Friday, 4 November 2011

Amsalaklıkta İdris Naim Şahin eşiği

Trakya insanı pek sever bu "amsalak" sözcüğünü. Aslında özü "hamsalak"tır. Yani bir nevi "saf salak, süzme salak", ama Trakya insanının "H" harfini yutması hasebiyle "amsalak" olarak yer etmiştir hafzalalarda. Ben de çok severim çok kullanırım, Trakya şivesinden ağzıma yapışan en güzel sözcüklerdendir diye düşünürüm hep.

Muhtemelen pek muhterem başbakanımız Tayyip Erdoğan da çok seviyor bu sözcüğü ki kabine üyelerini seçerken kendisine bir amsalaklık sınırı belirliyor. Bu sınırda çeşitli mertebelere yükselmeyen herhangi bir bakan hatırlamıyorum ben çünkü. "Rabbime sordum Cleveland dedi" diyen Kemal Unakıtan'dan, "Öğretmenlerin 26 tane tercih hakkı var" diyerek milli eğitim yönetmeliği konusundaki cehaletini dobra dobra konuşturan Nimet Çubukçu'ya kadar kimler geldi kimler geçti o koltuklardan. Seçim propagandası yaparken çiftçiyi fırçalayan Bülent Arınç da cabası.

Fakat yeni kabinede bir isim var ki onun ismi amsalaklıkta yepyeni bir ölçü birimi olarak anılıyor son günlerde. Tabii ki bu isim içişleri bakanı İdris Naim Şahin! Van'daki depremzedeleri sözde ziyaretinde insanlara bir el şakası yapmadığı kalmış zat ı alilerinin. Belki onu da yapmıştır da ekranlara yansımıştır bilemiyorum. Çünkü yazının sonunda izleyeceğiniz videoda da görülüyor ki mağdurlarla resmen alay etmiş "sayın" bakan.

Ardından KCK davasından tutuklanan profesör Büşra Ersanlı hakkında da şunları söyleyerek amsalaklık eşiğinde sıfır (rakamla 0) noktası olmayı başarmış. 

"Sayın profesörümüzün anladığım kadarıyla bu yapıyla bir bağlantısı olduğu. Sanki dersimiz; siyaset konumuz da Türkiye Cumhuriyeti’nde halk nasıl ayaklandırılır sebepsiz yere, kandırılarak, Türkiye Cumhuriyeti nasıl bölünür derslerinin hocalığını yapmak durumundaymış diye duyuyoruz. Eğer bunlar yanlışsa yanlış hesap bir yerden döner. Sadece yargıçlar Berlin’de değil yargıçlar Türkiye’de vardır ve biz Türk yargısına Türk yargıçlarına güveniyoruz."

Umarım basın mensupları bakana şu yakınlarda, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan ve "tecavüze rıza gösterdiği" gerekçesiyle tecavüzcüleri serbest bırakılan 13 yaşındaki N.Ç hakkında soru sormaz. Ardından gelecek olan yorumdan resmen korkuyorum. Zira bu adamı dinleyip ciddiye alanlar var.

Bahsettiğim haberi izlemeyen varsa, buyursun. Tabi sinirleri kaldırabilirse...



Friday, 30 September 2011

İsa vs. Inception

Antika insanım ben, sık sık değişiklik, yenilik yapmayı sevmem bilirsiniz (bilir misiniz?). Ama benim blogumun da bir logosu olsa ne eyi olurdu dedik geçen Cantonic'le oturmuş Game of Thrones kritiği yaparken. Sonra masabaşı cengaveri Cantonic "hadi yapalım bi tane" dedi ve başladı. Ben, sanatçıyı özgür bırakmanın daha doğru olacağını düşünüp, zemin rengi dışında bir şeye karışmamaya gayret ettim.

Tamam itiraf ediyorum çeşitli müdahalelerde bulundum ama öyle çok değil, gayet masumane. Sonuç olarak ortaya yukarıdaki gibi bir "eser" çıktı. "C" harfinin neden diğerlerinden daha devasa olduğunu sormadım eser sahibine, ki zaten sorsam "aga bu C neden kafan kadar afedersin?" desem, "o benim imzam" der. Sanırsın TRT 2'deki ressam amca (nur içinde yatsın).

Lafı uzatmadan kendisine ellerine sağlık diyor, tasarımlarını, yazılarını vs. merak edenler için tasarımhanesinin linkini sizlerle paylaşıyorum (bir nevi jest).

Şimdi esas konumuza dönelim.

Geçen gece, yine uyku sıkıntıları çekerken, uyur uyanık yatarken, hatta belki uyumama yardımcı olur diye kas gevşetici almışken bir ara içim geçmiş. Rüyamda müze gibi bir yerdeyim. Büyük (bayağı büyük) bir salondayım ve salonun girişi çıkışı görünmüyor çünkü etraf loş. Çevremdeki her şey, koyudan açığa kahverenginin çeşitli tonlarında.

Müzedeki tek şey, o kahverengimsi salonun tam ortasında duran Hz. İsa heykeli. Heykel kollarını yana açmış eller hafif öne uzanmış, heykelin boyutları benden biraz hallice (evet bayağı küçük bir heykel). Heykelin yüzünde, zihinlere kazınmış o sakin İsa ifadesi yerine nefret dolu bakışlar var. Ve o bakışlar ne tarafa dönsem bana yöneliyor gibi bir his uyanıyor içimde.

