım. "sol"a yakın olan her şeyi (mubalağa yapıyorum) severim. solak değilim ama keşke olsaydım... bi de Beşiktaş var tabi, ama o ayrı...


8-ben bu şarkıyı duyunca şakırım : ayıptır söylemesi şakımadığım şarkı yoktur, hele söylemeye başliyim kimse tutamaz. ama galiba en çok "there's no need to argue"yu yürekten söylüyorum...


9-solunda ne var? ne yok ki? hatta bazen "umut" bile yok.






Mantı


Wednesday, 16 March 2011

Drafts of ante noctem (1)

Virginia Woolf

How depressed i feel when i read a Virginia Woolf novel. Her expression both encourages me and despairs me. She’s different from anyone i know and any novelist i read.

Years ago (many many years ago actually because i’s only 13) Duygu Asena gave me the same feelings. I was too young to read her books but now i’m thankful to the person who introduced me with her books. Actually i dont remember who was that, maybe it’s just a tv programme, i’m not sure.

As i said before i’m trying to form my own library, i’m constatly buying sets of books, they’re mostly philosophical, historical and mythological books. And some writers whose ideas i overrate, like George Orwell.  I guess forthcoming days i’ll have new sets of Virginia Woolf, Duygu Asena and John Stuart Mill.

Oh i forgot to give the good and the bad news! The good news is i and Ophelia moved from pension to a house, the bad one is Viola quit her job and left Tutak ‘cause of some individual problems. I’ll talk about it later ‘cause it’s not a matter to take brief.

My sister was here last week. Yes my sister, Calipto (she likes this nickname) came to Tutak to visit me. She was so hestitant to come here and i accepted her visit as i wanted her to see what a f.cking place it was!

But i wish she wouldnt have come, couse i miss her now. I miss her more than ever. I understand how powerful the blood relation is, beter than before. She’s the only person who gives me great joy. When we find each other we dont need anyone else to have good time.

Calipto & I are in front of the Ağrı mountain
I’d better quit writin’ or i’ll burst out crying. I cant Express how desperate i feel in this bloody town, so far away from my beloved ones.

Ok i’m going to bed now to sleep early for the first time for weeks. I hope i fall asleep a.s.a.p before i sob…


Tuesday, 22 February 2011

"Köy okulu"ndan objektifime yansıyanlar... (3)

Şimdi köy okuluyla hayvanların  ne alakası var diyeceksiniz biliyorum. Şayet bu hayvanlar sürekli okulun etrafında olmasalar ben de alaka kuramazdım. Okulun duvarlarını kemiren, bazen okulun içine giren keçileri kovalayışım dün gibi aklımda. Ne çok eğleniyormuşum meğer, zamanında bana külfet gibi görünen bu tuhaf işleri yaparken. 

Sözün kısası, az sonra köydeki hayvanları içeren bir kolaj izleyeceksiniz :)




Yeni doğmuş keçi yavrusu, daha göbek bağı bile duruyordu kanlı kanlı...






Bu da yeni doğan siyah keçinin ikizi. Siyah ve beyazın eşsiz uyumunu yakalamış anne keçi, tebrik ediyorum, bunca yıllık BJKliyim ben bile yapamam bu kadarını. (oha!)





Her sabah okul binasının yakınında, derenin kenarında annesiyle otlayan sıpa. Yirim!!!





Yağmuru fırsat bilerek kendilerini göletlere atan ördekler...










Okulu kemire kemire bitirmeye ant içen keçilerimiz...





İnek, öküz ve her türlü büyükbaş, Doğu Anadolu'nun yegane geçim kaynağı.





Yeni doğmuş köpek yavrusu. Daha gözü bile açılmamış, o kadar küçük...




Şu yılanı ayağımın dibinde görmem ve bilmem kaç desibellik çığlığı basmam bir olmuştu. Neyse ki ölüymüş. Kanım çekildi yemin ederim. O günden sonra doğa keşfine çıkmaya tövbe ettim.





