Yok lan o kadar da değil, cümleye "geçen hafta yaptığımız yayınla ilgili sizlerden gelen yüzlerce telefon..." diye başlayan sunucu gibi havaya girdim birden.
Şimcik şöyle oluyor dostlar, yazdıklarım bazı arkadaşları incitmiş. Onları zengin ve boş, kokoş ve cahil insanlar olarak algıladığımı düşünmüşler. Beni çok kibarca eleştirmelerine rağmen, anlayışsızlık, kişisel haklara saygısızlık, hatta az buçuk ırkçılıkla suçlamışlar. Yazdıklarımın nefret dolu olduğuna kanaat getirmişler ki bu beni gerçekten çok şaşırttı.
Evet bazen nefret doluymuşcasına, kinim ağzımdan fışkırıyorcasına yazabiliyorum ama o tarz yazdığım kişi, kurum ve kuruluşlar zaten bellidir. Hayatımda ilk defa da ırkçılıkla ve kişisel haklara saygısızlıkla suçlandım, o da ayrı üzücü tabii...
Bence tamamen yazılarımda kullandığım üslupla alakalı bir durum. Sarkastik tarzım genelde insanları hafiften dürtüklemek, rahatlarını bozmak için tasarlanmıştır, bazen araya bir iki küfür sıkıştırırım zira konuşur gibi yazmayı da seviyorum. Ama hakkında doğru dürüst fikir sahibi olmadığım insanlara doğrudan saldırdığım görülmemiştir. Doğrudan saldırdığım zaman bunu isim vererek yaparım, kişiye yönelik yaparım, gerçekten canımı yakan "kişi"ye yaparım.
Beni tanıyanlar bu durumu zaten bilirler ve yadırgamazlar. Çünkü aslında yazdığım her yazı öz eleştiri niteliğindedir. İğneyi başkalarına batırırken çuvaldızı kendime batırmam okuyanların hoşuna gider.
Oje bloggerlarıyla ilgili yazdığım yazıda onlardan nefret ettiğime dair herhangi bir şey yazdığımı sanmıyorum, zira onlardan nefret etmiyorum, etsem zaten bunu açıkça belirtirim neden çekineyim. AKPlilerle ilgili neler yazdım vaktiyle hatırlasanıza (yazmaya da devam ediyorum).
Oje bloglarıyla ilgili yazdığım yazıda sürülerce soru sormuştum hatırlarsanız. Yani aslında çok az bilgi sahibi olduğum bu konuyla ilgili aydınlanmak istemiştim kendimce. Kendisi de mütemadiyen oje süren (eciş bücüş ellerine rağmen) bir insanın oje bloggerlarına nefret kusması kadar ironik bir durum da olamaz bence.
Sonuç olarak söylemek istediğim, beni ırkçılıkla ya da kişisel haklara saygısızlıkla suçlamak isteyenler zahmet edip diğer yazılarımı okurlarsa hakkımda daha fazla bilgi sahibi olurlar sanıyorum. Böylece üslubuma da, fikir yapıma da aşina olurlar. Ben de yazdığım her şey için böyle açıklamalar yapma gereği duymam. Hepsini geçtim, herkes için zaman kaybı oluyor ona üzülüyorum.
Yine de teşekkür ederim, uzun uzun mailler atarak sorduğum sorulara cevap veren oje bloggerlarına.
Aslına bakarsanız canlar, bu kızlara çok özeniyorum. İnsanın tek derdi "yarın hangi ojeyi sürsem?" olsun, bütün gün allı pullu ojeler sürüp fotoğraflamak olsun. Kaymak gibi hayat valla!
