Kelebekler, benim karnımda uzun süre kalmazlar. Azıcık kanat çırpar, sağa sola uçuşurlar biraz, sonra sıkıldıklarından mıdır nedir, birer ikişer kaybolup giderler...
Onlar giderken kanatları gövdemi yırtar, soldan üçüncü kaburgamın altında bir yara açılır. Onu, orada öylece bırakıp bilinmezliğe doğru uçar giderler.
Neden sonra...
100 gün kadar önce, o serin Kasım akşamı, ben batan güneşe elveda şarkısı mırıldanırken tekrar karşılaştım onlarla. Şarkımı duyup geldiler diye, umursamadım onları, bakmadım bile başımın etrafında oluşturdukları renk cümbüşüne. Aldırmadılar umursamazlığıma, dönüp durdular saç tellerimde.
Ve işte o kelebekler, tam 100 gündür benimle birlikteler. Gözlerimi kapattım, rengarenk kanatlarının ılık esintisinde dinleniyorum şimdi. Ben şarkı söylemekten hiç bıkmam, onlara diyin saçlarımda dans etmeye devam etsinler...
Gitmesinler...
Sunday, 16 February 2014
Tuesday, 21 January 2014
Onlar, uyanacaklar...
Berkin ha uyandı, ha uyanacak diye 220 gündür bekliyoruz.
Şimdi beklenenlerin sayısı ikiye yükseldi.
Nejat İşler de ha uyandı, ha uyanacak!
Şimdi beklenenlerin sayısı ikiye yükseldi.
Nejat İşler de ha uyandı, ha uyanacak!
![]() |
| Gezi günlerinde ara sokaklardan birinde... |
İki güzel adam...
Etiketler:
#direngeziparki,
Berkin Elvan,
Nejat İşler,
toplum
Sunday, 24 November 2013
Doğanın simgesi
Kendimi bildiğimden bu yana annemle babamdan bir çok güzel hediye aldım, hepsini severek kullandım, özenle sakladım. Hepsinin yeri, değeri aynı benim için.
Yalnız bana armağan ettikleri tek şeye paha biçemiyorum, kardeşim.
Kardeşinden herhangi bir hediye gibi bahsetmek bile ona verdiğin alelade değeri gösterir gibi geliyor kulağa değil mi? Bunu söylediğim için kınanmalıyım aslında...
Fakat onun dünyaya gelişinin benim için nasıl bir dönüm noktası olduğunu; annem ve babamın bana bir, "ömür boyu en yakın arkadaş" armağan ettiklerini daha nasıl anlatırım bilmiyorum.
Bir çoğunuz bilmez, ne ilginç duadır kardeş istemek. Kutsal kitaplarda buna karşılık gelen cümleler var mıdır bilmiyorum. Ama istedim. Ben, Cem Yılmaz'ın abisi gibi "dümdüz" gelmişken onun benden daha güzel, daha zeki, daha eğlenceli, daha başarılı olacağını bile bile istedim.
İyi ki istemişim. Ya kendime ait "little miss sunshine"ım olmasaydı? Ya küçük kelebeklere benzetemeseydim ben hiç kimseyi? O zaman nasıl inanırdım Tanrı'ya? Hatta bana bu kadar nadide bir parça sunmamış olsaydı, o da olmazdı belki benim için.
Aslında yalnızlık diye bir şeye asla yer yok benim hayatımda, hiç kimse olmasın, kardeşim yeter bana...
Yalnız bana armağan ettikleri tek şeye paha biçemiyorum, kardeşim.
Kardeşinden herhangi bir hediye gibi bahsetmek bile ona verdiğin alelade değeri gösterir gibi geliyor kulağa değil mi? Bunu söylediğim için kınanmalıyım aslında...
Fakat onun dünyaya gelişinin benim için nasıl bir dönüm noktası olduğunu; annem ve babamın bana bir, "ömür boyu en yakın arkadaş" armağan ettiklerini daha nasıl anlatırım bilmiyorum.
Bir çoğunuz bilmez, ne ilginç duadır kardeş istemek. Kutsal kitaplarda buna karşılık gelen cümleler var mıdır bilmiyorum. Ama istedim. Ben, Cem Yılmaz'ın abisi gibi "dümdüz" gelmişken onun benden daha güzel, daha zeki, daha eğlenceli, daha başarılı olacağını bile bile istedim.
İyi ki istemişim. Ya kendime ait "little miss sunshine"ım olmasaydı? Ya küçük kelebeklere benzetemeseydim ben hiç kimseyi? O zaman nasıl inanırdım Tanrı'ya? Hatta bana bu kadar nadide bir parça sunmamış olsaydı, o da olmazdı belki benim için.
Aslında yalnızlık diye bir şeye asla yer yok benim hayatımda, hiç kimse olmasın, kardeşim yeter bana...
Saturday, 26 October 2013
Geçti. Geçmedi. Geçer.
Yıllar yıllar önce -öyle ki birden fazla çoğul ekini hak edecek kadar olmuş ben kendimi ite kaka yaşamaya çalışırken- izlediğim o filmi, izleyemem üzüntümden dediğimi, bir tesadüfler silsilesinin ardından tekrar izledim.
Film, içerisinde devasa bir hüznü barındırıyordu, ama ben, ilk izleyişimde, o devasa hüzne bir damla ortak olamadım. Bilet gişesinin önüne gelene kadar, ne izleyeceğimizi bilemeden, boş gözlerle afişleri incelerken anlık bir kararla o filmi seçtiğimizde, içinde o devasa hüznü ve yer yer boğumlanmış neşeyi barındırdığını biliyorduk da aslında.
Benim neşemse, ölçülü davranışlar sergilememi engellemeye çalışırcasına gözeneklerimden taşma noktasındaydı. Neftiye çalan yeşil renkli sinema koltuklarına yerleşirken birkaç gün sonra başıma gelecek bir temelli gidişi aklıma dahi getirmiyordum. Karın boşluğumda uçuşan kelebeklerin kanat sesleri, kendi karamsar iç sesimi tamamen bastırıyordu ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az tattığım bir zevktir karamsar iç sesimin tamamen kısılması.
Filmdeki "esas kız" o eski, sarı bavuluyla yola çıktığında iç sesim duyurdu kendini bana. O âna kadar filmdeki tek bir karakterin hüznünü paylaşamadım, kendi mutluluğumun tadını çıkarmaya çalışıyordum o an ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az yakaladığım bir fırsattır bu.