Ana- oğul ya da ana-kız (bence)

Tuesday, 8 February 2011

Sendikalı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu

Küçüklüğümden beri, aktif bir şekilde olmasa bile sendikal faaliyetlerin içerisindeyim. Babam, 80lerde duyguları bastırılmış her solcu gibi etliye sütlüye karışmayan, ama sosyalist aktivasyonları desteklemekten de geri durmayan devlet memurlarındandır. Sanırım KESK’in kuruluşundan beri sendikanın üyesi. Hangi sene üye olduğunu hatırlamıyorum bile.





Evimiz her sene BTS (Birleşik Taşımacılık Sendikası, KESK’e bağlı) takvimleriyle falan doluyor bu yüzden “sendika” mantığını ilk kez onları inceleyerek babamdan öğrendim. Daha sonra okurken, okulda gördüğüm Eğitim Sen afişleri ve panoları ilgimi çekmeye başladı. Doğuştan meraklı bir yapıya sahip olduğum için ve başkalarının fikirlerinden kötü etkilenmekten korktuğum için sessizce araştırdım sendikaları.

Aslında bu korkuyu bana ailem ve çevremdekiler, tamamen iyi niyetlerinden aşıladılar biliyorum. Küçükken mahalledeki ve okuldaki tüm arkadaşlarım yazları kuran kursuna giderlerdi. Ben de isterdim onlarla gitmeyi ama babam izin vermezdi. Hatta her konuda babamı yumuşatmayı bir şekilde başarabilirdim ama bu konuda beceremedim. Anneme de içten içe uyuz oldum beni desteklemediği için. Meğer sebep tamamen beynimin yıkanmasından korkmalarıymış. Şimdi onlara hak veriyorum çünkü ben de olsam çocuğumu, kimin nesi olduğunu bile bilmediğim bir cami hocasına emanet etmezdim. İnanç öyle bir olgu ki, onu kullanarak insanları ele geçirmek çok kolay. Bu duruma örnek vermeme gerek bile yok sanırım.

Benim bu hezeyanlarımın hemen akabinde Sivas katliamı gerçekleşince az çok kavradım durumun vehametini, artık çocuk aklım ne kadar kavrayabildiyse. Ve bir daha da ısrar etmedim kuran kursuna gitmek için.

Sendika derken konuyu yine nerelere getirdim!

Öğretmenlik okumaya başladığımdan beri, öğretmen olduğumda Eğitim Sen’e üye olup sendika içerisinde aktif görevler almaya heveslenip duruyorum. Ama fazla araştırma yapmak da iyi değilmiş onu fark ettim.

Sendika dediğimiz yapılanma kapitalizm içerisinde yer alıyor değil mi? Yani bizim haklarımızı kapitalizme karşı koruyor, sömürülmemize engel olmak için çalışıyor. Bu durumda, şayet kapitalizm olmasa sendikaya da ihtiyacımız olmayacak. Sendika varlığını kapitalizmden alıyorsa nasıl ona karşı mücadele ettiğini iddia edebilir ki?

İşte son birkaç yıldır kafam bu tarz düşüncelerle dolu fakat yine de sendikadan uzak duramıyorum. Bir ara bu tarz düşünerek sendikalara haksızlık ettiğimi düşünüp suçlu hissediyordum kendimi, ta ki Herman Gorter’in “Yoldaş Lenin’e Açık Mektup”unu okuyana kadar. Gorter’in sendikalarla ilgili düşünceleri benimkilerle o kadar benziyordu ki, “vay be adam yüz yıl önce düşünmüş zaten tüm bunları…” dedim ve suçluluk duygum bir anda yok olup gitti. O da sendikalara fazla güvenmemekle birlikte kapitalizmin varlığında sendikanın gerekliliğini inkar etmiyor. Hatta devrimin, bilinçli sendikalar yardımıyla başarılabileceğine inanıyor.