Ben de seviyorum oje sürmeyi ama bunu memleket meselesi haline getirmek gibi bir derdim yok. Gerçi benimkine oje sürmek denmez, gelişi güzel cila yapmak denir. Yıllardır pratik yaparım bir türlü adam gibi beceremedim şu işi. Gerçi ben şu oje blogu yazan kızlar kadar üzerine düşmedim bu işin ama sonuç olarak belli sıklıklarla yapıyor muyum, yapıyorum. Anladım ki bu da yetenek gerektiren bir aktivite. Bende olmayan bir yetenek kromozomu bu işi olur kılan hanımlar biliyorum, bu gerçekle yüzleşeli çok oldu.
Yalnız ben şunu merak ediyorum, hayatınızda anlatabileceğiniz daha önemli şeyler yok mu? "Senin anlattıkların pek mi matah?" diyorsunuz şu anda farkındayım. Matah olduğundan yazmıyorum bunları, sadece beni, iç dünyamı yansıttıkları için yazıyorum. Fikirlerimi daha fazla insanla paylaşabilmek için yazıyorum. Peki ya siz? Sizin iç dünyanızı sadece ojelerinizin desenleri ve renkleri mi yansıtıyor? Bittabi payı vardır ama hepsi bu olamaz, olmamalı!
Hayatımızı bir markalar döngüsü sarmış durumda, hepimiz az çok nasibimizi alıyoruz bu döngünün bize yansıttıklarından. Ben ki kapitalizmden zerre haz etmememe rağmen mağaza mağaza dolaşıyorum ihtiyaç halinde olduğum anlarda. Dış görünüş çoğunlukla listemizin en üst sıralarında yer alıyor. Doğanın bize bahşettikleriyle (ki ben bu konuda yeterince şanslı değilim) göze en fazla çarpan markaları kombine edince ortaya çıkan şeye hepimiz hayranlık duyuyoruz.
Fakat Allah aşkına bana söyleyin, evlerinizde barındırdığınız yüzlerce ojeyi neden sadece ellerinizde, makyajınızın bir parçası olarak paylaşmak yerine tüm dünyaya gösterme çabasına giriyorsunuz? Bu nasıl bir haz veriyor size canlarım?
Evet çok güzelsiniz, çok bakımlısınız, çok da yeteneklisiniz, peki mutlu musunuz? Huzuru ojelerde mi buluyorsunuz? Bütün gün ellerinizi seyrederek iç dünyanızı aydınlatmaya çalışmıyorsunuz umarım...
Elbette ki ben size öğüt verecek kişi değilim, zaten ne haddime? Benimki sadece merak. Hatta bu hazzı o kadar merak ettim ki ben de biçimsiz parmaklarımda eğri büğrü duran tırnaklarıma yeni aldığım iki ojeden sürüp fotoğrafını çektim.
İlki oriflame'den aldığım, bu yılın modası mercan rengi (ben nar çiçeği kırmızısı diyorum) oje. Başta da söylediğim gibi bu tırnaklara ancak bu kadar sürebiliyorum. Fotoğrafını bile b.k gibi çekmişim, flaşın kurbanı olmuş caağnım oje. Ayrıca ne yazmam gerektiğini bilmediğim için daha fazla bir şey yazamıyorum. Ojeye nasıl yorum yapılır ki lan!
Diğeri de işte bu mavi... Pek tatlı bir mavi, hatta rimmel pahalı bir marka olmasına rağmen paraya kıyıp almıştım, o derece. Bir gün de yine öğretmenler odasında (öğrenciler gittiğinden ders yapamadığımız dönem) sıkılırken mavi tonlarındaki bileziklerimle ojelerimin uyumuna bakmak için fotoğrafını çekesim geldi. Ortaya da böyle saçma sapan bir görüntü çıktı.
Bakın işte o kadar uzağım ki bu konuya ojelerimi nasıl tanıtacağımı bile bilmiyorum. Hatta oje numaralarını vermek için kıçımı kaldırıp bakmıyorum bile. Belki de bu yüzden anlamıyorum oje blogu yazan kızların içerisindeki coşkun hezeyanları. Ayrıca, belirtmeden geçemeyeceğim, şu an bu yaptığım da bana hiç haz vermedi.