Hafiften tırsıyorum ama çıkışı da göremiyorum ki, her taraf kahverengi. "Nalet gelsin yüzüne Lacry, hay aklına s...çayım!" diyorum kendi kendime. Etrafta döneniyorum, aranıyorum ama çıkışı bir türlü bulamıyorum. Bir de dışarı çıkma telaşında olduğumu İsa heykeline çaktırmamaya çalışıyorum, neticede peygamber, bozulur filan Allah muhafaza! Vaktiyle, ölü Lazarus'u diriltmiş adam bu, heykele can veremeyeceği ne malum?

Hah işte tam o sırada korktuğum başıma geliyor ve İsa heykeli canlanıp üzerime hücum ediyor. Özellikle, mermerden parmaklarını göz çukurlarıma geçirmek için uğraşıyor, ben can hıraş dengemi sağlayıp kaçmaya çalışırken. Ama kaçabilmem imkansız! Heykelin boyu benim kadar ama mermer sonuçta, kaç ton olduğunu artık siz hesap edin!

Ben heykelin altında debelenirken, bu kafasını çevirip arkaya dorğu bir ıslık çalıyor ve koyu kahverengi karanlığın içerisinden bir sürü başka heykel çıkıp bana doğru geliyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, resmen İsa bana karşı cihada çağırıyor diğer havarilerini! Hayır, havariler mi değiller mi onu da seçemiyorum ki tepişmekten. Bir de nasıl sinirleniyorum kendime, ben o kadar taradım da çıkışı bulamadım, adamlar girişi şıppadanak buldu diye.

O mermer yığını eşkıyalar üzerime gelirken kan ter içinde uyandım. Uyandım ama gözümün önünde hala bir takım korkunç silüetler gezinip duruyor. "Lenslerim, ah lenslerim gözümde olaydııııı...." diye sayıkladığımı duyuyorum bir yandan da.

O gece bir türlü uyanamadan, gözümün önünde kah mermer, kah metalik gri, kah kahverengi silüetler dolaşırken uykuya dalmışım. Sabah uayndığımda rüyayı hatırlamadım. Günün bayağı bayağı ilerleyen saatlerinde birden aklıma geliverdi, irkildim! Hala etkisinden kurtulabilmiş değilim. Gözümü azıcık kapatsam İsa'nın o nefret dolu yüz ifadesi ve gözlerimi oymak için verdiği mücadele beliriyor kafamda...

Hah, aklıma gelmişken rüya tabirlerine bir göz atayım...

kollarını iki yana açmış İsa heykeli (temsili)
peygamber değil yasadışı teşkilar lideri, tövbeestafurullah!

Monday, 12 September 2011

Hangimiz 12 Eylül mağduru değiliz ki?

"İnancınıza saygılıyım ama sizi istemiyorum."

İdam sehpasına giderken, son yolculuğunda dua etsin diye getirilen imama diyor bunu Erdal Eren. 

Devletin işlediği cinayetlerden yalnızca biriydi onunki, ama en acı vereni.

Her birimiz bir şekilde o darbenin mağduru olduk. Fakat hiç birimizin öyküsü onunki kadar yürek burkmaz, burkamaz! Adına bir çok şiir yazıldı, şarkılar söylendi. Grup Yorum'un "Büyü"sünü de çok severim ama, içimden Sezen Aksu'nun "Son Bakış"ını paylaşmak geliyor. Ne güzel demiş Aysel Gürel, ne içten söylemiş Sezen Aksu. Acaba geçen yıl bugün referandumda "evet" oyu verirken aklına Erdal Eren gelmiş midir?



O dönemi yaşamadım belki ama hakkında çok şey okudum, izledim, dinledim... Başta da söylediğim gibi her birimiz zaten bir şekilde mağduru olduk o dönemin. Hakkında yazacak çok şey var kafamda ama bu sadece sık sık Kenan Evren'i anmama(!) sebep olacak. Onun yerine o karanlık dönemi kısaca özetleyen şu linki paylaşmayı tercih ettim, merak eden olursa diye, buyrun:


Bir arkadaşımdan alıntı yaparak noktalamak istiyorum yazımı:

Erdal Eren hala 17 yaşında,
Kenan Evren ise 94, yaşı büyütülmediği halde...
  

Tuesday, 30 August 2011

Adam değilsin VIII. Henry (vol. 3)

Henry Tudor serisine başlarken bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim aslında. Hatta tek seferde yazıp koyarım kenara dedim ama ı ıh, bu iş o kadar kolay değilmiş meğer. Kesiyorum, kırpıyorum, bazı isimleri atlıyorum (Thomas More konusuna hiç değinmedim mesela, başka bir seriye sakladım...) yine de bir bakıyorum dünyayı yazmışım. Aslında bana kalsa ben sayfalarca yazarım da şimdinin gençleri okumayı pek sevmiyor azizim. (Şaka lan şaka hemen dudak bükmeyin!).

Neyse üçüncü sekansımıza hız kesmeden başlayalım ve VIII. Henry'nin zevcelerini tanımaya devam edelim.

Serinin ilk yazısında (yani tam olarak şurada) İspanyol asıllı kraliçe, asil kadın Aragonlu Catherine'den ve iktidar hırsının kurbanı Anne Boleyn'den bahsemiştik. İkinci yazıda ise Jane Seymour ve Clevesli Anne'den dem vurmuştuk. Sıra geldi Henry şerefsizinin 5. karısı, kara bahtlı, kem talihli kızcağız Catherine Howard'a.