O eski, sarı bavul sanki geleceğin habercisi gibi, hayatımın gidişlerden ve belki de pişmanlık içerisinde dönüşlerden ibaret olacağını fısıldıyordu bana o dev perdeden. Ciddiye almadım, filmdeki hiçbir karakteri kendimle özdeşleştirmeden, yine de her bir kareyi hafızama kaydetmeyi ihmal etmeden, sadece kendi mutluluğumu yaşamaya devam ettim.
İşe ben o filmi, sarı bavullu esas kızı, bir daha izlemeye yüreğim dayanmaz dediğimi, bir kez daha izledim.
Film, içerisinde devasa bir hüznü barındırıyordu, ama ben, ilk izleyişimde, o devasa hüzne bir damla ortak olamadım. Bilet gişesinin önüne gelene kadar, ne izleyeceğimizi bilemeden, boş gözlerle afişleri incelerken anlık bir kararla o filmi seçtiğimizde, içinde o devasa hüznü ve yer yer boğumlanmış neşeyi barındırdığını biliyorduk da aslında.
Benim neşemse, ölçülü davranışlar sergilememi engellemeye çalışırcasına gözeneklerimden taşma noktasındaydı. Neftiye çalan yeşil renkli sinema koltuklarına yerleşirken birkaç gün sonra başıma gelecek bir temelli gidişi aklıma dahi getirmiyordum. Karın boşluğumda uçuşan kelebeklerin kanat sesleri, kendi karamsar iç sesimi tamamen bastırıyordu ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az tattığım bir zevktir karamsar iç sesimin tamamen kısılması.
Filmdeki "esas kız" o eski, sarı bavuluyla yola çıktığında iç sesim duyurdu kendini bana. O âna kadar filmdeki tek bir karakterin hüznünü paylaşamadım, kendi mutluluğumun tadını çıkarmaya çalışıyordum o an ve ne acıdır ki hayatımda çok çok çok az yakaladığım bir fırsattır bu.
O eski, sarı bavul sanki geleceğin habercisi gibi, hayatımın gidişlerden ve belki de pişmanlık içerisinde dönüşlerden ibaret olacağını fısıldıyordu bana o dev perdeden. Ciddiye almadım, filmdeki hiçbir karakteri kendimle özdeşleştirmeden, yine de her bir kareyi hafızama kaydetmeyi ihmal etmeden, sadece kendi mutluluğumu yaşamaya devam ettim.
İşe ben o filmi, sarı bavullu esas kızı, bir daha izlemeye yüreğim dayanmaz dediğimi, bir kez daha izledim.
Filmin içerisindeki devasa hüzne değil; bana anımsattığı mutluluğun, o neftiye çalan yeşil sinema koltuklarına yapışıp kalışına kabardı hüznüm.
Sarı bavulun fısıldadığı kehanetin gerçek oluşuna dertlendi yüreğim.
O filmle başlayan kısacık mutluluğun, yıllar dolusu mutsuzluğa evrilmesine daraldı göğsüm.
Sarı bavulun fısıldadığı kehanetin gerçek oluşuna dertlendi yüreğim.
O filmle başlayan kısacık mutluluğun, yıllar dolusu mutsuzluğa evrilmesine daraldı göğsüm.
Friday, 25 October 2013
Ahlak anlayışınızın hiç mi suçu yok!
Birkaç gündür "2 aylık bebeğini evde bırakıp 9 gün tatile çıkan canavar anne" haberiyle çalkalanıp duyuyoruz. Her birimizin yorumu birbiriyle benzer. Haberi duyduğumuz andan itibaren kadına katil, cani, orospu damgası yapıştırdık. Yetmedi duruşunu, bakışını çeşitli psikopatlara benzettik. O da yetmedi saç modelini, giydiği pantolonun rengini, kısacası tüm dış görünüşünü acımasızca eleştirdik. Ben de dahil, hepimiz kadını suçladık, sorgulamadan kafamızda yargıladık ve zihnimizin en karanlık kuyularında recm ettik.
Haberin detaylarını öğrenmeye başladıkça yaptığım eleştirilerin dozajı vicdanımı rahatsız etmeye başladı. Zor durumda olduğu, ruh ve akıl sağlığının ciddi hasar gördüğü her halinden, her davranışından belli olan hemcinsim ve meslektaşıma gösterdiğim acımasızlık, toplumdaki iki yüzlü ahlak anlayışını farkında olmadan benimsemiş olduğumu hissettirdi bana.
Kadının yaptığını onayladığımdan değil, zavallı bebeğin ölümü üzerindeki tüm suçu/sorumluluğu ona yüklemekten rahatsızlık duyduğum için hakkında iki kelam etmek isterken bir ekşi sözlük yazarının aşağıdaki yazısına tesadüf ettim. Yazılanlar benim zihnimden dökülmüş gibi, eksiği yok fazlası var ve benim yapabileceğimden çok daha iyi ifade edilmiş. Sırf belleğimden silinmesin, birkaç kişiye daha ulaşabilsin diye buraya da kaydetmek istedim.
Tek bir virgülüne dahi dokunmadan paylaşıyorum:
"ben kadının esasında canavar ruhlu, soğuk kanlı bir katil olduğuna filan inanmıyorum. öyle olsa muhtemelen nüfusa kaydı bile yapılmamış bir bebeğin cesedini kendi elleriyle hastaneye getirmez, onu beslemeye çalışmaz, bebeğin cesedinden kurtulmaya bakardı.
kadının ifadesinde kamu oyuna sunulan eksik bir görüntü var. şu ki; kadın kendini hamile bırakan kişi tarafından yalnız bırakılmış. 9 ay boyunca hayal edilmeyecek bir stresle hamileliği gizlemeyi başarmış. başvurduğu kurumlar; kimliğinin gizlenmesini reddedince doğumu evde kendi kendine gerçekleştirmiş. bu süre zarfında utancından ya da korkusundan kimseden yardım isteyememiş. büyük olasılıkla konuyla ilgili temas kurduğu tek kişi adana çevik kuvvette polis olan baba. kadın yaşadığı kırılma noktasında hızla delirirken, içinde bulunduğu durumla ilgili hiç bir sorumluluk almayan babaya gelip çocuğuna sahip çıkacağı zannıyla rest çekip gidiyor. ifadesinde bu durumu dile getirmiş olsa bile polis; kendi kurumsal itibarı adına babayla ilgili bu noktayı es geçiyor.
okültizm'de 'şeytan' sembolü; -hiçbir eleştiri yapmadan yaşadığımızda, kendi ruhumuzun aynasına bakmakta olduğumuzu fark etmeden “dışarıdaki” kötüden korktuğumuz bir dünya görüşünü - ifade ediyor.