Sırf bu kadar "düz kadın" olmamdan, hatta kadın olmayı beceremememden kaynaklanıyor kadınsal zevklerin bana tuhaf gelmesi. Ama uğraşıyorum, cidden! Bakın oje sürüyorum filan. Bir yerden başlamak lazım sonuçta.
25 yaşındayım ve daha yeni başladım, bu da ilginç değil mi?
Öpüyorum hepinizi, oje kokusuna fazla maruz kalmayın, bağımlılık yapar Allah muhafaza!
Ne kadar doğru bir karar vermişim yeni başlangıçlar yapmamak konusunda.
Şimdi daha iyi anlıyorum, içine düştüğüm boşluğu dolduracak bir şey arayışına girmemekle en doğrusunu yapmışım.
Her yeni başlangıç yepyeni bir sorumluluk yüklüyor insanın omzuna. Hele ki bitişi pek yakınsa... Yeni başladıklarını yarım bırakmak kadar iç burkucu bir şey yok, bunu en iyi bilenlerdenim.
Tam umudumu kaybettiğim dönemlerde karşıma çıkmasına rağmen mantıklı davranmayı başarmışım ya, "amannn kaptırayım gitsin" dememişim ya, ne iyi etmişim.
Şimdi eminim o da benle aynı fikirdedir, "iyi ki" diyordur o da. Gideceğimden emin olmadığım, kafa karışıklıklarıyla ve yalnızlıkla baş etmeye çalıştığım o dönemde ruhsal boşluklarımı onunla doldurmaya çalışmadığım için iyi hissediyordur kendini. Çünkü tam tersini yapsaydım kötü hissedecekti biliyorum.
Ve artık kesinlikle eminim, ben en doğrusunu yaptım, hem kendim için, hem onun için...
Hayatımda yazdığım en uzun mektup. Aslında tam mektup değil ama ithaf edince, hitaplar birinci tekil şahsa yönelince mektup oluyor mecburen.
Defterin ara sayfalarına kurşun kalemle yazmak hangi kafanın ürünü bilmiyorum. Yazım yanlışlarını karalayarak kağıt israf etmekten korkmuşum sanırım. Zaten el yazım yeterince çirkinken bir de sözcüklerin üzerini karalayarak sayfaların görselliğini daha da berbat hale getirmeyeyim diye düşünmüş olmalıyım.
Hayatımda yazdığım en uzun mektup ya hani, yazma süreci de uzun sürmüş. Başına oturduğum her gün için tarih atmışım, böyle günlük gibi, hayatımın belli bir dönemini özetlemişim, hem de her açıdan. İlk defa duygularımı bulundukları derin kuyudan bu kadar yoğun çıkarmışım dışarı. Gün yüzü görmemiş itiraflarıma mesken olmuş çizgili defter sayfaları.
Bazen yazarken ağlamışım; göz yaşlarımın döküldükten sonra kuruyup yer yer bıraktığı ufak buruşuklukları gördüm sayfalarda. Sancılı bir süreçmiş, yazmışım rahatlamışım. Söyleyemem çünkü biliyorum. Konuşmakta, yazmakta olduğum kadar iyi değilim. Zihnimden konuşurken güzel konuşurum da iş kalpten konuşmaya gelince beceremiyorum, dilim dönmüyor bir türlü. Soğuk mizaç benimki, tamam kabul ediyorum. Annem bile şikayetçiyken bu huyumdan, bana onun kadar yakın olmayanların söylediklerine nasıl karşı çıkabilirim.
Güzelmiş mektup yazmak, zahmetli ama güzel. Hiçbir zaman gönderilmeyecek olsa bile güzel. Kafka'nın Milena'sına yazdığı mektuplar kadar edebi değil belki ama yine de güzel...