Catherine Howard, Anne Boleyn'in (Henry'nin ikinci eşi, I. Elizabeth'in annesi bildiğiniz üzre) anne tarafından kuzeni olur. Daha gencecikken, 17-19 yaşındayken filan (tam doğum tarihi bilinmiyor) amcası Thomas Howard tarafından saraya getirilir, Clevesli Anne'e nedime olsun diye. Amcası da o vakitler Norfolk dükü, yani kralın etrafındaki bir sürü godoştan  biri.


Catherine Howard
Catherine Howard amcasının gazıyla kralı etkilemeye çalışır. Anne Boleyn'e de o kadar benziyordur ki kralın dikkatini çekmekte gecikmez. Zaten daha ergen, küçücük kız, bunu sarayda hoplayıp zıplarken, çiçek böcek toplayıp sarayın çalışanlarıyla şakalaşırken gören kralın pek bir hoşuna gider bu genç kızcağız. Ama o zamanlar Clevesli Anne'le evli. 


Kral Clevesli'den boşanır boşanmaz Catherine'e evlenme teklif ediyor. Bu çocukcağız da sevindirik oluyor kral onunla evlenmek istedi diye. Ama sorsan zerre sevmiyor adamı. Kendisinden neredeyse 40 yaş büyük, yaşlı, çirkin. Hiç öyle Catherine'in hayalindeki beyaz atlı prens tipi yok adamda. Zaten Catherine eski sevgilisi müzik öğretmeni Frances Dereham'a aşık hala. Fakat yine de Clevesli'yle boşanmasından 15 gün sonra evleniyor kralla.


Kral bunu pek bir seviyor, hediyeler alıyor buna, "seninle birlikte gençliğimi yeniden kazandım" filan diyor. Gencecik kız, inci gibi, ona ayak uyduracağım diye sakat bacağıyla oradan oraya koşturuyor Henry de. Catherine'in eski sevgilisi müzik öğretmeni Frances Dereham kızın evlendiğini duyar duymaz saraya ziyaretine geliyor ve kızı kandırıp kendisini onun özel sekreteri olarak atamasını sağlıyor. Sonra elbette dedikodular dönmeye başlıyor sarayda.


Bir de Catherine'in anne tarafından kuzeni Thomas Culpaper var, bu genç oğlan da sarayda görevli. Görevi nedir ne değildir bilemiyorum ama, bu ikisinin arasında bir yakınlaşma başlıyor. Başta akraba ayağına takılıyorlar ama sonradan ne etsin gencecik insanlar, birbirlerine aşık oluveriyorlar. Al bir dedikodu malzemesi de buradan yayılıyor sarayda.


Sarayda böyle ciddi dedikodu olur da kralın kulağına gitmez mi? Zaten Howard ailesinin de bir dolu düşmanı, Thomas Howard'ın ayağını kaydırmak isteyen bir dolu çakal var etrafta. Hemen kralı sağdan soldan kışkırtıyorlar Catherine Howard'a karşı. Başta inanmak istemiyor kral, seviyor çünkü genç karısını. Ama kulağına kraliçenin, bir vakitler Anne Boleyn'le ensest ilişki yaşadı diye öldürttüğü George Boleyn'in karısı Jane Parker'ın gözetmenliğinde (Jane Parker da Catherine'in yardımcısı o vakitler) Thomas Culpaper'la buluştuğu çalınınca çileden çıkıyor. Catherine'i zindana attırıyor hemen, daha evleneli de bir yıl olmamış...


Anglikan kilisesi başpisikoposu Thomas Cranmer'i dedikoduların aslı astarı var mı diye araştırması için görevlendiriyor. Bozacının şahidi şıracı! Cranmer da kraliçeyi kandırıyor itiraf edersen kral seni affedecek diye. Catherine uzun zaman önce Frances Dereham'la ilişkisi olduğunu fakat kralla tanışmadan önce bittiğini itiraf ediyor. Hatta onunla cinsi münasebet yaşadıklarını da söylüyor. Ama aralarındaki ilişki o saraya gelmeden zaten çoktan bitmiş. Saraya geldikten sonra da Dereham karliçeye şantaj yaptığı için onu sekreteri yapmak zorunda kalmış (buna başta kimse inanmıyor ama gerçek olduğu çok sonraları ortaya çıkıyor).


Thomas Culpaper'la aralarında hiçbir şey geçmediğine dair defalarca yemin ediyor, ama ona aşık olduğunu da inkar etmiyor Catherine. Bu suçlamalar ve araştırmalar esnasında kraliçe ünvanı elinden alınıyor, artık sadece "Catherine Howard" olarak anılacağı duyuruluyor. Ulan kadın kellesinin derdinde kim takar kraliçeliği! Hayır kraliçeliğinin hayrını mı gördü sanki, şahtı şahbaz oldu fukara!


Thomas Cranmer ve soruşturma ekibinin topladığı kesin kanıtlar (Catherine tarafından Culpaper'a yazılmış bir aşk mektubu) neticesinde Catherine Howard, Frances Dereham, Jane Parker ve Thomas Culpaper suçlu bulunuyorlar. Zaten erkekler günlerce işkence görüyorlar itiraf etsinler diye. Frances Dereham her şeyi bir bir anlatıyor belki yırtarım diye ama bilmiyor ki o zindana bir kez atıldın mı artık sadece idam edilmek için çıkarsın oradan.


Şubat 1542'de önce Frances Dereham ve Thomas Culpaper, ibret-i alem olsun diye meydanda asılarak idam ediliyorlar. Kafaları kesilip Catherine'in idama giderken geçeceği güzergah üzerinde birer kazığa çakılıyor. Onlardan (muhtemelen) bir gün sonra Jane Parker ve Catherine başları kör baltayla (kör kısmını ben uydurdum) kesilmek suretiyle öldürülmeye götürülüyorlar. 