dolayısıyla kadını; bir bebeği gözünü kırpmadan öldürebilecek vicdan yoksunluğuyla suçlamak; pek çoğunun işine geliyor bence.
adamın biri bahaneyle 'tecavüz' cürmünü haklı göstermeye çalışmış. bebeğin hıçkırdığı, can çekiştiği binada travma yaşaması gereken teyze bile 'vay anam vay neler dönmüş serhat ya' üslubuyla gayet soğuk kanlı 'yukarıda kuş ölmüş' zannettikleri olgusunu kameralarla paylaşmanın heyecanı içerisinde. muhtemelen komşularla uzun süre ağızlarını dolduracak dedikodu unsuru yakalamanın itiraf edilmemiş tatminini yaşıyor.
kadın suçludur evet. ama onu 'ben evli olmadığım bir adamla birlikte oldum ve ondan bir çocuk doğurdum, evet. ve bu kimseyi ilgilendirmez.' demekten alıkoyan; ona bu baskıyı, bu utancı, bu korkuyu yaşatarak delirmeye götüren anne, baba, sevgili, komşu, akraba, çevre, sen, ben, herkes; en az onun kadar suçlu. o içinde bulunduğu durumun çaresizliğiyle yolda yürürken; ondan selamını esirgeyen, bir gülümseyişiyle hayatı üstlenme gücünü sakınan herhangi biri de suçlu. ona; sakındığı konunun ne olduğunu bile bile bir alternatif çıkış yolu önermeyen kurum, ona dertleşecek samimiyet vermeyen arkadaş, onu delirmeye mahkum eden sistem, yöneticiler, başbakan, devlet başkanı, herkes; bu bebeğin ölümünden sorumlu.
dünyanın öteki ucunda kuyruğu sıkışmış bir tilkiden bile sorumlu olduğunu bilecek vicdandan yoksun yaşayan sen; en çok.
bunun sorumluluğunu, azabını içinde hissetmiyorsan zerre kadar; doğrudan saldırıya geçiyorsan; en çok ama en çok; sen suçlusun.
ve muhtemelen bu travmayı ömrünce içinde taşıyacak bir kadının ismini burada teşhir edip; hayatı boyunca bir daha yaşama tutunmasını sağlayacak tüm unsurları damgalayarak aforoz etmek de sana düşmez.
katilin de, canavarın da en tanımsız şekli sensin."
lisbethsalander - ekşi sözlük
Eyüp Can da, Radikal'deki köşesinde konuyla ilgili şunları dile getirmiş:
Sınanmadığın günahın masumu değilsin
Haberin detaylarını öğrenmeye başladıkça yaptığım eleştirilerin dozajı vicdanımı rahatsız etmeye başladı. Zor durumda olduğu, ruh ve akıl sağlığının ciddi hasar gördüğü her halinden, her davranışından belli olan hemcinsim ve meslektaşıma gösterdiğim acımasızlık, toplumdaki iki yüzlü ahlak anlayışını farkında olmadan benimsemiş olduğumu hissettirdi bana.
Kadının yaptığını onayladığımdan değil, zavallı bebeğin ölümü üzerindeki tüm suçu/sorumluluğu ona yüklemekten rahatsızlık duyduğum için hakkında iki kelam etmek isterken bir ekşi sözlük yazarının aşağıdaki yazısına tesadüf ettim. Yazılanlar benim zihnimden dökülmüş gibi, eksiği yok fazlası var ve benim yapabileceğimden çok daha iyi ifade edilmiş. Sırf belleğimden silinmesin, birkaç kişiye daha ulaşabilsin diye buraya da kaydetmek istedim.
Tek bir virgülüne dahi dokunmadan paylaşıyorum:
"ben kadının esasında canavar ruhlu, soğuk kanlı bir katil olduğuna filan inanmıyorum. öyle olsa muhtemelen nüfusa kaydı bile yapılmamış bir bebeğin cesedini kendi elleriyle hastaneye getirmez, onu beslemeye çalışmaz, bebeğin cesedinden kurtulmaya bakardı.
kadının ifadesinde kamu oyuna sunulan eksik bir görüntü var. şu ki; kadın kendini hamile bırakan kişi tarafından yalnız bırakılmış. 9 ay boyunca hayal edilmeyecek bir stresle hamileliği gizlemeyi başarmış. başvurduğu kurumlar; kimliğinin gizlenmesini reddedince doğumu evde kendi kendine gerçekleştirmiş. bu süre zarfında utancından ya da korkusundan kimseden yardım isteyememiş. büyük olasılıkla konuyla ilgili temas kurduğu tek kişi adana çevik kuvvette polis olan baba. kadın yaşadığı kırılma noktasında hızla delirirken, içinde bulunduğu durumla ilgili hiç bir sorumluluk almayan babaya gelip çocuğuna sahip çıkacağı zannıyla rest çekip gidiyor. ifadesinde bu durumu dile getirmiş olsa bile polis; kendi kurumsal itibarı adına babayla ilgili bu noktayı es geçiyor.
okültizm'de 'şeytan' sembolü; -hiçbir eleştiri yapmadan yaşadığımızda, kendi ruhumuzun aynasına bakmakta olduğumuzu fark etmeden “dışarıdaki” kötüden korktuğumuz bir dünya görüşünü - ifade ediyor.
dolayısıyla kadını; bir bebeği gözünü kırpmadan öldürebilecek vicdan yoksunluğuyla suçlamak; pek çoğunun işine geliyor bence.
adamın biri bahaneyle 'tecavüz' cürmünü haklı göstermeye çalışmış. bebeğin hıçkırdığı, can çekiştiği binada travma yaşaması gereken teyze bile 'vay anam vay neler dönmüş serhat ya' üslubuyla gayet soğuk kanlı 'yukarıda kuş ölmüş' zannettikleri olgusunu kameralarla paylaşmanın heyecanı içerisinde. muhtemelen komşularla uzun süre ağızlarını dolduracak dedikodu unsuru yakalamanın itiraf edilmemiş tatminini yaşıyor.