Bunları okumak içimi rahatlattı, yalnız “bilinçli sendika” sözü canımı sıkıp duruyor. KESK’e güvenmekle birlikte yeni bir yapılanmanın içerisine girmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Eğitim Sen için form doldurdum geçenlerde, henüz bana bildirilmedi fakat sanırım şu an resmen KESKliyim. Daha kararlı ve görüş birliği içeren bir konuma gelmesini çok istiyorum sendikamın. Bir avuç kapitalistin, faşistin, yobazın önünde kendini küçük düşürdüğünü görmeye tahammül edemiyorum.

Zavallı ailem hassas yapımdan dolayı hep siyasi faaliyetlerden uzak tutmaya çalıştı beni, lakin Öğrenci Kolektifleri ile başlayan maceram artık Eğitim Sen ile devam ediyor maalesef. Hala korkuyorlar ama görüyorum ki içten içe gurur da duyuyorlar benimle. Onların bastırılmış duygularının bir dışavurumuyum ben çünkü, bunun farkındalar…

Sunday, 6 February 2011

Bir zamanlar, bir yerlerde küçük bir gözyaşı damlasıydım

Hani bir söz var ya, “bi insana hak ettiğinden fazla değer verirsen sonunda onun gözünde değersiz olursun.” diye, ben o söze artık tamamen inanıyorum. Ama isterdim ki bu hissi bari tecrübe ederek öğrenmeyeyim.

Tecrübelerimi anlatarak hayat dersi vermeye çalışmayacağım, panik yok. Sadece hissettiklerimi yazasım var o kadar.

Hayatta her istediğimiz anında gerçekleşmiyor maalesef, bazen çok fazla çabalamamız gerekiyor, uzun süre sabretmemiz… Bir avuç kumu tane tane saymaya çalışmak gibi dikkatle sayıyoruz geçen günleri ki, bu da ufacık bir mutluluk anını gözümüzde olduğundan daha değerli kılıyor. Sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz kısacık anları daha dolu yaşamak gerektiğini hissettiriyor. Çünkü bazen kendimizi onlara karşı suçlu hissediyoruz, yaşama amacımızı onlara tercih ettiğimiz için ve zamanımızın sadece küçük bir kısmını onlara ayırabildiğimiz için.

Bu durum, zamanla onların gözündeki değerimizin azalmasına sebep olabiliyormuş meğer. Birlikte geçirebileceğimiz ufacık anları canımızı sıkacak şeyler söyleyerek, derin düşüncelere dalmamıza sebep olarak heba edebiliyorlarmış.

Sen, elinde su bardağıyla iftarı bekleyen oruçlu gibi hasretle beklesen de o anı; o sanki sıradan bir günde, sıradan biriyle vakit geçiriyormuş gibi kayıtsız kalabiliyor senin heyecanına. Zamanında birlikte paylaştığınız her saniye, üzerinden yıllar geçmesine rağmen senin gözünde hala capcanlı, ama o çoktan unutmuş bile onları. Silmiş hatta. Sen yerinde sayarken o çoktan başka saniyelerin hayaline dalmış.

En kötüsü de ne biliyor musun? Sen bunu bile bile ikinci, üçüncü şanslar veriyorsun ona da durum yine de değişmiyor ya... Aslında şans verdiğin o mu, sen misin tam bir muamma. Senden o şansı talep etmiş mi ki? Birileri tarafından aldatılınca, aşağılanınca, unutulunca aklına gelen kişi olmadığını görmek için yapıyorsun bunu. Ama sonuç her seferinde aynı.

Peki hala neyin hayalini kuruyorsun? Neden her seferinde kısıtlı vaktini, değişmeyeceğini bildiğin şeyleri değiştirebilmek uğruna harcıyorsun? Bırak o hatırlamasın, sadece sen hatırla, şayet hatırladıkların seni mutlu ediyorsa. Belli ki yaşanan her yeni an eskiyi daha çok aratıyor sana. O yüzden zorlama, üstüne kırmızı bir çizgi çek ve yoluna devam et.

Ve artık ağlama, kurban olayım ağlama!