Önce Jane yatıyor kütüğe. Catherine'in gözleri önünde öldürülüyor. Ardından Catherine geliyor ve infazı izleyen halka onun için dua etmelerini söyledikten sonra akıllarda en çok kalan şu cümleyi kuruyor.


"Kraliçe olarak ölüyorum, ama Culpaper'ın karısı olarak ölmeyi tercih ederdim!"  (hey yavrun be!) Sonrası malum zaten, anlatmama gerek yok.


Catherine öldükten sonra, Londra Kulesi'nin şapelinin bahçesindeki mezarlığa, kuzeni Anne Boleyn'in yanına gömülüyor.


Bir gün sonra gelen edit: Önceki yazıda bahsetmiştim ya hani "Catherine Howard's fate" diye şarkı bile var diye. Şarkı çok sevdiğim Blackmore's Night'a ait.

Sözleriyle birlikte, (The Tudors'tan görüntüler eşliğinde) şuradan dinleyebilirsiniz şarkıyı. Hatta hikayeyi bile anlatmış kısaca. Şarkı Catherine Howard'ın öyküsüne o kadar yakışmış ki, durup durup dinliyorum:





  

Catherine Parr, VIII. Henry'nin son ve en fazla evlenen karısı olarak anılır. (Diğerlerinin ömrü vefa etmemiş ki evlenmeye aq!)


Catherine Parr, Sir Thomas Parr ve Maun Green'in kızıdır. Maun Green, Aragonlu Catherine'in nedimelerindendir ve kızına da onun ismini vermiştir. Dünya üzerinde başka bir dürzü var mıdır ki son karısına ilk karısının ismi verilsin. Gerçi Maun Green ne bilsin kızının da (hemen hemen) aynı kaderi paylaşacağını! 


Catherine Parr
Catherine, ilk olarak 17 yaşındayken, Gainsborough baronu Thomas Borough'un oğlu Edward Borough'la evlenmiştir. Evliliği birkaç yıl sürdükten sonra eşini kaybetmiştir. Bundan bir yıl sonra (22 yaşındayken filan olsa gerek) Yorkshire'da bir baron olan John Neville, Catherine'in izdivacına talip olmuş (anam bunu da baronlardan aşağısı kurtarmıyor!) ve netice itibariyle evlenmişler. O esnalarda 40lı yaşlarında olan baronun 2 tane çocuğu vardır, Catherine ilk kez üvey annelik (hatta annelik diyelim biz buna) duygusunu tatmış bulunmaktadır.


Baronla ilgili birçok hikaye var aslında, bazı asi katoliklerle birlikte Yunanistan'a kaçmayı düşünmüş, sonra kendini saraya aldırmış filan. Ama konumuz baron değil elbette, o sebeple baronun isyan maceralarını, kaçış planlarını ve sonra kuyruğu kıstırıp teslim olup sarayda tutsak edilmesini falan anlatmayacağım. Netekim kendisi 1541 civarları ölüyor ve Catherine ikinci kez dul kalıyor, daha yaşı 31-32.

Artık yaşını başını almış kralın dikkatini çeken bu kadın esasında Jane Seymour'un kardeşi Thomas Seymour'a aşık oluyor, aşkı da karşılık buluyor işin kötüsü. Kötü diyorum çünkü onlar birbirleriyle evlenmeyi düşünürken kraldan Catherine'e evlenme teklifi geliyor. Kralın sözünün üstüne söz söylenmez deyyü bu ikisi aşklarını kalplerine gömüyorlar ve Catherine 1543'te kralla evleniyor.



Bir de deli protestan bizimki, öyle böyle değil. Annesinin çabası sayesinde de iyi eğitim görmüş, Fransızcası, Latincesi, İspanyolcası su gibi. Ama İngiltere'de katoliklik de protestanlık da yasak. Kral, katoliklere papanın onu aforoz ettiğinden, protestanlara da Anne Boleyn'in ihanetinden(!) beri gıcık kapıyor. Ya anglikansın ya da ölüme mahkumsun arkadaş, bu kadar net.


Catherine Parr'la nedimeleri harıl harıl yasaklı kitapları okuyorlar, özellikle protestan yazarların ellerinden çıkanları elbette. Öyle ki, bu kitapları bulunduranlar sapır sapır öldürülüyor, genelde diri diri yakılmak üzre. Kraliçe ve nedimelerinin bu kitapları elde etmesine kraliçenin arkadaşı olduğu söylenen reformist protestan Anne Askew'ün yardım ettiğine dair bir takım bilgiler yayılıyor sarayda.


Anne Askew kısa sürede yakalanıyor ve çeşitli işkencelerden geçiriliyor. Amaç kraliçeye kitap sızdırdığını itiraf etmesini sağlamak ve kraliçeyi de yargılayabilmek. Ama Anne Askew ne kraliçeyi ne de nedimeleri ele veriyor. Londra Kulesi'nde işkence gören ilk kadın olarak tarihe geçtikten sonra diri diri yakılarak öldürülüyor. Anne Askew'ün ağzından laf alamayan saray (çok afedersiniz) pezevenkleri kralı, kraliçenin yargılanması için ikna etmeye çalışıyorlar. Ama Henry bu sefer (hayret!) kraliçenin yargılanmasına kesinlikle izin vermiyor.