kadın suçludur evet. ama onu 'ben evli olmadığım bir adamla birlikte oldum ve ondan bir çocuk doğurdum, evet. ve bu kimseyi ilgilendirmez.' demekten alıkoyan; ona bu baskıyı, bu utancı, bu korkuyu yaşatarak delirmeye götüren anne, baba, sevgili, komşu, akraba, çevre, sen, ben, herkes; en az onun kadar suçlu. o içinde bulunduğu durumun çaresizliğiyle yolda yürürken; ondan selamını esirgeyen, bir gülümseyişiyle hayatı üstlenme gücünü sakınan herhangi biri de suçlu. ona; sakındığı konunun ne olduğunu bile bile bir alternatif çıkış yolu önermeyen kurum, ona dertleşecek samimiyet vermeyen arkadaş, onu delirmeye mahkum eden sistem, yöneticiler, başbakan, devlet başkanı, herkes; bu bebeğin ölümünden sorumlu.
dünyanın öteki ucunda kuyruğu sıkışmış bir tilkiden bile sorumlu olduğunu bilecek vicdandan yoksun yaşayan sen; en çok.
bunun sorumluluğunu, azabını içinde hissetmiyorsan zerre kadar; doğrudan saldırıya geçiyorsan; en çok ama en çok; sen suçlusun.
ve muhtemelen bu travmayı ömrünce içinde taşıyacak bir kadının ismini burada teşhir edip; hayatı boyunca bir daha yaşama tutunmasını sağlayacak tüm unsurları damgalayarak aforoz etmek de sana düşmez.
katilin de, canavarın da en tanımsız şekli sensin."
lisbethsalander - ekşi sözlük
Eyüp Can da, Radikal'deki köşesinde konuyla ilgili şunları dile getirmiş:
Sınanmadığın günahın masumu değilsin
Wednesday, 9 October 2013
Ne güzel demişti Savcı Esra...
"... En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bi bok bilmiyorum ki! Acı nedir bilmem, yalnızlık nedir bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, on iki santim yerinden oynadı, sen bana bi santim bile yaklaşmadın. Saplantılısın..."
"Haa, bak ne güzel söyledin, saplantılıyım ben. Benden bi bok olmaz. Biz senle hep kavga ederiz. Mutsuz oluruz biz senle."
"Mutsuz olalım, ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım..."
"Haa, bak ne güzel söyledin, saplantılıyım ben. Benden bi bok olmaz. Biz senle hep kavga ederiz. Mutsuz oluruz biz senle."
"Mutsuz olalım, ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım..."
Thursday, 29 August 2013
Sen yetkili bi abiye benziyon
(Başlığa takılanlar için video)
Başbakanın, iktidarda kaldığı her yasama döneminde aldığı oyların kendisini yepyeni yetkilerle donattığına dair bir inancı olduğunu düşünüyorum. Kendince oynadığı peygambercilik oyununu her seferinde daha geniş kitlelere yaydıkça coşuyor, kişisel aurasıyla her vatandaşa tek tek tesir edebileceğini zannediyor. Yoksa yaşam tarzlarına müdahale konusunda söylediklerine tepki gösterilmesini şaşkınlıkla karşılamaz, “aganın pohunun üstüne poh olur mu”culuğa kadar indirmez çirkefliğin boyutunu. İşin ilginci, yorumları kendine oy veren taban içerisinde oldukça prim yapıyor.
Başbakanın, iktidarda kaldığı her yasama döneminde aldığı oyların kendisini yepyeni yetkilerle donattığına dair bir inancı olduğunu düşünüyorum. Kendince oynadığı peygambercilik oyununu her seferinde daha geniş kitlelere yaydıkça coşuyor, kişisel aurasıyla her vatandaşa tek tek tesir edebileceğini zannediyor. Yoksa yaşam tarzlarına müdahale konusunda söylediklerine tepki gösterilmesini şaşkınlıkla karşılamaz, “aganın pohunun üstüne poh olur mu”culuğa kadar indirmez çirkefliğin boyutunu. İşin ilginci, yorumları kendine oy veren taban içerisinde oldukça prim yapıyor.
Şimdi oturup en az üç çocuk mottosundan;
kürtajı, sezaryeni ahlaksızlık olarak değerlendirip yasaklama arzusundan; içki
içen herkesi alkolik olarak sınıflandırmasından uzun uzun bahsetmeyeceğim
bunları hepimiz ezberledik artık.
Tayyip Erdoğan ve muadillerinin birkaç aydır yeni yetki alanları, insanların
neye üzülüp, neye üzülemeyeceklerini denetleme isteği. Konuyu döndürüp
dolaştırıp “Gezi Parkı direnişinde ölenlere üzülenler neden Mısır’daki müslümanlara
yapılanlara tepki göstermiyor”a getiriyorlar. Amaç hem yaraları kaşımak, hem de
“müslüman” sözcüğünü kullanarak kendi hedef kitlelerine inceden mesaj
göndermek. Son birkaç aydır kendi etki alanları altında olduğunu düşündükleri
insanların da bir uyanış içerisine girmiş olmalarından ölesiye korkuyorlar
çünkü. Gerçek istekleri Gezi destekçilerini Mısır’daki acıya ortak etmek değil,
“müslümanlar ölüyor” diyerek inanç üzerinden sınıflandırma yaparak insanları
ötekileştirmek. “İnsanlar ölüyor” dese belki Geziciler’den destek bulacak,
istediği destek değil, çekilen acılar üzerinden kutuplaşmalar yaratmak. Çünkü
karşısına aldığı kitleyi iyi tanıyor; işin içine inanç, etnik köken, cinsiyet
gibi keskin ayraçları sokuşturduğunda onları kendinden uzaklaştıracağını iyi biliyor.
Düşman gördüğünün tepkisini bolca çekerek mağduriyetini artırıyor.
İktidar terörüne karşı direnirken
hayatını kaybeden Ethem’i, Abdullah’ı, Ali İsmail’i Mehmet’i, Medeni’yi (hatta halihazırda komada yatmakta olan 14 yaşındaki Berkin'i) devlete baş kaldıran hainler gibi
lanse ettikten, cenaze törenlerine dahi saldırdıktan sonra Adeviye meydanına
öldürülen Esma için gözyaşı dökerek yancı toplama samimiyetsizliğini yüzlerine
vuranları duygusuz sığırlar olarak nitelendirmeye de kalktılar. Mısır’daki
insanlar darbe mağduruyken biz kaybedilmiş bir kaç göz, hastanelik olmuş yedi sekiz çapulcu ve beş ölülük halimize şükretmeliyiz çünkü onların
nazarında. Acının büyüklüğü ölen kişi sayısıyla ve ne yaparken, ne şekilde öldükleriyle
belirleniyorsa Reyhanlı’ya da bir göz atalım. Rojava ve Lazkiye’ye hiç
girmiyorum bile, zira etnik köken ve mezhep ırkçılığınız Arap-Sünni müslüman kardeşlerinizden
başkasının acısını paylaşamayacak kadar kör etmiş gözlerinizi.