Güzelmiş kendi parmak izlerini bırakmak sayfalara, kendi kokunun sinmesi satırlara... Çizilen her harf kendi karakterini yansıtırmış gibi, kargacık burgacık bazen ama güzel...
Önce Edith Piaf ablamıza kulak verelim, hatta Gülriz Sururi'nin çevirisiyle şarkısının sözlerini de içimize çekelim, sonra yazdıklarıma geçip, alakayı kendimiz kurmaya çalışalım.
hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım
hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
eskimiş dostuma, düşmanıma
son bir kez elveda
anılar yok artık
canı cehenneme
hepsini süpürdüm
kafamın içinden
içim titrese de
dönmem ben geriye
yaşarım bu günü
başlayıp sıfırdan
hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
aldandım, aldattım, yaşadım
bu benim hayatım
hiç mi hiç
ben pişman olmadım hiç
dün gece başladım
seninle yeni bir hayata
İşte başlıyoruz...
Evet bir yıldır bu anın hayalini kurdum, bugünü iple çektim ama yine de göğsümün sol tarafında bir düğüm var. İş ciddiye binince, sürekli "ulan giderken şu adamların hepsine NAH çekicem!" dediğim insanlar bile gözüme masum birer çocuk gibi görünmeye başladı (hepsi değil tabi).
3 yıl önce ağlaya ağlaya terk ettiğim yere, Kocaeli'ye geri dönüyorum. Siyah-beyaz resim çerçevem, tahta kalemliğim, bir kısmı çatlamış mor aynam, yeşil çiçekli kağıt tutacağım da benimle birlikte ana vatanlarına dönüyorlar. Bilmem pişman olur muyum, sırf gitmek için Dilovası'nda çalışmaya razı oldum, buna değecek mi emin değilim.
Tutak'tan sık sık şikayet etmiş olsam da biliyorum ki buraları arayacağım dönemler de olacak. En başta öğrencilerimi çok arayacağım; o iyi niyetli, sıcak kanlı, içten gülüşlü öğrencilerimi. Sonra Ophelia'yı, aynı odayı, aynı evi, aynı hayatı paylaşabilmemizi özleyeceğim. Tabi buna bağlantılı olarak erkek arkadaşını, onun arkadaşlığını, her ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda oluşunu, sayesinde hayatımıza giren ve her biri ayrı birer renk cümbüşü olan arkadaşlarını özleyeceğim.
Çalışma arkadaşlarımı çok özleyeceğim. Öğretmenler odasındaki eğlenceli sohbetlerimizi, hararetli tartışmalarımızı, öğrenciler hakkında yaptığımız ufak dedikoduları (evet bunu cidden yapıyorduk) özleyeceğim.
Eminim özleyeceğim daha çok şey olacak Tutak'la ilgili. Zaten büyük ihtimalle buraya yazarım yeri geldikçe. Bulunduğum yere küfreder, "Tutak'da olsam böyle olmazdı!" diye isyan ederim. Biliyorum kendimi çünkü. Damarlarımda karamsarlık akıyor sonuçta. :)
Buralara geldiğim için pişman olduğumu düşündüğüm günler olmuştu. Ama yok, pişman değilim, Tutak'ın bana, kişiliğime kazandırdıklarını düşününce hiç de pişman olmadığımı anladım... Çok sinirlendim, ağladım, zırladım, küfrettim evet, ama pişmanlık, ı ıh! Sonuçta aynı küfürleri vaktiyle benden Muratlı da yedi, İzmit de yedi, sonra ne oldu oralar gözümde birer cennet oldu. Tutak da anılarım içerisinde yerini aldı ya, artık kah gülerek, kah sinirlenerek, kah hüzünlenerek anacağım onu.
Gidiyorum evet, hayatımın bir parçasını da burada bırakarak gidiyorum, anılarıma yenilerini eklemiş olarak gidiyorum. Ama geldiğime pişman değilim, Edith Piaf ablamızın da dediği gibi, burada yaşadığım hiçbir şey için pişmanlık duymuyorum.