Kralın 1547'de 55 yaşında hayata gözlerini yummasıyla (aslında kuyruğu titretmesiyle, nalları dikmesiyle filan diyecektim de vazgeçtim nedense) Catherine Parr üçüncü kez dul kalır. Ve hemen sonra gerçek aşkı Thomas Seymour'la evlenir. Bu evlilikten Mary adında bir kızı olur, lakin bu kızcağız annesinin ölümünden iki yıl sonra ebediyete intikal eder. 


Catherine Parr, VIII. Henry'nin ölümünden sonra genç bir kız olan Elizabeth'in velisi olmayı kabul eder (Anne Boleyn'in kızı kraliçe I. Elizabeth). Yine onun yetiştirdiği (protestan olarak yetiştirdiği hatta) Jane Seymour'ın oğlu VI. Edward babasının ölümünden sonra Catherine Parr'ın desteğiyle tahta geçer (minnacık çocuk, daha 9 yaşında, gece tek başına tuvalete gidemeyen sabiyi kral yapıyorlar, ama mecburlar, sonuçta tek erkek varis).

Bir de şöyle bir durumla karşılaşır kraliçe, iktidar düşkünü kocası Thomas Seymour  varislerden Elizabeth ile yakınlaşmaya, kızı tavlamaya çalışır 
(bu sarayda bir tane düzgün, efendi adam yok mudur arkadaş, hepsinin mi sütü bozuk anlamadım ki!). Bunu farkeden Catherine Parr hem kıskançlıktan hem de üvey kızını koruma içgüdüsünden ötürü kızı saraydan uzaklaştırmaya mecbur kalır.



Bundan bir süre sonra hamile kalan Parr (kızı Mary), doğumdan kısa bir süre sonra, 37 yaşında ölür. Halk tarafından en çok sevilen kraliçe odur. Edward ve Elizabeth'in eğitimlerine fazlaca katkı sağlamış, ayrıca onları reformcu, protestanlar olarak yetiştirmiştir. 1545 yılında "Prayers or Meditations" adlı bir kitap yazmış, bunu kendi adıyla yayımlamıştır. Bu da ona "kendi adıyla kitap yayınlayan ilk İngiltere kraliçesi" ünvanını kazandırmıştır. Henry'nin ölümünden sonra "The Lamentation of a Sinner" adlı ikinci kitabını yayımlamıştır.


Ölümünden bir yıl sonra kocası Thomas Seymour varislerden biriyle evlenme planları yaparak (Elizabeth) krala ihanet etmekten idam edilmiştir...


Diyor ve VIII. Henry Tudor serisini burada noktalıyoruz sevgili canlar. Henry ölmeden önce vasiyetinde "İngiltere'nin gerçek kraliçesi" olarak adlandırdığı Jane Seymour'ın yanına gömülmek istediğini belirtmiş, netekim bu isteği gerçekleştirilmiştir.


Aslında seride Henry'nin aşk yaşadığı iki önemli kadından daha bahsetmek istiyordum, ilki Elizabeth Blount (Bessie Blount olarak da bilinir), diğeri ise Anne Boleyn'in kardeşi Mary Boleyn. Çünkü bu iki kadın Henry'yle metres hayatı yaşamalarına rağmen onun aşkını kazanmışlardı. Bessie Blount'un Henry'den bir oğlu, Mary Boleyn'in ise bir kızı bir oğlu olmuştu.


Tudor hanedanlığın önemli isimlerinden Thomas More ve Thomas Wolsey'den de bahsetmek istedim lakin yazının amacından sapmasını engellemek için bu iki önemli figüre değinmedim. VIII. Henry'nin eşlerinden bahsetmek için başlayıp politik ve dini isimlere uzun uzadıya yer vermek yazının seyrini bozar diye düşündüm.


Serinin ilk iki bölümü için buyurun:


Adam değilsin VIII. Henry (vol. 1)
Adam değilsin VIII. Henry (vol. 2)


Buraya kadar sabırla okuyan herkese teşekkürü bir borç bilirim. Çok uzun ve karmaşık olduğunu düşünüp okumaya üşenenler için de çok yakında "Cin Ali" serisine başlıyorum efenim. 


Şimdiden hayırlara vesile olması ümidiyle...

Sunday, 28 August 2011

Madımaklı lokum

madımaklı lokum



Hani yaz başında, Tutak'tan kesin dönüş yaparken Sivas'a gittiydim ya. 11 yıl sonra doğduğum topraklara ayak basmanın heyecanıyla (en son 14 yaşında gitmiştim) o sokak senin, bu cadde benim fingir fingir dolaşmıştım.

Buruciye'nin, kongrenin önünde bi dolu resim çekildikten sonra hızımı da alamayıp 2 Temmuz'da Sivas Katliamı anma etkinliklerine katılıp polisten gaz da yedim çok şükür. Üç yıldır biber gazı yemiyordum, Allah sizi inandırsın özlemişim.

Hah işte o kısa memleket ziyaretim esnasında caddelerde dolaşırken bir şekerlemecinin vitrininde "madımaklı lokum" etiketiyle karşılaştım. Bunu da mı göreceğidim yareppim, madımağın lokumunu yapmışlar diyip daldım dükkandan içeriye. Satıcıya:

"Cidden madımaklı lokum mu yaptınız, tadına bakabilir miyim, çok merak ettim." dedim. Eleman camlı dolaplara şöyle bir göz attıktan sonra boş bölmeyi işaret ederek:
"İkram etmeyi isterdim ama bakın kalmamış." dedi. Ümitsizlik içerisinde:
"Ama vitrinde koca bi tepsi var!" dedim.
"Onları aylar önce teşhir amaçlı koyduk oraya, bayatlamışlardır ikram edemeyiz." dedi.
"Ama... ama.. ama..."
"İsterseniz bilmem ne caddesindeki diğer şubemize bir uğrayın, orada bulursunuz mutlaka"
"Eeee peki. Bilmem ne caddesi mi demiştiniz?"
"Evet, şurdan yukarı doğru çıkın, sola dönün biraz ilerleyin hemen sağınıza çıkar."
"Sağolun, iyi günler..."