Burada işin içine üst düzey siyasi çıkarlar da giriyor elbette. Bu nekrofili
hastaları için Ortadoğu'da ne kadar çok ölü, o kadar siyasi rant. O yüzden “Irak’ta,
Afganistan’da, Suriye’de ölenler Müslüman değil miydi onları neden böyle
savunmadınız?” bikbikçiliği yapmanın hiçbir anlamı yok. Boşa nefes tüketmeyin.
İşin içine emperyalizmin girmediği bir “özgürleşme”, “demokratikleşme” girişiminin
onlar için değeri yok. Nasıl ki Irak’a demokrasi götüreceğini söyleyen
emperyalistlerle işbirliği yaparak Irak halkına karşı bir “taşak geçme”
politikası uyguluyorlarsa, Mısır’da ölenler için yas tuttuklarını söylerken de Mısır
halkına karşı aynı politikayı uyguluyorlar. Türkiye’yi bu kategoriye katma
gereği duymuyorum bile, zaten malumunuz birkaç gün önce palalı saldırgan için
kırmızı bülten çıkardıktan sonra bugün adamı göz altına alıp bir iki saat
içerisinde serbest bırakmış olmaları malum politika için yeterli bir gösterge. Yukarıda
tek tek isimlerini saydığım direniş şehitlerinin katili olan polislerin isimlerini zikretmeme sanırım gerek yok…
Fakat bizim çapulcular yine de dirayetli çıktılar, başbakan ve ekibinin attığı iftiralara, çirkin yakıştırmalara, ötekileştirme çabalarına rağmen Mısır'daki kanlı darbe konusunda da sessiz kalmadılar. Mehmet Ali Alabora bile hedef gösterildikten ve hakkındaki ütopik iddialara karşı basın açıklaması yaptığından beri koruduğu sosyal medya suskunluğu Mısır halkının yaşadığı zulum sonucu bozdu. Ve elbette "bağzı ünlüler" gibi sıkıya gelince "hüloooğğğ" diye yırtınarak değil...
Etiketler:
#direngeziparki,
AKP,
demokrasi,
Gezi Parkı,
Recep Tayyip Erdoğan
Thursday, 15 August 2013
Ben diyeyim Hercule Poirot siz diyin Sherlock Holmes
Heyhat! yaşadıkça ne dersler çıkarıyorum bu hayattan. Bütün kış, şu yaz tatili gelse de kaseyi devirip kömüş gibi yatsam diye hayaller kurup durdum. Belli bir müddet gezer, görmediğim uzak diyarlara varıp acıcık fotoğraf çeker, sonra, yazın en sıcak günlerinde Trakya'ya dönüp kırar dizimi otururum dediydim. Her ne kadar, kaseyi devirip yatma planım tıkır tıkır işliyor olsa da aklımın, havsalamın almadığı kadar saçma bir yaz tatili geçiriyorum.
Yaz tatili başlangıcı için yaptığım, ipinden boşanmış davar gibi gezme planımın, benim elimde olmayan nedenlerle suya düştüğüne şu yazıda kısaca değinmiştim hatırlarsanız. Daha sonrasında da plan yapmayı bırakıp kendimi makus kaderimin kollarına bırakmıştım.
Sonra, anacığımın ramazan bayramı tatilinde İstanbul'a gidelim azıcık sahil neyin gezelim isteğini geri çeviremedik Esra ve ben. Hafif gönülsüzce hazırlanıp, bavulumuzu toplayıp, arife günü yola koyulduk Büyükçekmece'ye doğru. Silivri'ye kadar güle oynaya, yer yer bindiğimiz aracın sürücüsünün açtığı radyodan gelen Mustafa Ceceli, Bengü vs çığırışlarının kafamızı s.kmesine engel olmak için kulaklıkları takıp son ses, kendi zevkimize uygun müzik türüyle kafamızı s.ktik. Silivri'ye ayak bastığımız anda, Büyükçekmece ve ötesine seyreden aracın çığırtkanı bavullarımızı ve bizi kanadımızdan tuttuğu gibi bagajın/aracın içine attı. Biraz dalgıncana görünen muavin, ücretleri toplarken ben, çok ayrı yerlerde oturan annemle kardeşime kaşlarımla "bendensiniz raad olun" işareti yaptım.
Büyükçekmece'ye varıp otobüsten indiğimiz anda o dalgıncana muavin lahzada cevvalleşip bizim bavulları önümüze atıp, aracın kaportasına tak tak vurup içeri atlayayazdı ki, "bu bizim bavulumuz değil" diye feryat ettim. Annem, "bizim bavul işte" dedi, "yok anam yok kurban olduğum ben kendi bavulumu tanımaz mıyım, bu bizim bavul değil" dedim tekrar. Muavin lafa karıştı, "ama başka bavul yok bagajda" (sanki başka bavul olsa içlerinden en çok beğendiğimizi seçip alıcaz, karpuz çünkü) "galiba Batıköy'de inen bayan aldı sizin bavulu, aynısı vardı onda da" dedi, ("galiba" ne ulan göt!) ona göre çok doğal bir durum, artık kaç kez karşılaştıysa bu durumla. Bize otobüsün Silivri şubesinin numarasını verdi, farkederse o bayan orayı arar dedi. Koştur koştur, arkasına bakmadan otobüse bindi gitti eşşoğlusu! Aradık Silivri'yi meramımızı anlattık, henüz başka arayan olmadı dediler numaramızı aldılar, aslında şaşırtıcı derecede ilgilendiler mağduriyetimizle (belki de mış gibi yaptılar ne bileyim).
Biz elimizde elalemin bavuluyla, boynumuz bükük amcamgilin eve vardık. Bavulu açtık, bakarsın bir iz, bir telefon numarası, bir adres, en azından facebookta araştırmalık bir isim-soyisim buluruz diye. İçerisinde nemli havlular, alelacele dürülüp bavula tıkılmış yazlık XXL elbiseler, bir fotoğraf makinesi ve Jorge G. Castaneda'nın Che Guevara Yoldaş kitabından (o telaş, sinir ve endişe dolu hissiyata rağmen takdir etmeden duramadım) başka bir şey yoktu. Kitabın sayfalarında tek bir yazı bulamadık. Fotoğraf makinesinde manasız (bize göre) fotoğraflar, kafelerde, restorantlarda çekilmiş, CHP kadınkolları üyelerini andıran teyzeleri içeren videolarda da belirgin bir detay yoktu. Hala Silivri'den haber bekliyorduk.