Döktüğün her gözyaşı damlası, onun kadehinde mey olup mest ediyor, sana karşı katılaşan yüreğini. Bu kadar sadık olma kendi duygularına. Bir yerlerde beklendiğini biliyor o zaman, seni kürkçü dükkanı bellemiş, o dönmese de sen dönersin, biliyor. Nitekim dönüyorsun da… O seni sadece, birileri onu mutsuz ettiğinde hatırlıyorken sen onu aklından çıkaramıyorsun.

Tamam yine unutma, ama çaba da gösterme artık. Sadece birlikte geçirdiğiniz güzel zamanları, paylaştığınız duyguları anımsa, kendi kendine gülümse, ama işte o kadar! İlerlemek için attığın her adımın seni biraz daha yaraladığına daha fazla şahit olma…

Bu gece son kez ağla ve kapat o karanlık sayfaları. Kanatlarını parçalayan bu çırpınışlara bir son ver. Yakında gelecek olan güzel günleri düşün. Unutma, sen elindeki hiçbir şeye kolayca sahip olmadın. Yine kolay olmayacak evet, ama güçlü olduğunu biliyorsun ya, daha önce başarmıştın ya, devam edebilmiştin ya…

 Döktüğün son gözyaşı damlasından sonra derin bir uykuya dal ve yeni güne yepyeni umutlarla başla…

Ve bir daha ağlama, kurban olayım ağlama!






Monday, 24 January 2011

Nöbetten türlü türlü notlar... (Vol. 3)

İnsanları kontrol etmek, etki altına almak için inancı kullanmak çok önemli bir faktörmüş gerçekten. Artık Cübbeli Ahmet Hoca’yı, Fethullah Gülen’i iyi anlıyorum, insanları yönlendirmek için dini kullanmalarına kızmıyorum (şaka lan şaka, hala uyuz oluyorum inanç sömügenliklerine). Aynısını ben bile yaptıysam onlar neden yapmasın ki?

Nassı yaniii?

Hemen anlatayım!

Yurtta kalan öğrencilerimizin barınma ihtiyaçları gibi, diğer temel ihtiyaçlarını da devlet karşılıyor. Kahvaltılar açık büfe servis edildiğinden öğrenciler bazen aç gözlülük edip yiyebileceklerinden fazla kahvaltı alıyorlar. Yiyemedikleri için çoğunu döküyorlar. Benim de israf olan onca yiyeceğe içim acıyor, cidden üzülüyorum. Halbuki bana ne, parası cebimden mi çıkıyor sanki değil mi? Değil işte!

Doğduğumdan beri bana emeğe saygı, hak, adalet gibi şeyler empoze edilmiş ya, duramıyorum konuşmadan. Öğrencileri de bu şekilde etkilemeye, vicdanlarına bu şekilde seslenmeye çalıştım. “Bu zeytini döküyosunuz ama, sizin sofranıza gelene kadar kaç kişi emek veriyo onlara biliyo musunuz?” gibi şeyler zırvaladım.

Zırvaladım diyorum çünkü onlara göre bunlar şaçmaydı, emekten, haktan yana çok fazla şey öğretilmemiş onlara çünkü…

Ama kısa zamanda zayıf noktalarını buldum, din!

Bizim öğrenciler inanç konusunda pek bir hassaslar. Nasıl ki ben “emeğe saygı” düsturu ile yetiştirildiysem, onlar da, “aman sakın şunu yapma Allah çarpar, cehennemde cayır cayır yanarsın!” diye korkutularak büyütülmüşler.

Ben de bir gün kahvaltı esnasında zeytinlerini bitirmeden (özellikle zeytinden bahsediyorum çünkü en çok ziyan edilen yiyecek o) masadan kalkmaya çalışan öğrenciye yaklaştım ve nereden duyduğumu bile hatırlamadığım şu sözleri söyledim. “Bilir misin? Dünya üzerine cennetten inen üç tane yiyecek var; biri nar, biri incir, diğeri de zeytin. Bunlar kutsal olarak addedildiği için, ziyan edilmesi diğer yiyeceklerin israfından daha günahmış.” Ve bu cümleler ağzımdan çıktığı anda masada oturan dört kız hep birlikte artan zeytinleri yemeye başladılar. Ben de içimden kıs kıs gülerek bir başka masaya yaklaşıp yine aynı taktiği kullandım, sonuç: pozitif!