Ben elemanın tarif ettiği taraflara doğru yürürken caddenin ismi filan gitti aklımdan görüldüğü üzre. Ki zaten hafif yorulmuştum da, eve döndüm. Ertesi gün çarşıya indiğimde ise (2 Temmuz) yaklaşık yarım saat kadar teyzemle madımaklı lokumu ve o şekerlemecinin diğer şubesini aradık, fakat bulamadık. Büyük ihtimalle ben adamın tarifini yanlış hatırladım. Zaten caddenin ismini de hatırlamamıştım ki.

Sonuç olarak madımaklı lokum alamadan Sivas'tan ayrılmak zorunda kaldım. Eve döndüğümde de aileme madımaklı lokum arayışlarımı anlattım.

Onlar da unutmamışlar elbette, geçen hafta babam ve kardeşim birlikte Sivas'a gittiler. Bir akşamüstü kardeşim telefon etti, madımaklı lokumu nerede gördüğümü sordu. Ben de şekerlemecinin ismini, nerede bulunduğunu anlattım (tabi o efsanedeki şube değil, en işlek caddedeki şube). Ve duydum ki benim madımaklı lokum bulunmuş.

Bu sabah Trakya topraklarına ayak bastılar, bir kilo madımaklı lokumum artık ellerimin arasındaydı. Sonunda tadına bakabildim. Aslında benim hayalimde ıspanaklı pasta gibi bir tat vardı ama gayet kurutulmuş madımağı lokumun içine basmış adamlar. Çok cazip bir tadı yok, hindistan cevizli ya da çifte kavrulmuş lokum (ııımmgghhhh canım çekti) gibi seri yenebilecek bağımlılığı yaratmıyor insanın üzerinde ama, lokum ve yemeğini çok sevdiğim bir otun birleşimi, sırf memlekete saygıdan yenir yani.

Tutak'da köy okulunda çalışırkenki madımak toplama maceralarım geldi aklıma şimdi. Oralarda "kuş ekmeği" diyorlar madımağa, yemeği de yapılmıyor bildiğim kadarıyla, emin değilim şimdi yalan olmasın. Öğrenciler çiğ madımağı böyle maydonoz gibi tuzlayıp yediklerinden bahsetmişlerdi diye hatırlıyorum.

Şimdi mutfakta, bir kilo madımaklı lokum beni bekliyor. Muhtemelen toplam 5-6 tane yedikten sonra bir daha ağzıma sürmem ama insanoğlu ya meraktan ya da ..... demişler (boşluğu kendiniz doldurunuz piliiiizzz).

Ama yemeği... ama yemeği... bol çemenli şöyle, ımgggghhhh!

Saturday, 27 August 2011

Adam değilsin VIII. Henry (vol. 2)

Geçtiğimiz günlerde VIII. Henry'ye duyduğum kin ve nefreti kusmak için başlayıp tarih dersine dönüştürdüğüm Adam değilsin VIII. Henry yazı dizime devam etmek için yeniden blog başındayım sevgili dostlar.

İlk yazıda bahtsız Aragonlu Catherine ve ailesinin kurbanı olan Anne Boleyn'den bahsetmiştim, bugün kaldığım yerden, Henry'nin üçüncü ve en çok sevdiği, "İngiltere'nin gerçek kraliçesi" olarak adlandırdığı karısından bahsedeceğim.

Jane Seymour, Henry'nin teee Anne Boleyn'le evliyken abayı yaktığı bir genç kızımızdır. Saraya Aragonlu Catherine'in nedimesi olarak gelir, daha sonra Anne Boleyn'e hizmet eder. En az Boleynler kadar hırslı ve iktidar düşkünü bir ailesi vardır. Derler ki ailesinin dayatmasıyla masum kız ayaklarına yatıp kralın altından girdi üstünden çıktı gönlünü çaldı haspa!

Jane Seymour
Kimi kaynaklara göre Jane aslında siyasetten filan anlamaz, ailesinin elinde bir piyondur sadece. Çünkü eğitimi ne Aragonlu Catherine, ne de Anne Boleyn kadar iyi değildir. Bu kızcağız hayırlı bir kısmet bulsun, boy boy çocuklar doğursun, etliye sütlüye karışmasın diye yetiştirilmiş, halk arasında "helal süt emmiş" diye tabir edilen kızlarımızdandır.

Gavurun dölü Henry, Anne'in idamından hemen sonra, daha 24 saat dolmadan gider Jane'i Allah'ın emri peygamberin kavliyle babasından ister, daha o gün sözlenir bunlar, Anne'in kırkı bile çıkmadan evlenirler hemen.

Henry Jane'i "İngiltere'nin ilk gerçek kraliçesi", kendisinin "ilk gerçek eşi" olarak görür, dünya bir yana Jane bir yanadır onun için. Jane de mülayim bir ev hanımıdır netekim. Ama onun Henry ile ilgili gerçek duyguları hiç kimse tarafından net olarak bilinmez. Aragonlu Catherine'in gayrımeşru ilan edilen kızı Mary'yi kanatlarının altına alır, yeniden sarayda yaşamasına vesile olur. Anne'in kızı Elizabeth'e de öz kızı gibi bakar. Ve Henry'nin yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğu "erkek" evladı ona yine Jane Seymour verir. VI. Edward'ı doğurarak Henry'yi dünyanın en mutlu g.t oğlanı yapar çok afedersiniz.