Biz elimiz böğrümüzde otururken, yengem bavulu yeterince didiklemediğimizi düşünüp tekrar açtı. O esnada annem bizim bavulun içindekileri sayıyor, bir yandan moralini yüksek tutmaya çalışıp bir yandan daha siftah yapmadığı bilmem kaç liralık elbisesine ağıt yakıyordu. Yengem bavuldan çıkardığı her giysi, havlu, çul, çaputa ayrı mahana buluyor, "şu kokmuş soykaları arayıp netsin, hebire sevinmiştir sizin çantayı bulduğuna." diyordu. Ben içten içe ulan kadın belli ki XXXXXXL beden, neresine monte etsin bizim XS, annemin L pırtıları diyordum ama o ruh haliyle yine de hak veriyordum yengeme.
Üç gün kulağımız seste, bavuldan bir haber bekledik. Bu arada yaptığımız tüm gezmece-tozmaca-eğlenmece planlarını sırf moral bozukluğundan rafa kaldırdık. Hatta annemle yengem bi aralık ellerine kadının fotoğraf makinesini alıp Batıköy yollarına düştüler. Belki soruşturursak buluruz, Batıköy avuçiçi kadar yer dediler. Yorgunluktan dökülür halde eve döndüklerinde çoktan akşam olmuştu. İkisinin de ayakları su toplamış boyunları sıcaktan kızarmış, kolları güneşten gövermiş velakin, soruşturmadık dükkan, fotoğrafları göstermedik güvenlikçi bırakmadıkları halde elle tutulur bir şey bulamamış, fukaralar, yavrumlar yazık. Biz de hepten üç günlük yas ilan edip bayrakları yarıya indirmedik tabi, azıcık sahile filan çıktık, bir iki şort tişört aldık, kuzenin gardroptan geçinirken yüzümüz kızarıyor, utançtan betimiz benzimiz atıyordu çünkü. Yok lan, tek mesele gardrobun efsanevi dağınıklığıydı, kedi eniğini kaybetse bulamaz, kedi kendi girse o hengameye, oksijensizlikten ruhunu teslim eder, kedinin cesedi Keops piramidini andıran o yığını aşıp koku da sızdıramaz, kısacası kediyi de eniğini de bulamaz, dinimize uygun bir cenaze merasimi yapamayız sasddfsdfgdhgfjgklkş
Bayramın son günü babam geldi, olaylardan haberi yok tabi, önceki günlerde beni arıyor, "ne yapıyorsunuz?", "hazırlanıyoruz sahile gidicez" halbüse yalan, evde baykuş gibi hareketsiz oturuyoruz. "annen nerde?", "yengemle markete kadar gittiler, onlar gelince hep birlikte çıkıcaz." yalan, halbüse Batıköy'de bavul izi sürüyorlar. Kendisi adeta ayaklı stres topu olduğundan gerçeği telefonda söyleyip bir de onun moralini bozmayalım oralarda dedik. Hayır hepsini geçtim saatte bir arar, bavuldan haber var mı, aradınız mı, bi daha arayın diye diye iki dişi kalmış huzurumuzun da içine eder. Son gün geldi babam, bizim bavuldan daha ses yok, ben zaten ümidi kesmişim, eve dönme hazırlığındayım... Bir de ne var biliyor musun, biz elin kadınına laf edip durduk bi telefon, adres iliştirmemiş bavulun kıyısına diye, bizim bavulda da çaputtan, pılı pırtıdan başka bir şey yok amk! Geri kalan her şey kol çantalarında filan. O değil de insan bavulunu tanımaz mı? Belki o yaşa gelince ben kendimi tanımam şimdi peşin peşin kınamıyım kadını, yengem gibi.
Babama bütün gerçeği, tüm çıplaklığıyla ve uygun bir dille anlattık. Bir de ben bakayım şu resimlere dedi. Kuzende uygun kablo varmış bu kez bilgisayara bağladık makineyi, her fotoğrafı tek tek inceledik, videoları tek tek seyrettik. Benim yüzümde belertik bir ifade, biz kaç gündür izliyoruz, kadının Beren adında bir torunu olduğu dışına bir şey öğrenemedik sen mi bulucan, düşüncelerine dalmış dolanıyorum evin içinde. Bir ara, bi kafede çekilmiş videolardan birinde masa örtüsünün üzerinde bir yazı ilişmiş Esra'nın gözüne. O anlık görüntüyü durdura durdura, tekrar tekrar baka baka okudu en sonunda, Batıköy Park Cafe. Hemen internetten adresi ve telefon numarası bulundu, fotoğrafçıdan kadının resmi büyütülüp çıkartıldı. Batıköy yollarına düşüldü tekrardan, bu sefer ben, babam, amcam, Esra, Aydın (kuzen). Sora sora bulduk kafeyi. Durumu kafe sahibine anlattık, resmi gösterdik, videoyu izlettik. Videodaki kadınlardan biri (adı Reyhanmış) tanıdık çıktı, hemen telefon edildi kadına, durum izah edildi. Ama kadın o videoda kimlerin olduğunu bir türlü hatırlayamadı, en sonunda Esra "Beren adında torunu var kameranın sahibinin" diyince, telefondaki kadın kolları üyesi ablanın hafızası yerine geldi, "Sema o zaman o" dedi. Sonra o Sema'yı aramış durumu izah etmiş, tekrar kafenin sahibine döndü telefonla, Sema hanım da zaten yakınlarda bir kafede oturuyormuş (milletteki rahatlığa bak amk!) yola çıkmış, bize doğru geliyormuş.
Kadını bulduğumuzda ana avrat sövme hayali kuran Esra, mutluluktan ekstrem bir kibarlığa büründü. Adeta bir Fransız leydisiymişcesine az-öz ve ölçülü konuşmaya başladı. Arabanın arka koltuğuna arkalı önlü sığışıp Sema teyzenin eve doğru giderken teyze de bize Silivri'yi aradığına dair çelişkili ifadeler veriyordu. Biz o mutlulukla çok da iplemedik teyzeyi açık söyliyim, yalnız kadıncağız üç gündür ateşler içinde yattığını hiçbir şeyle ilgilenemediğini filan da söyledi. Artık ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben üç gün ateşler içinde yatsam dördüncü gün kafelerde ahbaplarımla taşak muhabbeti yapmak için yarışa girmem, iyice iyileşmeyi beklerim. Her neyse, bagajda muhafaza ettiğimiz emanet bavulu teyzeye teslim ettik, asansörde teyzeye onu bulma hikayemizi anlattım hızlıca. O da bavulu açtığında hep "küçük kız eşyaları" bulunca anlamış kendi bavulu olmadığını. Boyumuz ve kilomuzdan dolayı çeşitli öküzler tarafından türlü aşağılamalara maruz bırakıldık yıllarca, ama bu kadar bilinçsizce geçilen dalga daha bi bozdu moralimi lan! Ayrıca kadının bavulunu tanımaması normal, 50cm önündeyim hala bana "küçük kız" diyip durdu ya la!