Ne kadar doğru bir tespit! Kimin zihninden çıktıysa aklına sağlık diyorum.
An gelir yakın arkadaşından hoşlanırsın, daha fazla içinde tutamaz durumu ona anlatırsın. O da sana karşı bir şeyler hissediyorsa ilişkiniz kankalıktan manitalığa evrilir, gittiği yere kadar mutlu mesut yaşarsınız, ama madalyonun bir de öteki yüzü var değil mi canlar?
Hah işte asıl kritik nokta bu! Sen duygularını açıkladıktan sonra bunun geri dönüşü yok artık, ya kendini her türlü cevaba hazırlamış olacaksın, kendi kendine gelin güvey olmayacaksın, başkalarının gazına gelip hayaller kurmayacaksın; ya da arkadaşlığı tümden bitirip kurtulacaksın, sen sağ ben selamet... Eğer bunun yükünü kaldıramayacaksan, "ama ben senin dostluğunu, muhabbetini de seviyorum, onu kaybetmek istemiyorum." demeyeceksin. O kadar laf salatası içinde gayriihtiyari ağzımdan çıkmış, aslında yok öyle bir şey diyosan o da senin problemin. Karşıdaki insanın da bu duruma en az senin kadar üzüldüğünü düşünemiyorsun değil mi? Aaaa ama olur mu, sen bunu söyleyince onun g.tü kalkmış oldu ya, sen de dizlerini dövüp mağduru oyna bakalım nereye kadar sürecek. Dünya senin etrafında dönüyor çünkü.
...
Hani genç kızların ayrıldıkları, hoşlanıp da duygularına karşılık alamadıkları erkeklere, "bak sensiz de mutluyum" mesajını vermek için abartı sevinç gösterileri vardır ya, o tavırları bir erkekte görmek daha gülünç oluyormuş meğer. Kızlar artık sizi suçlamıyorum, melankoliyi mübalağalı mutlulukla gizlemeye çalışmak sadece size özgü bir şey değilmiş aslında. Daha komik, daha rezil olanlarını gördüm ya, bundan sonra size gülersem o ağzıma s.çsınlar! O kadar da büyük konuşuyorum şimdi. Demek ki diyorum hiç kimse lisesi kız tribine girmeden, hakikati olgunca kabullenecek kadar geniş değil. Demek ki, aşk çok farklı bir durum ki insanları olduklarından daha gülünç duruma düşürüyor.
"Bunun adı aşk değil bi kere bak nasıl da unuttum seni, nasıl da mutluyum tra la la la!" mesajı verymeye çalışma arkadaşım, kankam! Görmezden gelerek yaşarım diyorsan benim için sıkıntı yok, halihazırda senin arkadaşlığına muhtaç da değilim.
Ama birlikte eğleniyorduk değil mi?
Fikir birliğine vardığımız konular ne kadar fazlaydı değil mi?
Birbirimizin muhabbetinden zevk alıyorduk, ve sen her kadının yanında bu kadar rahat konuşamıyordun değil mi?
Söyle bakalım bu arkadaşlığın içine ettin, şimdi mutlu musun kanka?
As I ponder the love that I saw in his eyes,
A Godly love, given without compromise....
I recall many times that he stood by my side,
And prodded me on with great vigor and pride.
His voice ever confident, firm and yet fair,
Always speaking with patience, tenderness and care.
The power and might of his hands was so sure,
I knew there was nothing we couldn't endure.
It's true, a few others provided insight,
Yet, he laid the foundation that kept me upright.
He's the grandest of men to have lived on this earth,
Although he's not royal by stature or birth.
He's a man of great dignity, honor and strength.
His merits are noble, and of admirable length.
He's far greater than all other men that I know,
He's my Dad, he's my mentor, my friend and hero.
This is a child's poem to his dad, that i found from the net.
I'm not a good poet to express my feelings for my father.