Ah ah, ama hiç kimse bilmez ki Jane, Anne Boleyn'in ahını almıştır. Anne, Henry'nin bu kadına ilgisini zaten biliyordur ya, ölüm fermanı verilir verilmez, Jane'in doğumdan sonra çocuğunun hayrını göremeden ölmesini diler tüm kalbiyle. Ne Jane o evliliğin hayrını görsün, ne de Henry diye yalvarır yaradana.

Hah sonra ne mi olur? Jane doğumdan bir kaç gün sonra, evladının vaftiz törenine bile katılamadan ölür. Bir rivayete göre Henry, Jane'in tabutunun başında anıra anıra ağlar. "İlk gerçek aşkım" dediği kadının kaybetmesinin ardından derin bunalımlara girer, beter olasıca!

Bu evlilik aslında en çok Aragonlu Catherine'in kızı Mary'ye (daha sonraları Bloody Mary diye anılacaktır) yaramıştır. Hem saraya döner, hem de VI. Edward'ın vaftiz annesi olmakla ödüllendirilerek saraydaki yerini sağlamlaştırır.

Bundan sonra VIII. Henry için mantık evliliği dönemi başlar. İki yıl boyunca (Henry puştu için rekor niteliği taşıyan koskoca iki yıl) bekar yaşar, biricik Jane'inin yasını tutar. Ama yaş ilerliyor elbette, gençlik zaten gitmiş. Eşe dosta, yakınlarına helal süt emmiş, saraylara layık, aklı başında, oturmasını kalkmasını bilen ama burnunu öyle her şeye sokmayan, git dedin mi gidecek, gel dedin mi gelecek, boyu boyuna, huyu huyuna bir kız arasınlar diye haber salar.

Kralın sağ kolu, genel sekreteri reformcu Thomas Cromwell sayesinde dördüncü izdivacı için münasip bir eş bulunur kendisine. (Arkadaş bir kralın etrafında bu kadar mı godoş barınır!)

Clevesli Anne, taa Cleves diyarlarından (aslında Cleves ne yanına düşer hiçbir fikrim yok ha! Hollanda'nın oralarda mıydı ki acep?) gelir kraliçe olmaya. Cleves dükünün kızıdır, anası babası reformcudur bunun, maaile "lutheryan"dırlar.

Thomas Cromwell bu hanım kızın bir portresini gösterir krala. (Tabi Cromwell'in amacı Avrupa'nın diğer bölgelerinden İspanyollar'a karşı müttefik kazanmak. Kralın zevki zerre şeyinde değil kısacası) Kral, "hmm" der, "gideri var, söyleyin atlasın gelsin görüşelim." Clevesli Anne kısa zamanda kralın huzuruna çıkarılır. Henry bir buna bakar, bir portreye, "Allah allah" der, "Ulan bi resimdeki huriye bak, bi de karşımdaki gudubete..." Şaşırır filan ama çaktırmaz. Aman yaaa evleneyim gitsin diye düşünür, olmazsa kafaya kese kağıdı filan... hallederiz.

Clevesli Anne
Bunlar evlenirler. İlk geceden sonra kralın Anne'den memnun olmadığı herkesçe farkedilir. (Bana kalırsa çirkin filan değildi Clevesli Anne, yalnız biraz soğuktu, e adam da alışmış işveye, cilveye, fingirdeşmeye tabi. Sarayda kraliçe, mutfakta aşçı, yatakta o...pu olabilecek kadınlara düşkün sonuçta...)

Bir de şöyle bir şey söylenegelir, Anne kralın huzuruna ilk çıktığı gün buna milletin içinde laf sokmuş (artık ne dediyse) kral da o gün bir bozulmuş (çok da fifi, iyi olmuş eşşoğlusuna) bir daha ısınamamış bizim Clevesli dilbere. İlk intiba önemli elbette...

Kral ıkına sıkına ancak yedi ay dayanabilmiş bu evliliğe. Almış Anne'i karşısına, "bence bizde ten uyuşmazlığı var, ben boşanmak istiyorum." demiş. Clevesli Anne, ne Aragonlu Catherine gibi direnmiş, ne de Anne Boleyn gibi "ölürüm de boşanmam" demiş. "Valla bence de en temizi!" diyip kabul etmiş boşanmayı. Kral zaten tekin adam değil, sağı solu belli olmuyor, ters bir şey söyler de kellesinden olur diye hiç karşı çıkmamış.

Henry de kral ya şimdi, arkasından ileri geri konuşmasınlar diye kendini haklı çıkarmak istemiş. İngiltere halkına, Anne'in daha öncesinden başka biriyle sözlü olduğu için bu evliliğin zaten geçersiz olduğu ve iptal edildiği söylenmiş. Kusur illa ki kadında olacak çünkü!

Anne'den boşandıktan sonra kral ona nafaka olarak saraylar, mücevherler, araziler verir. Aslında bu hediyeler kral için bir nevi, "aferin bana karşı gelmedin, dediğimi yaptın kelleyi korudun." demenin başka bir yolu. Bir de boşandıktan sonra tutmuş bunu "the king's sister" ilan etmiş. Hee tabi, baktı gideri yok, "dünya ahiret bacımsın", s...tir ordan!