Bu kadar koşturmacayla elde ettiğimiz şey nedir? Çantanın iç gözündeki astarın altına gizlenmiş dört tomar İngiliz pound'u değil tabi. "Mal canın yongasıdır!" da değil, sadece moralimizi bozup annemin kısacık tatilini burnundan getiren üç beş parça kıyafeti geri bulmak bizim için teselli oldu gibi sanki. Allah fukarayı sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya.
Bunun gibi.
Bu yaz çok s.kimsonik! Bitse de çalışsak, unutsak...
Kendime not: Acaba bu hikayeyi "Detective Stories" ünitesinde çocuklara anlatıp kendimi bir de onlara mı rezil etsem. Zaten bu blogu da sırf kendimi ele güne karşı gömeyim diye açmışım gibi olmamış mı lan? Hep bir rezillik, hep bir daşşak muhabbeti...
Yaz tatili başlangıcı için yaptığım, ipinden boşanmış davar gibi gezme planımın, benim elimde olmayan nedenlerle suya düştüğüne şu yazıda kısaca değinmiştim hatırlarsanız. Daha sonrasında da plan yapmayı bırakıp kendimi makus kaderimin kollarına bırakmıştım.
Sonra, anacığımın ramazan bayramı tatilinde İstanbul'a gidelim azıcık sahil neyin gezelim isteğini geri çeviremedik Esra ve ben. Hafif gönülsüzce hazırlanıp, bavulumuzu toplayıp, arife günü yola koyulduk Büyükçekmece'ye doğru. Silivri'ye kadar güle oynaya, yer yer bindiğimiz aracın sürücüsünün açtığı radyodan gelen Mustafa Ceceli, Bengü vs çığırışlarının kafamızı s.kmesine engel olmak için kulaklıkları takıp son ses, kendi zevkimize uygun müzik türüyle kafamızı s.ktik. Silivri'ye ayak bastığımız anda, Büyükçekmece ve ötesine seyreden aracın çığırtkanı bavullarımızı ve bizi kanadımızdan tuttuğu gibi bagajın/aracın içine attı. Biraz dalgıncana görünen muavin, ücretleri toplarken ben, çok ayrı yerlerde oturan annemle kardeşime kaşlarımla "bendensiniz raad olun" işareti yaptım.
Büyükçekmece'ye varıp otobüsten indiğimiz anda o dalgıncana muavin lahzada cevvalleşip bizim bavulları önümüze atıp, aracın kaportasına tak tak vurup içeri atlayayazdı ki, "bu bizim bavulumuz değil" diye feryat ettim. Annem, "bizim bavul işte" dedi, "yok anam yok kurban olduğum ben kendi bavulumu tanımaz mıyım, bu bizim bavul değil" dedim tekrar. Muavin lafa karıştı, "ama başka bavul yok bagajda" (sanki başka bavul olsa içlerinden en çok beğendiğimizi seçip alıcaz, karpuz çünkü) "galiba Batıköy'de inen bayan aldı sizin bavulu, aynısı vardı onda da" dedi, ("galiba" ne ulan göt!) ona göre çok doğal bir durum, artık kaç kez karşılaştıysa bu durumla. Bize otobüsün Silivri şubesinin numarasını verdi, farkederse o bayan orayı arar dedi. Koştur koştur, arkasına bakmadan otobüse bindi gitti eşşoğlusu! Aradık Silivri'yi meramımızı anlattık, henüz başka arayan olmadı dediler numaramızı aldılar, aslında şaşırtıcı derecede ilgilendiler mağduriyetimizle (belki de mış gibi yaptılar ne bileyim).
Biz elimizde elalemin bavuluyla, boynumuz bükük amcamgilin eve vardık. Bavulu açtık, bakarsın bir iz, bir telefon numarası, bir adres, en azından facebookta araştırmalık bir isim-soyisim buluruz diye. İçerisinde nemli havlular, alelacele dürülüp bavula tıkılmış yazlık XXL elbiseler, bir fotoğraf makinesi ve Jorge G. Castaneda'nın Che Guevara Yoldaş kitabından (o telaş, sinir ve endişe dolu hissiyata rağmen takdir etmeden duramadım) başka bir şey yoktu. Kitabın sayfalarında tek bir yazı bulamadık. Fotoğraf makinesinde manasız (bize göre) fotoğraflar, kafelerde, restorantlarda çekilmiş, CHP kadınkolları üyelerini andıran teyzeleri içeren videolarda da belirgin bir detay yoktu. Hala Silivri'den haber bekliyorduk.
Biz elimiz böğrümüzde otururken, yengem bavulu yeterince didiklemediğimizi düşünüp tekrar açtı. O esnada annem bizim bavulun içindekileri sayıyor, bir yandan moralini yüksek tutmaya çalışıp bir yandan daha siftah yapmadığı bilmem kaç liralık elbisesine ağıt yakıyordu. Yengem bavuldan çıkardığı her giysi, havlu, çul, çaputa ayrı mahana buluyor, "şu kokmuş soykaları arayıp netsin, hebire sevinmiştir sizin çantayı bulduğuna." diyordu. Ben içten içe ulan kadın belli ki XXXXXXL beden, neresine monte etsin bizim XS, annemin L pırtıları diyordum ama o ruh haliyle yine de hak veriyordum yengeme.