Masanın üzerine tuz döken öğrenciyi, bir zamanlar kardeşimden duyduğum şu tuhaf cümleyi kullanarak uyardım, “öteki dünyada ziyan ettiğin her tuz tanesini kirpiklerinle tek tek toplatacaklar sana biliyo musun?” ve elbette işe yaradı. Yaptığım çok kötü, en çok tiksindiğim insanlara benzediğimin farkındayım, bundan ben de hoşlanmıyorum ama o kadar yiyeceğin ziyan olmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu kadar insanın emeği sömürülürken, hatta bazılarına emeğini harcama fırsatı bile verilmezken.

Yaptığım kurnazlığı fark eden birkaç 11. sınıf öğrencisine de (ki bunlar boş zamanlarında Fethullah Gülen kitapları okuyan kızlar) aynı şekilde yaklaşınca, “hocam bizi kendi silahımızla vurmaya çalışmayın!” karşılığını aldım, akabinde, “Anladığınız dilden konuşmayı öğrenmem çok da uzun zaman almadı fark ettiyseniz…” diye cevap verdim. Çok seviyorum o öğrencileri, ellerinde Fethullah Gülen kitapları görünce üzüldüğümü de itiraf edeyim.

Onlara Tolstoy, George Orwell, Dostoyevski kitapları okumayı telkin etmek isterdim. Nazım Hikmet şiirleri ezberlesinler, Sabahattin Ali öyküleri okuyarak zihinlerini geliştirsinler isterdim. Zeki kızlar çünkü, azimliler de… Ama birileri benden önce davranıp kendi düşüncelerini empoze etmiş bile onlara. Neyse ki inanca saygılı olmayı da kıyısından köşesinden bile olsa öğrenmişler. Alevi olduğumu öğrendiklerinde yadırgamamalarından anladım bunu, hatta mezhebimle ilgili içten sorular sordular, ben de bildiğim kadarıyla cevap verdim hepsine.

Kendime hala şaşırıyorum, inanç sömürmeyi bile öğretti bana bu meslek. Hayatımda öğrendiğim için pişmanlık duyduğum tek şey. Vicdanım sızlayıp duruyor… Hadi ben bunu geçici olarak yaptım ve üzgünüm. Bunu hayatının en büyük amacı yapanlar geceleri nasıl rahat uyuyabiliyorlar çok merak ediyorum…




   

Friday, 21 January 2011

The drops of my blues

After a long time I feel depressed again. I dont know the reason why I feel so. Is it ‘cause of my period, or the intensity of my occupational life?


The dose of my medicine is not enaugh for  me anymore I guess. This is what I’ve been afraid of, as I said before. Is it an addiction, or is it a temporary mood? I hope it’s temporary coz I’m in a term to make a decision to stop using antidepressants.

When I look into my life and scan it for a while, I can see nothing for being in blues. I’m working in a big school with good students (at least they’re respectful), I’ve got beloved friends and constant health. The only thing I dont have in my life is love. But in such a place I live, love is a burden. Every nice feeling is burden here already…

Perhaps it’s the result of working so hard both at school and dormitory. All I need might be a short holiday, far from Tutak, close to my beloved ones. Ohh gosh, I’ve felt like Bathsheba in Far From the Madding Crowd :) After I’ll leave Tutak forever, I’ll write my own novel (maybe autobiography) called “Far From the Maddening Tutak”. ‘Cause I know that I’ll go crazy till I go away from here permanently. Tutak is not madding but maddening as far as I see (experience actually).

I hate talking about Tutak, coz every word I utter about it increases my hatred for the town. I’ve missed my pretty Muratlı, my lively Tekirdağ, my merry Thracian people... My family… Oh my goodness, I desperately need a holiday! Fortunately this is my last week here for this term (thank God!).

I think it’s beter to go on a holiday before increasing the dose of my pills. Wait for me Trakya, the holy land, I’ll be there soon…