Valla ben portrelere filan baktım bana kalırsa Henry'nin talip olduğu en giderli manita bu hatun gibi sanki. Ama tabi portreye bakınca Henry de öyle sanmıştı ya... Hayır bir de  The Tudors'ta Clevesli Anne'i Joss Stone oynamış (o bölümleri izlemedim ben ya püfff), gayet dünya güzeli, taş gibi hatun. Acaba dizi yapımcılarının amacı da, "kadında bişi yok hacı tamamen kralın şımarıklığı" demeye getirmek mi ki?

Bak az kalsın unutuyordum, kral Clevesli'den boşandıktan sonra başta Thomas Cromwell olmak üzre, onu bu kadınla başgöz etmeye çalışan kim varsa hepsini idam ettirmiş. Vay efendim siz büyücüsünüz de, vatan hainisiniz de, beni kandırdınız da evlendirdiniz bu godzillayla diyip bir bir öldürtmüş bizim reformcuları. Arada bir iki tane papacı da kaynamış ama onlar neden bok yoluna gitmiş hiç bilemiyorum.

Böylece Henry 4. karısını da başından savuşturmuş oluyor sevgili canlar. Clevesli de o saatten sonra bir daha da evlenmemiş. Kendisine hediye edilen saraylarda kedileriyle ve nedimeleriyle yaşayıp 40-41 yaşlarında hakkın rahmetine kavuşmuş.

Muhtemelen, "ben seni beğenmedim" diyerek kadının özgüvenini kırdı Henry domuzu. Böyle bir muameleye maruz kalan her kadın zannımca biraz soğurdu erkeklerden de, evlilikten de. Ama bizim VIII. Henry ne kadınlardan ne de evlilikten soğur. Celeves dilberinden boşanır boşanmaz Catherine Howard'a takar kancayı.

Emme velakin her zamanki gibi sözü fazla uzattığım içüüün, devamını diğer sekansa bırakıyorum... Kadersiz çocuk Catherine Howard'ın hikayesini başka sefere okursunuz artık. "Catherine Howard's Fate" diye şarkısı bile var hem...

Edit: "terim soğumadan hızla okumaya devam edeyim" diyenler buyursun:

Adam değilsin VIII. Henry (vol. 3)


Friday, 26 August 2011

Happy birthday little miss sunshine

I know you're not little anymore.
You're mentally even more grown up than me. :)
But I remember the sunny day you were born,
You, with your snowwhite face and golden blond hair ,
were shining more than the august sun :)


me and my sis, she was 2 or 3, and I was... whatever :)
(once upon a time)


This is the first year,
which you spend your birthday away from me.
Have you realized this detail? 
During 20 years,
We were together at your birthdays until this year.
Now you're on the land I was born, and I'm in your birthplace :)



an Ankara night together :)


Briefly,
I wish you a year as beatiful as your lovely face...
Happy birthday my little miss, once blondie sunshine...

Thursday, 25 August 2011

Kitlesel MİM


Selam sevgili okur, (bunu yazmaya nasıl bayılıyorum anlatamam) en mimsever blogger crazywomanrosemary geçenlerde yepyeni bir mimle huzurlarımıza çıktı. Bu sefer mim çok daha kitlesel boyutta. Blogger "en"lerini seçiyormuş meğer. Baktım rosemary uğraşmış, didinmiş "N"lerini hazırlamış, ben de oturup bu kategorizasyona katkıda bulunayım dedim. Çorbada benim de tuzum bulunsun deel mi?  

Buyurun başlayalım;


En iyi tasarım : mary daimon, sanırım blogun o karanlık, o gizemli görünümü bana çok çekici geliyor. 
En güncel : De te fabula narratur, güncellik diyince aklıma siyaset geliyor. Siyaset diyince de benimle aynı görüşleri paylaşan, takip etmekten çok keyif aldığım, yazarından çok şey öğrendiğim bu blog...
En kendini anlatan : uyumuycam'ın topladıkları, günlük yazar gibi birçok duyguyu içinde barındırıyor bu blog, neredeyse "arkası yarın" gibi sunuyor bize yazdıklarını bu blogun sevgili yazarı. 
En akıcı : bahar kokuları, okurken bir bakmışsın yazı akmış gitmiş, bitmiş. Tadı damakta kalmış :)
En güldüren : elbette açık ara masada boş bardaklar, eski ekşi sözlük yazarlarından bir eleman, tespitlerini yarılarak okuyorum. Ama güldürme konusunda t.u.b.a'nın karaladıkları'nı da es geçemem, vicdanım el vermez.
En aşık  : buna cevabım zaten kesinlikle, holywitch :), haa bir de OYUN ÇOCUĞU var, değil mi? Nasıl unuturum ;)
En Eleştiren : komünal işkembe, bireysel ve toplumsal yapıdaki eleştirilerine katılmadan edemedğim çok nadirdir inanın. 
En Bilgilendiren : L A F A N İ N O, gidiyor, geziyor, görüyor en nihayetinde bizi bilgilendirmek için canla başla çalışıyor bu crazywomanrosemary. Daha ne olsun!
En aranan bloger : valla hacım ben en çok görünen o ki yazıyorum'u arıyorum. Eskiden bol bol, severek yazardı, ama artık uğramaz oldu blog'a, öksüz bıraktı oraları.
Sonuç olarak sevgili okurlar, bunlar da benim "N" lerim. Kategorileştirmek pek tarzım değildir, yine de değişiklik oldu benim için. Bu değişiklğe mazhar olmak isediğini düşündüğüm bir kaç blogu da ben mimleyeyim izninizle (ay ilk defa mimliyorum, çok heyecanlıyım).

Haydi gençler iş başına!