Üç gün kulağımız seste, bavuldan bir haber bekledik. Bu arada yaptığımız tüm gezmece-tozmaca-eğlenmece planlarını sırf moral bozukluğundan rafa kaldırdık. Hatta annemle yengem bi aralık ellerine kadının fotoğraf makinesini alıp Batıköy yollarına düştüler. Belki soruşturursak buluruz, Batıköy avuçiçi kadar yer dediler. Yorgunluktan dökülür halde eve döndüklerinde çoktan akşam olmuştu. İkisinin de ayakları su toplamış boyunları sıcaktan kızarmış, kolları güneşten gövermiş velakin, soruşturmadık dükkan, fotoğrafları göstermedik güvenlikçi bırakmadıkları halde elle tutulur bir şey bulamamış, fukaralar, yavrumlar yazık. Biz de hepten üç günlük yas ilan edip bayrakları yarıya indirmedik tabi, azıcık sahile filan çıktık, bir iki şort tişört aldık, kuzenin gardroptan geçinirken yüzümüz kızarıyor, utançtan betimiz benzimiz atıyordu çünkü. Yok lan, tek mesele gardrobun efsanevi dağınıklığıydı, kedi eniğini kaybetse bulamaz, kedi kendi girse o hengameye, oksijensizlikten ruhunu teslim eder, kedinin cesedi Keops piramidini andıran o yığını aşıp koku da sızdıramaz, kısacası kediyi de eniğini de bulamaz, dinimize uygun bir cenaze merasimi yapamayız sasddfsdfgdhgfjgklkş
Bayramın son günü babam geldi, olaylardan haberi yok tabi, önceki günlerde beni arıyor, "ne yapıyorsunuz?", "hazırlanıyoruz sahile gidicez" halbüse yalan, evde baykuş gibi hareketsiz oturuyoruz. "annen nerde?", "yengemle markete kadar gittiler, onlar gelince hep birlikte çıkıcaz." yalan, halbüse Batıköy'de bavul izi sürüyorlar. Kendisi adeta ayaklı stres topu olduğundan gerçeği telefonda söyleyip bir de onun moralini bozmayalım oralarda dedik. Hayır hepsini geçtim saatte bir arar, bavuldan haber var mı, aradınız mı, bi daha arayın diye diye iki dişi kalmış huzurumuzun da içine eder. Son gün geldi babam, bizim bavuldan daha ses yok, ben zaten ümidi kesmişim, eve dönme hazırlığındayım... Bir de ne var biliyor musun, biz elin kadınına laf edip durduk bi telefon, adres iliştirmemiş bavulun kıyısına diye, bizim bavulda da çaputtan, pılı pırtıdan başka bir şey yok amk! Geri kalan her şey kol çantalarında filan. O değil de insan bavulunu tanımaz mı? Belki o yaşa gelince ben kendimi tanımam şimdi peşin peşin kınamıyım kadını, yengem gibi.
Babama bütün gerçeği, tüm çıplaklığıyla ve uygun bir dille anlattık. Bir de ben bakayım şu resimlere dedi. Kuzende uygun kablo varmış bu kez bilgisayara bağladık makineyi, her fotoğrafı tek tek inceledik, videoları tek tek seyrettik. Benim yüzümde belertik bir ifade, biz kaç gündür izliyoruz, kadının Beren adında bir torunu olduğu dışına bir şey öğrenemedik sen mi bulucan, düşüncelerine dalmış dolanıyorum evin içinde. Bir ara, bi kafede çekilmiş videolardan birinde masa örtüsünün üzerinde bir yazı ilişmiş Esra'nın gözüne. O anlık görüntüyü durdura durdura, tekrar tekrar baka baka okudu en sonunda, Batıköy Park Cafe. Hemen internetten adresi ve telefon numarası bulundu, fotoğrafçıdan kadının resmi büyütülüp çıkartıldı. Batıköy yollarına düşüldü tekrardan, bu sefer ben, babam, amcam, Esra, Aydın (kuzen). Sora sora bulduk kafeyi. Durumu kafe sahibine anlattık, resmi gösterdik, videoyu izlettik. Videodaki kadınlardan biri (adı Reyhanmış) tanıdık çıktı, hemen telefon edildi kadına, durum izah edildi. Ama kadın o videoda kimlerin olduğunu bir türlü hatırlayamadı, en sonunda Esra "Beren adında torunu var kameranın sahibinin" diyince, telefondaki kadın kolları üyesi ablanın hafızası yerine geldi, "Sema o zaman o" dedi. Sonra o Sema'yı aramış durumu izah etmiş, tekrar kafenin sahibine döndü telefonla, Sema hanım da zaten yakınlarda bir kafede oturuyormuş (milletteki rahatlığa bak amk!) yola çıkmış, bize doğru geliyormuş.
Kadını bulduğumuzda ana avrat sövme hayali kuran Esra, mutluluktan ekstrem bir kibarlığa büründü. Adeta bir Fransız leydisiymişcesine az-öz ve ölçülü konuşmaya başladı. Arabanın arka koltuğuna arkalı önlü sığışıp Sema teyzenin eve doğru giderken teyze de bize Silivri'yi aradığına dair çelişkili ifadeler veriyordu. Biz o mutlulukla çok da iplemedik teyzeyi açık söyliyim, yalnız kadıncağız üç gündür ateşler içinde yattığını hiçbir şeyle ilgilenemediğini filan da söyledi. Artık ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben üç gün ateşler içinde yatsam dördüncü gün kafelerde ahbaplarımla taşak muhabbeti yapmak için yarışa girmem, iyice iyileşmeyi beklerim. Her neyse, bagajda muhafaza ettiğimiz emanet bavulu teyzeye teslim ettik, asansörde teyzeye onu bulma hikayemizi anlattım hızlıca. O da bavulu açtığında hep "küçük kız eşyaları" bulunca anlamış kendi bavulu olmadığını. Boyumuz ve kilomuzdan dolayı çeşitli öküzler tarafından türlü aşağılamalara maruz bırakıldık yıllarca, ama bu kadar bilinçsizce geçilen dalga daha bi bozdu moralimi lan! Ayrıca kadının bavulunu tanımaması normal, 50cm önündeyim hala bana "küçük kız" diyip durdu ya la!
Bu kadar koşturmacayla elde ettiğimiz şey nedir? Çantanın iç gözündeki astarın altına gizlenmiş dört tomar İngiliz pound'u değil tabi. "Mal canın yongasıdır!" da değil, sadece moralimizi bozup annemin kısacık tatilini burnundan getiren üç beş parça kıyafeti geri bulmak bizim için teselli oldu gibi sanki. Allah fukarayı sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya.
Bunun gibi.
Bu yaz çok s.kimsonik! Bitse de çalışsak, unutsak...
Kendime not: Acaba bu hikayeyi "Detective Stories" ünitesinde çocuklara anlatıp kendimi bir de onlara mı rezil etsem. Zaten bu blogu da sırf kendimi ele güne karşı gömeyim diye açmışım gibi olmamış mı lan? Hep bir rezillik, hep bir daşşak muhabbeti...
Subscribe to:
Posts (Atom)

